Eser Özaltındere |
Emperyalizmin kurşun askerleri
Bir avuç uzaktan kumandalı sözde aydın İnsan; Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen Abant toplantılarını, o toplantılarda yer alan işbirlikçileri, yine o toplantılar sırasında ve sonrasında verilen beyanatların vehâmetini, o oluşum içerisinde bulunanların pişkinliklerini, büyük bir iş başarıyormuşlar edâlarını, gerçekleri sömürgecilerin projeleri doğrultusunda saptıran dezenformasyonlarını gördükçe, Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinde bulunduğu durumun her geçen gün daha da kritikleştiğini düşünmeden edemiyor. Ama bütün bunların ötesinde, on yıllar boyunca sömürgeciler ve beşinci kolları aracılığıyla Cumhuriyetin içinin boşaltılarak nasıl koflaştırıldığına da şâhit oluyor. Bakın! Ermeni, Kürt, Süryani konferanslarından “özür diliyoruz” kampanyalarına, Kuzey Irak Abant toplantılarına kadar bütün bu karıştırıcılığı gerçekleştirenler “bir avuç” uzaktan kumandalı sözde aydın grubudur. Bunların etrafında oluşmuş dalga hâleleri zaman zaman azalır, zaman zaman ise çoğalır; bazen yurt içinden, bazen de yurt dışından ya işbirlikçiliğe meraklı veyahut şöhret olmak isteyen ya da sömürgecilerin taşeronluğuyla görevlendirilmiş ne oldukları belli olmayan entelektüeller bu çekirdek kadronun çevresinde değişik yoğunlukta gruplar oluştururlar. Ama o çekirdek kadro her zaman ve her yerde daima hazır ve nâzırdır. Bu misyoner klik “bir avuç” olmasına karşın karıştırıcılığın başlıca mimarıdır. Bütün cumhuriyet ve onun temel kurumlarıyla değerlerine karşıt aktiviteler bunların öncülüğünde gerçekleştirilir. Bunlar meydanı hiçbir zaman boş bırakmazlar. Biraz ortalık sakinleştiği an, hemen harekete geçerek gündemi değiştirecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hassasiyetlerine saldırarak onu parçalama ve bölme boyutlarına kadar varabilecek her türlü sağduyudan yoksun çirkinliklere imza atmaktan çekinmezler. Bütün bu organize eylemlerde havayı çok iyi koklarlar ve zamanlamaları mükemmeldir. Bu derece sistematik davranabilmek, stratejik bir plân doğrultusunda belli gruplarla ortak hareket edebilmek, Türkiye dışındaki ilgili kişi ve oluşumlarla dirsek temasını sürekli canlı tutabilmek, yıkıcı söylem ve eylemler konusunda aynı noktada buluşabilmek, ayrıca da bir işaretle eyleme geçebilmek bu çekirdek kadronun örgütlü, derin ve çok kapsamlı bir hesabın içerisinde olduğunun en belirgin göstergesidir. Bu arada her nasılsa, hiç umulmadık zamanlarda ve birdenbire bunlara malzeme sağlayacak, bunların ortalığı ayağa kaldırmasına vesile olacak, kamuoyunda bomba tesirinde gündem yaratacak, topluma demokrasi kahramanları sunmalarına ve her yıl anma günleri gösterilerine fırsat tanıyacak olaylarda ortaya çıkıverir. Örneğin, bu bağlamda Hrant Dink’in öldürülmesi nedendir bilinmez en çok bunlara yaramıştır. Bunlar, bu derin plânın Türkiye distrübütörleri ve organizatörleridirler. Demokrasi ve insan hakları, yıkıcılığın kılıfı oldu Geçmişte bunların mikservâri eylemlerine karşı çıkabilecek, onların ipliğini pazara çıkarabilecek, sayıları azda olsa kararlılıklarıyla onları rahatsız edebilecek bazı toplum önderleri çıkmıştı.Bu kişiler, Ermeni konferansında, Orhan Pamuk’un mahkemesinde, Boğaziçi Üniversitesi protestosunda oradaydılar… Şimdi ise içerideler… Bunların içeride olması da hâliyle çekirdek kadroya yarıyor. Her nedense “gizli bir el”in her icraatı bunlara avantaj sağlıyor. Tesadüf herhâlde! Bu içeri alınmalarla muhteremler hiçbir karşı duruşla karşılaşmadan istedikleri gibi at oynatma imkânına kavuşuyorlar. Bu arkadaşlar at oynattıkları boş meydanda her türlü karıştırıcılığı gerçekleştirirken, bu yıkıcı faaliyetlerine bir de kulp bulmuşlardır; gûya bunları demokrasi, insan hakları ve hukuk adına yapıyorlarmış… Kin ve intikam içeren tutum ve eylemlerinin bu kavramlarla uzaktan yakından ilgisi olabilir mi? Kin ve düşmanlıkları da, Cumhuriyeti ayakta tutan ulusalcı ideolojiye ve bu dünya görüşünün değerleri ile o değerleri savunmakla görevli kurumlara ve kişilere yöneliktir. Bunlar, hukuku ağızlarından hiç düşürmezler ama, hukuk karşıtlığı artık tescil edilmiş olan o meş’um davanın hukuksuzluğu üzerine tek kelime etmedikleri gibi onun üzerine methiyeler yazarak ve propagandasını yaparak o davanın halk nezdinde infiâl noktalarında algılanmasını motive ederler. Demokrasi, demokrasi derler, fakat demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde yasal bir şekilde muhalefet yapmalarına karşın, sırf Atatürkçü ve laik Atatürk Cumhuriyeti’ni savunan muhalifler oldukları için haksız ve hukuksuz bir şekilde özgürlükleri elinden alınan aydınların, yazarların, gazetecilerin demokratik haklarının gasp edilmesine de alkış tutarlar. İktidarın başta Bekir Coşkun olmak üzere Cumhuriyetçi yazarların sesini kesebilmek için bir medya grubuna ve sahibine yönelik anti-demokratik baskıları ve demokrasiye bütünüyle aykırı olan medyada tek seslilik oluşturma projelerini avuçlarını ovuşturarak ve “oh olsun” diyerek seyrederler. Dolayısıyla bunlara hiçbir hâlükârda “demokrat” diyebilmek mümkün değildir. Peki bu zevat “liberal” olabilir mi? Hiç sanmıyorum… Çünkü, en azından bugünkü noktada Türkiye’de yerleşmeye başlamış olan “faşizm”e alkış tutanların ve o tür uygulamaları gönülden destekleyenlerin “liberal” olmaları da mümkün değildir. “Sol” etiketli kurşun askerler Bunlar bir de, bir taraflarından “liberal sol” kavramını uydurmuşlardır. Bu kavram tam onlara göredir; kendileri gibi her yöne çekilebilir. Bu tanım üzerinden bir taraftan Kürt ve Ermeni milliyetçiliğinin goygoyculuğunu yaparlarken ve bu mikro milliyetçilikler üzerinde varlık bulan, aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayacak olan emperyalist proje BOP’un askerleri rolüne soyunurken, diğer taraftan ise etiketlerinden “sol” terimini eksik etmezler. Akıllarınca Kürtlerin ve Ermenilerin demokratik ve tarihî haklarını savunarak solculuk yaptıklarını zannederler; ama diğer taraftan vahşi kapitalist yamyamlar olan emperyalistlerin kurşun askerleridirler. Bu nasıl solculuktur, bir türlü anlamak mümkün değildir; hem sömürgecilerin tetikçisi olacaksın, hem de solcuyum diyeceksin… Haydi diyelim ki, sömürgeci yanaşmalığını görmezden geldik ve Kürtlerle Ermenilerin demokratik ve tarihî haklarını savundukları için onlara “solcu” dedik. Ama yetmez ki… Solcu olabilmek için kapitalist sınıf içerisindeki ezilen sınıf ve tabakaların da sömürüsüne karşı çıkmanız gerekir. Peki siz, hangi konferans, yazı ve eyleminizde ezilen halk sınıflarının kapitalist sömürüsüne karşı çıktınız? Düzenlediğiniz Ermeni, Süryani, Kürt konferanslarına benzer bir konferansı ezilen ve sömürülen halk kesimlerinin ekonomik, demokratik ve sosyal hakları için niye düzenlemediniz? Oysa sizin efendilerinizin demokratik ülkelerinin hepsinde bu tür hak savunuları her türlü sınfsal savaşımın en önünde gelmektedir. Bir de üstelik, sizler Türkiye’nin AB’ye her türlü onursuz ve sömürge durumuna karşın girmesinden yanasınız. İyi de o zaman, neden AB’nin çalışan kesimlerle ilgili prosedürünün Türkiye’de de aynen geçerli olması için savaş vermiyorsunuz? Kürtçülük ve diasporacılık yaptığınız kadar ezilen sınıfların ekonomik, demokratik ve sosyal haklarıyla uğraşsanız, belki, göreceli olarak haklı bir tarafınız olabilirdi. Ancak, şu anki durumda “solculuk” adına nerenizden tutsak elimizde kalıyorsunuz. Hem, ülke içindeki sömürülen kesimlerin hak aramalarını ve hukuksuzluğu görmezden geleceksiniz, hem de emperyalizmin Truva atları olarak Kürtçülük ve diasporacılığa soyunacaksınız ve ondan sonra da hiç utanmadan en büyük “solcu” sizler olacaksınız. Yok öyle yağma... Çekirdek kadronun merkez üssü Taraf Böyle bir solculuğu “liberal sol” adı altındaki uyduruk bir kavramla açıklamakta durumu idare etmeye yetmez. Çünkü, “sol” değerlere uygun düşmeyen bir görüntü sergileyenler, “sol” un adının geçtiği hiçbir siyasal görüşe lâyık değillerdir. O zaman, “sol” nitelik devre dışı bırakılınca geriye “liberallik” kalmaktadır ki, bu durumda onların “liberalliği” sahiplenmeleri de söz konusu olamayacaktır. Çünkü, bir taraftan yukarıda da açıkladığımız biçimiyle özgürlükleri yok sayan “faşist” uygulamalara destek verenler liberal olarak tanımlanamayacakları gibi, diğer taraftan geçmişte “hızlı solcu” iken bugün birdenbire “liberal” olanların kendilerine ve “liberalliklerine” güven duyabilmekte mümkün değildir. Bugünkü jargonda, bu türlere “dönme” denilmektedir. Gerçi, son zamanlarda “dönmelik” te, yanlıştan dönme bağlamında bir erdem olarak sunulmaya çalışılmaktaysa da, “dönmeliğin” temel özellikleri; erkek-dişi arası olmak, kaypaklık, ilkesizlik, yanar dönerlik, kısacası kişilik bozukluğudur. Aynı zamanda bu özellikler dünya casusluk tarihinde “casuslara” atfedilen özelliklerdir. Çünkü, kişilik anlamında iki arada bir derede kalmış, oturmamış ve sorunlu psikolojiye sahip kişileri casus olarak kullanabilmek çok daha kolaydır. Gerçekten de, birileri demokratlık, liberallik, solculuk kavramlarından hiçbirisini karşılamayan siyasal nitelikler içeriyorsa ve bir de üstüne üstlük bunlar arasında gidip gelerek “dönme” damgası yemişse, geriye tek bir meslek kalmaktadır ki, bildiğim kadarıyla onun pirî de “Kim Philby” dir. Bizim çekirdek kadro; yandaş medya, özellikle de F tipi gazete ve Mustafa Balbay’ın söylemiyle “Washington Taraf” gazetesiyle de organik bir bağ içerisindedir ve ortak operasyonlar düzenlemektedir. Gerçekte ise bunda fazla yadırganacak bir şey de yoktur. Çünkü, hepsi okyanus ötesinden yönetilmektedir. Hele bir de baskıların karşılığını vermesi sonucunda Doğan grubu da seçimler sonrası bünyesindeki Cumhuriyetçileri temizledi mi, tüm medya aynı yumurta benzeşikleri olarak hep bir ağızdan otokrat iktidarın borazanlığını yapar duruma geleceklerdir ki, bu durumda bizim çekirdek kadronun krallığı daha da pekişecek, sömürgecilerin talimatları doğrultusundaki yıkıcı faaliyetlerine artan bir hızda devam edeceklerdir. Oh ne güzel! Çekirdek kadroya gıpta ediyorum vallahi… Sahipleri tarafından ne güzel de korunuyorlar. Karşılarına çıkabilecek ve onların ne mal olduklarını deşifre edecek en küçük muhalefet bile yok ediliyor; ya içeri tıkılıyor ya da devre dışı bırakılıyor. Ve bu faşizan baskıların sonucunda oluşturulmuş dikensiz gül ortamında her türlü yıkıcılık faaliyetlerini büyük bir neş’eyle ve güle oynaya hayata geçirmeye devam ediyorlar. Cumhuriyet’in koruyucuları nerede? Benim hayret ettiğim nokta; Cumhuriyet bu kadar mı korunmasızdı? Bir avuç” işbirlikçiye nasıl bu kadar kolay teslim olabildi? Bu Cumhuriyet laik, demokratik Atatürk Cumhuriyeti değil miydi? Atatürk Cumhuriyeti’nin 85 yıl boyunca oluşturmuş olması gereken sağlam Atatürkçü “aydınları”, o devletin kuruluş felsefesi doğrultusunda yerleşmiş, olgunlaşmış ve laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni korumakla görevlendirilmiş kurumları neredeler? Böyle bir dönüşüme çoktandır hazırlarmış gibi ya birdenbire şekil değiştiriverdiler ya da siniverdiler. Bu kadar kırılgan mıydılar? Bu değişimi sadece karşı devrimcilerin iktidarı ele geçirmesi ve gerçekleşen baskılarla da açıklamak olası değildir. Kurulmuş bir devlet, kendi değerlerini koruma konusunda her zaman avantajlıdır. O değerlere sahip devlet ne zorluklardan sonra kurulmuşsa, en önemli şey başarılmış demektir. Peki, o kadar büyük zorlukların üstesinden gelip de o değerler üzerine kurulan devlet ve kurumları hangi nedenle, insanlık tarihi için çok kısa bir süre olan 85 yılda küçük bir darbeyle sendeleme noktalara gelebiliyor ve nasıl oluyor da “bir avuç” uzaktan kumandalı o devletin temelleriyle çok rahat bir şekilde oynayabilecek gücü kendilerinde bulabiliyor? 85 yıllık Türkiye Cumhuriyeti hep mi liberal, dış güçlerin kuklası olmuş aydın yetiştirmiş? Ya da bu cumhuriyet hep mi, Osmanlı’nın değerleriyle şekillenmiş karşı devrimci sözde entellektüellerin palazlanmasına çanak tutmuş? Sanki, laik devlet bile bile kendi sonunu hazırlamış; kendi kurumlarında kendi düşmanlarını beslemiş, kendi bindiği dalı kesmiş. “Laik, demokratik aydınlanmacı rejimin kendi aydınları neden ortaya çıkmıyorlar” diyeceğim ama, demek ki, bugün piyasada direnenler kadarlarmış; bir avuç işbirlikçi sözde aydından sayıca daha azlarmış, ya da büyük bir çoğunluğu baskıcı iktidarın gövde gösterisi karşısında pısacak ve birdenbire arazi olacak kadar dirençsizmiş. Ama, daha da önemlisi Atatürk Cumhuriyeti bunca yıl boyunca sürekli kendi sonunu yapacak bu kadar çok sözde aydının yetiştirilmesine nasıl izin vermiş? İşte bunu anlamak mümkün değil. Peki, rejimin güvencesi kurumlar neredeler? Neden Cumhuriyete sahip çıkamıyorlar, Cumhuriyet’e sahip çıkma konusunda kararlı olamıyorlar ve hep kafalarına kuma gömüyorlar? Bu şekilde kendine sahip çıkmayan kurumlardan oluşmuş bir devlet yaşayabilir mi, ya da yaşamayı hak edebilir mi? Mustafa Kemal’in bizzat yükümlü tuttuğu kurumlar, anayasal yetkileri olduğu halde sırf dış güçlerin baskısı yüzünden mi kendi kabuklarına çekilmişler ve kendilerini koruma derdine düşmüşler? Ama, kendilerini koruma derdine düşüp, anayasal yetkileri çerçevesinde kendileri dışında olup bitenlerden uzak kalan kurumlar, yine yasal bağlamda gerektiğinde tavırlarını net bir şekilde koymazlarsa, yarın öbür gün kendi kabuklarının dışına kafalarını uzatıp baktıklarında iş işten geçmiş olduğunu görürlerse ne yapacaklar? Bütün bunlardan anlaşıldığı kadarıyla, geçen on yıllar boyunca, sömürgeci güçler tarafından Cumhuriyetin içi boşaltılmıştır. Cumhuriyet neredeyse boş bir çuvala dönüştürülmüştür. Temellerine ulaşılmış, dinamit lokumları yerleştirilmiştir. Suç hepimizin, çözümse yeniden Atatürkçülük Bu konuda hepimiz suçluyuz. Bütün bu süreç içerisinde karşı devrimcilerle işbirlikçilerin belli bir plân doğrultusunda ve sömürgecilerle birlikte Cumhuriyet’in içini boşaltmakta olduğunu göremedik ve o sinsi plânın farkına varamadık. “Laik devlete hiç kimse bir şey yapamaz” aymazlığıyla yataklarımızda mışıl mışıl uyuduk. Oyunu fark edip önlemlerimizi alamadık. Bugün söz konusu edilen sömürgecilere göbekten bağımlı çekirdek kadro, Atatürk sonrası dönemin ortaya çıkardığı defolar sayesinde saz çalıp oynamaktadır. Ve ne yazık ki bizler, o işbirlikçilerin bize gülücükler göndererek attıkları göbekleri çok büyük çaresizlik içerisinde sineye çekmek zorunda kalıyoruz. Gelecekte, bir daha güçlü olunduğunda kesinlikle eski hatalar yapılmamalı ve Atatürkçü laik rejim, ne pahasına olursa olsun, ödün vermeden, büyük bir disiplinle ve hiçbir dış gücün baskısına boyun eğmeden kararlılıkla korunmalıdır.Önce Cumhuriyet gelir, bu iyi bilinmelidir. Geçmişten ders alınmalı ve bir daha aynı yanlışlar tekrarlanmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti çok kritik bir coğrafyada yer almaktadır. Anadolu’da devlet kuran halkların çok güçlü ve disiplinli olması şarttır. O disiplinin kriterleri Atatürk’ün ilkeleridir. Bunlar içerisinde en gerekli olanı da “tam bağımsızlık” ve “kendi gücüne güvenme” ilkesidir. Bu coğrafya da var olabilmek için, başta “tam bağımsızlık” olmak üzere tüm Atatürk ilkelerine, gerektiğinde ilkelerden sapmadan belli esneklikler göstermek şartıyla, ama sonuna kadar vazgeçilmez bir disiplinle sahip çıkılmasıdır. Mustafa Kemal çok kısa sürede “çağdaş” bir ulus yarattıysa, bunun en birincil nedenlerinden biri, doğruluğu uzun süreç içerisinde sınanmış temel toplumsal ilkelerin şaşmaz bir kararlılıkla uygulanma disiplinidir.
|