Kaya Ataberk |
Emperyalizmi ve Şeriatı
Sömürücülerin meşruiyet kaygısı İnsanlık on binlerce yıl toplumsal sınıfları ve özel mülkiyet adlı canavarı tanımadan yaşadı. Bugün biz bu uzun döneme ilkel sosyalizm dönemi adını veriyoruz. İlkel sosyalist toplumlar bir şefin bile olmadığı en eski biçimlerden, çok daha örgütlü yapılara uzanan geniş bir tarihsel yelpazeye dağılmıştı. Daha sonra insan toplulukları önemli bir dönüşüm geçirdi. Avrupa toplumları özel mülkiyeti bulmalarıyla beraber bunu en önemli kutsalları olarak ilan ettiler. Bu noktadan sonra Batının tarihinin tek şekillendiricisi bu özel mülkiyet ve onun etrafında gerçekleşen kavga olacaktı. Aynı ilkel sosyalizm sürecinin sonunda dünyanın geri kalan kısımları da devlet örgütlenmesine gitti. Fakat buralarda merkezi devletlerle beraber kurulan toplumsal yapının özelliği, toplumsal mülkiyet kavramının korunmasıydı. Bu nedenle devlet daha çok bir toplumsal düzenleyici olarak şekillendi ve Batının sömürücü devletinden daha farklı bir anlam kazandı. Bu tabii ki Doğuda sınıfların ve toplumsal mücadelenin olmadığı anlamına gelmez. Ancak şu da açıktır ki, Doğu hiçbir zaman özel mülkiyeti kutsallaştıran yağmacı Avrupa’nın karakterine sahip olmadı. Ama öyle ya da böyle artık tüm toplumlarda ezenler ve ezilenler ortaya çıkmıştı. Hiçbir sömürücü güç, halklar ve ezilenler üzerindeki egemenliğini, yaratılan değerlere el koyma ayrıcalığını salt kaba kuvvete dayanarak sürdüremez. İşin özünde ezilenleri susturmak üzere ezenlerin elinde kaba kuvvet bulundurmalarının olduğu doğrudur. Ancak bu hiçbir zaman tek başına yeterli olmayacaktır. Eşitsiz, sömürücü düzen; toplumların ve dünyanın çok daha kalabalık olan ezilenler cephesine ideolojik ve psikolojik olarak da varlığını kabullendirmek zorundadır. Dinler ve çeşitli inanışlar insanın dünyayı tanıma ve açıklama çabasının ürünü olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak ilk ve ortaçağlar boyunca bu temel özelliklerinden sıyrılarak eşitsizliği kabullendirme ve sömürüyü meşrulaştırmanın araçları olarak işlev gördüler.
Emperyalizmin ve sömürgeciliğin ortaya çıkmasından itibaren bu daha da önemli bir yer tutmaya başladı. Özellikle ezilenlerin susturulması ve hareket edemez duruma getirilmesi sistemin temel dayanağı oldu. Sömürgecilik bir taraftan kendisini ırkçılıkla meşrulaştırırken ezilen ulusların esaretini perçinlemek için de gericiliği icat etti. Bugün Türkiye, emperyalizmin ve Kürt-İslam faşizminin cenderesinde yok oluşa götürülmeye çalışılırken olaylara bir de bu açıdan bakmanın önemi ortadadır. İnsanların karşısına öyle bir siyasal mekanizma çıkarılmaktadır ki, sistem tüm kurumlarıyla beraber emperyalizmi, sömürüyü ve gericiliği aklamaktadır. Öyle ki, kurulan ideolojik mantık silsilesine baktığımızda gene ezilenler dışında kimsesinin suçlanmadığı görülür. Düzen kendi günahlarının faturasını da ezilen uluslara ve halka çıkarmaktadır. Emperyalizmin de Şeriatın da varlığının sebebi ezilen ulusların kendi kusurlarıdır! Sömürgeciliğin temel yasası neydi? Batı toplumu, kendi içinde geliştirdiği özel mülkiyet ve sömürü virüslerini dünyaya sömürgeciliğin vahşi mekanizmasını kullanarak yaydı. Avrupa, dünyanın en medeniyetsiz toplumlarından oluşuyordu. Dünyanın geri kalan kısmında ortaya çıkan büyük medeniyetlerin, onların siyasi temsilcileri olan tarihsel imparatorlukların aksine, Avrupa tarihinde ne medeniyet ne de siyasal birlik vardı. Avrupa, tarihini de medeniyet üzerine değil yağma ve sömürü üzerine kurdu. Avrupalı, dünyanın diğer kesimlerine saldırıp sömürgeleştirdiğinde tek amacı mülkiyetini artırmaktı. Bunu yapmak için de dünyanın tüm uluslarını ezilen uluslar durumuna getirdi. Bugün bir ezilen dünyadan bahsediyorsak bunun temelinde ezenlerin yarattığı sistem yatmaktadır. Yoksa ezilen dünya halklarının kendileri ezilme durumunu yaratmış değillerdir. İşte sömürgeci sistemin temel yasası da bu ezen-ezilen ulus karşıtlığı çerçevesinde şekillenmektedir. Dünyanın bir tarafında sürekli zenginleşen, mülkiyetlerini durmaksızın artıran ülkeler, uluslar varken dünyanın geri kalan kısmında da tam tersi bir süreci yaşayan halklar yer almaktadır. Ezilen uluslar hep yoksullaşmakta, aç kalmaktadır. Bu sürecin mekanizması uluslararası değer aktarımıyla açıklanabilir. Aslına bakılırsa bunu Batının haydutluk ve yağmacılık düzeni olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Ezilen ulusların yarattığı her türlü değerin sömürgecilerin ülkelerine akışı farklı dönemlerde farklı metotlarla gerçekleştirildi. Fakat meselenin özü her zaman aynı kaldı. Bu ilk başlarda yağma ve katliamlara dayanan açık hırsızlıktı. Dünya medeniyetlerinin bin yıllardır yarattığı maddi ve manevi değerler birkaç on yıl içerisinde yağmalandı ve Avrupa’ya akıtıldı. Bu hazır rezervin tükenmesinin ardından da sömürgecilik biçim değiştirerek hammadde ve emek yağmasına dönüştü. Ezilen dünyanın emekçi halklarının yarattığı değerler artık iktisadi ve iktisat dışı tüm hırsızlık yöntemleri kullanılarak metropole aktarılıyordu. Bu kurulan yapının sonundaysa azgelişmişlik ortaya çıktı. Ancak azgelişmişlik Birleşmiş Milletler uzmanlarının bize kabul ettirmeye çalıştıkları gibi Batıya göre geri kalma durumundan ibaret değildi. Bu yaklaşım değer aktarımı mekanizmasının üstünü örtmeye ve çok çalışılarak Avrupa gibi olunabileceğinin propagandasının yapılmasına yarıyordu. Ancak gerçekte oluşan şey geri kalmışlığın da ötesinde ezilen ulusların tüm toplumsal dinamiklerinin sakatlandığı bir yapının oluşturulmasıydı. İşte sömürgecilik esas olarak bu toplumların varlıklarına kast edilmesine dayanıyordu. Batının tezi: sömürgecilik ezilen halkların suçu! Bu dünya çapındaki kastlaşmanın kabul ettirilmesi için Batı yapmadığını bırakmadı. Avrupamerkezcilik genel olarak Avrupalının dünyayı kendisini merkeze alarak açıklamaya çalışması olarak tanımlanır. Bu haliyle de Batılının kendi açısından yaptığı sömürüyü, katliamı meşrulaştırması ve kendi haklılığına inancını sağlamlaştırması gibi algılanır. Olaya ezilenler cephesinden battığımızda aslında tüm Avrupamerkezli ideolojik çıkışların gerçek amacının Batılının kendi ezen kimliğiyle barışmasından çok ezilenlere içinde bulundukları durumun kabul ettirilmesi olduğu görülür. Ezilen ulus zaten nesnel ve maddi olarak Batı tarafından sömürülmektedir. Ancak Avrupamerkezli meşrulaştırma çabaları başarıya ulaştığı andan itibaren ezilenler artık kafa olarak da sömürgeleştirilmiş, içinde bulundukları durumu kabullenmiş olurlar. Bunun en sağlam yolu da ezilen ulusları içinde bulundukları durumun gerçek sorumlularının gene kendileri olduğuna inandırmaktır. Batı ilerlemiştir çünkü ilerlemeye uygundur. Ezilen dünya ise kendi ırksal, toplumsal ya da kültürel zaafları dolayısıyla Batının sömürgeci hareketine maruz kalmıştır; bunlara göre. Hatta bunan da ötesinde kendi geriliği yüzünden Batının, efendi konumunda ona hükmetmesine de muhtaçtır! Bu ezici ve boyun eğdirici ideolojik saldırı Batılılar tarafından birkaç farklı düzeyde gerçekleştirilir. Birinci düzey açık ırkçılık düzeyidir. Bunun savunucularına göre ezilen halklar Batılı üstün beyaz adamdan farklı ırklardan gelmektedirler. Bu ırkların geriliği ezilen dünyanın geri kalmışlığının tek sebebidir. Bu yaklaşım beyaz ırkı üstün olarak gördüğü için diğerlerinin geri kalmasını da doğal kabul eder. Yıllar boyunca verilen ulusal kurtuluş mücadeleleri ve yaşanan bilimsel gelişmeler açık ırkçılığın elinden geniş kabul edilme imkanlarını aldı. Böylece Batının meşrulaştırma saldırısı kültürel boyuta taşındı. Bu düzeyde ise açık olarak ırksal gerilikten bahsedilmez. Ezilenlerin kültürel yapıları, dinleri, dilleri ilerlemeye uygun olmadığı için bunların toplumları geri kalmıştır. Batılının yaptığı ancak onların gelişebilmesi için bu engelleri ortadan kaldırmak ve zavallılara yol göstermek olmuştur. Bu nedenle de Batının yaptıkları meşru ve gereklidir. Bu halkların medenileştirilmesi de Batının görevidir. Bir bakıma Marksist yaklaşım da bu bahsettiğimiz bakış açısının devamını oluşturdu. Marks’ın belki de böyle bir amacı hiç yoktu ama onun teorisi de Doğunun sınıfsal yapılarının ilerlemeye aykırı olduğunu iddia ediyordu. Böylece geriliğin temeli ırktan ve kültürden alınarak daha bilimsel görünen bir noktaya taşımış oluyordu. Fakat yine de açıklamanın özü değişmiyordu. Batı sömürmekte haksız değildir; çünkü ezilenler kendi özleri nedeniyle sömürülmeye açıktılar. Batının sömürgecilik üzerine ürettiği tüm tezler sonunda ezilenlerin günah keçisi olarak ilan edilmesinde ve sömürgeciliğin meşrulaştırılmasında odaklanmaktadır. Bu yavuz hırsızın ev sahibine baskın çıkmasından başka bir şey değildir aslında. Fakat hırsız bu kez evin içinden de ortaklar bulmuştur. Sömürge aydınları dediğimiz bu işbirlikçiler de kendi halklarının ne kadar ilkel ve gerici olduklarını anlatıp dururlar. Bu yaklaşım emperyalizmi meşrulaştırmaktadır; ama bir sonraki aşamada gericiliği ve Şeriatı meşrulaştırmakta da kullanılacaktır. Gericileşen toplum kimin eseri? Sömürge tipi düşünce dışarıda Batılıyı haklı görüp savunusunu yaparken içerde de Şeriatçının haklılığının ve iktidarının savunusunu yapar. Sömürü ve gericilik en başından beri kol kola gitmektedir aslında. Bir anlamda sömürgecinin çıkarının sigortasının gericilik ve Şeriat olduğunu söyleyebiliriz. Bu özellikle de Türkiye için doğrudur. Toplum ne zaman emperyalizme karşı ileri bir atılımın, devrimci bir dalgalanmanın içine girse sistemi kurtaran hep Şeriatçılık olmuştur. O çok muhafazakar ve yerli gösterilmeye çalışılan İslamcılık da siyasal bir akım olarak bizzat emperyalistlerin elinde geliştirilmiştir. Doğru Ortaçağlarda Türk toplumu da dinseldir ama dincilik diye bir siyasal akım yoktu ortada. Bu gericiliği icat eden ve toplumu bir de bu açıdan sakatlayan bizzat emperyalizmin kendisi oldu. ABD eliyle kurulup geliştirilen Şeriatçı akımlar ve partiler eliyle toplum her geçen gün esir edildi, susturuldu ve uyutuldu. Burada özellikle son on-yirmi yılın Fethullahçı yükselişini hatırlamak yerinde olur. ABD destekli bu ve benzeri akımların eliyle Türk toplumunun nereden nereye getirildiği ve yaratılan gericileşmenin boyutları ortadadır. Tüm bu gerçeklere karşın özellikle ortaya atılan ve toplumun ilerici kesimleri içinde de etkili olan fikirse toplumun zaten gerici olduğudur. Eğer ilericiler kendilerine bu toplum içinde yer edinmek istiyorlarsa muhafazakar toplumsal yapıyla uzlaşmak zorundadırlar. Bu bakış açısı onlarca tarikatın ve Şeriatçı partinin yıllarca çalışarak toplumu gericileştirdiğini görmezden gelerek gerici toplumun bunları yarattığını savunur. Toplum zaten son derece muhafazakardır bu nedenle bu noktada konumlanmak gerekmektedir. Bu tezler zaman zaman o kadar uç noktalara varır ki, gerici tavırlar ve yapılar halkın içinde örgütlü olduğu için ilericilik olarak sunulur ve desteklenir. Eskiden bu uçuk noktalara sadece ÖDP, Ufuk Uras gibi çevreler varıyordu. Son dönemlerde ise çarşaf açılımlarıyla beraber bu işin bayraktarlığı CHP’ye de geçmiş durumda. Aslında emperyalistlerin sömürürken kullandıkları geri Doğu toplumları tezinin açık bir uzantısından başka bir şey de değildir bu mantık. Faşizmi ve Şeriatı meşrulaştırmak Solculuk adına çarşafı savunan zihniyet bizi “halk böyle istiyor, halktan ayrı düşüp onu sağın kucağına mı atalım” diye ikna etmeye çalışıyor. Tarihimizde ve geleneğimizde hiçbir örneği olmayan Şeriatçı uygulamaları halkın normal tavrı olarak yansıtmaya çabalıyor. Ama aynı zihniyet Türkiye’de Şeriatçılığın ezildiği Atatürk yıllarında neden halkın çağdaş giyimi bu kadar kolay kabul ettiğini ve Şeriatçı örgütlenmenin yükselişiyle bu sözde geleneklerin nasıl paralel istila hareketine kalkıştığını açıklayamıyor. Burada şunu açıkça görmeliyiz ki, yapılan Şeriatın ve faşizmin sadece toplumun geniş yığınlarına değil toplumun ilerici kesimine de kabul ettirilmesidir. Şeriat bizzat “ilerici” CHP eliyle meşrulaştırılmaktadır ama Şeriatçılara değil. Şeriatçı faşizmin kendi kitlesi açısından bir meşruluk sorunu zaten yok ama CHP ve benzerlerinin eliyle Şeriat ilericilerin, Atatürkçülerin tümüne de kabul ettirilmektedir. Bu bir operasyondur ve ilerici, solcu, Atatürkçü ne kadar değer varsa yozlaştırmayı ve Şeriata karşı refleksleri öldürmeyi amaçlamaktadır. Nasıl ki emperyalizm sömürgeciliği yaratanın ezilen halkların kendisi olduğu yalanının arkasına sığınıyorsa, Şeriat ve faşizmi el altından destekleyenler de gericiliği yaratanın halkın kendisi olduğu çarpıtmasına sarılıyorlar. Kafalardaki zincirleri kırmak Halk zaten gerici ve muhafazakardır demek aslında halk doğal olarak Şeriata meyillidir demenin biraz daha ince yolu. Fakat bunu dediğiniz zaman Atatürk’ün aslında halkın özüne aykırı işler yaptığını savunan Şeriatçı argümandan başka bir şey de savunulmuş olmamaktadır. Bu açıdan CHP açılımları çarşaflıları CHP’ye değil, ilericileri Şeriata ikna etmenin manevralarıdır. Bir taraftan da CHP’ye oy vermeye çağrılan Atatürkçü, ilerici kesimler arasında “Beğenmesek bile yine de AKP’den iyidir” mantığı yaygınlaştırılmaktadır. Bu noktadan itibaren Türk Milletini esir alan zincir daha da açık bir şekilde gözümüzün önünde şekillenmektedir. Türkiye’de sistem; halkı, AKP’ye karşı bir Atatürkçü, devrimci siyasal seçenek seçime girmediği için Şeriatçı, faşist partiye mahkum etmektedir. Ancak mahkumiyet bununla sınırlı değil. Diğer taraftan ilerici, sol kesimler de AKP’nin güçlenmesi dolayısıyla Şeriatı meşrulaştıran CHP’ye mahkum edilmektedir. İşin uluslararası boyutunda ise Türk Milleti emperyalizme ve sömürgeciliğe bağımlı kılınmakta ve mecbur olduğuna inandırılmaktadır. Böylece CHP’den, AKP’ye oradan da ABD emperyalizmine bağlanan bir ikna zinciri bizi sarmalamaktadır. Hem de tüm bu işlem her açıdan mazlum olan ezilen Türk halkını geri kalmışlığın ve Şeriatın kaynağı olarak lanetleyerek yapılmaktadır. Oysa halk ve ezilen ulus tarihin ileriye akışı içindeki biricik dayanaktır. Fakat bugün “sol”un elinde emperyalizmin ve Şeriatın aklanması için kullanılmaya çalışılmaktadır. Hedef ise açık olarak direnme potansiyeli içeren kesimlerdir. İlericimizi haktan koparan bu zincirli düzen bizi Şeriata, bölünmeye ve sömürgeleşmeye götürüyor. Emperyalizmin ve Şeriatın zincirini kırmak için ilk önce kafalarımızdaki ikna zincirini kırmalıyız.
|