Yunus Yılmaz |
28 Şubat’ı savunabilmek 28 Şubat öncesinde neler olmuştu bir hatırlayalım 1995 yılı seçimlerinden Milli Görüşçüler başarıyla çıktılar. Bu gelişme ülkemizde sayıları giderek artmakta olan ve kemikleşmiş şeriatçı kesiminde şımarmasına neden oldu. Tarikatlar ve şeyleri basında sık sık görmeye başladık. Hatta Başbakan Erbakan, tarikat şeyhlerini başbakanlık konutunda yemeğe bile davet etmişti. Oysa Atatürk; “Türkiye Cumhuriyeti tarikatlar, şeyhler, müritler, meczuplar memleketi olamaz.” diyordu, ama Laik Türkiye’nin Başbakanı(!) şeyhlerle yemek yiyor. Bundan başka Türkiye’de İstiklal marşı okunurken çarşaf ve türban takan kadınların ayağa kalkmadıklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisini “küfür meclisi” olarak nitelediklerini gördük. Bunun yanında demokratik düzeni de “küfür düzeni” olarak niteleyenlerin Bayrak ile türbanı eş tutma densizliği içinde olduklarınıda gördük. Erbakan ise bizden olmayan “patates dinindendir.” diyerek halkı küçümsüyordu. Erbakan’lı yıllarda Ramazan ayı içinde oruç tutmayanların dövülmesinde de bir artış olduğu da gözden kaçmıyordu. Yani Erbakan’lı yıllar şeriatçılığın başını alıp gittiği yıllardı. Erbakan: “Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Refah partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? 60 milyon buna karar verecek.” diyerek şeriat özlemini dile getiriyordu. Refah partisi Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’de 10 Kasım’ı kastederek : “içim kan ağlayarak bugünkü törene katıldım. Müslümanlar! İnananlar bu rejime karşı hırsınızı, kininizi eksik etmeyin… Laik değilim! Tek başıma da kalsam bu zulüm rejimi değişsin diyeceğim. Müslümanlar, hırsınızı, kininizi, içinizden eksik etmeyin.”diyordu. Sincan Belediye başkanı ise düzenlemiş olduğu Kudüs gecesinde laiklere “şırınga vuracağız.” diyordu. Ağzı bozuk, küfürbaz Refah partisi Rize milletvekili Şevki Yılmaz ise: “Biz Kur’ an nizamında yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.” diyebiliyordu. Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’da: “Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar? Orada %81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, %81’le ulaşacağız” diyordu. Daha bunlar gibi onlarcası var. Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi, bir şeriat özlemi içende olduklarını açık açık söylemektedirler. Onun için 28 Şubat süreci kurmacaydı, düzmeceydi yalanları ile bu millet kandırılmaya çalışılıyor. Tüm yalanlara karşın 28 Şubat haklı gerekçelerle yapılmıştır. Önce bu tespiti yapalım. Peki, 28 Şubat sürecinden sonra ne oldu? 28 Şubat kararları uygulanmaya başladığında özellikle üniversitelerde Türban yasağının gelmesi Türban eylemlerine neden olmuştu. Bu eylemlere en büyük desteği de o yıllarda Fethullahçılar veriyordu. Sonrasında ise Fethullah Gülen’in kasetleri ortaya çıkmaya başladı. Böylece Fethullah’ın gerçek yüzü de ortaya çıkıyordu. Örneğin bir kasetinde Fethullah: “Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir… Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiyede çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliyede çalışan arkadaşlarımız olsun herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetimizi hissettirmeden çok ileriye gitme… Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer.” diyordu. Başka bir yerde de Fethullah: “sabredecek, açık vermeyecek, yargı kademelerinde en üst seviyelere yükselmek için çalışacaksınız…” diyordu. Daha bunlar gibi onlarca sözü var Fethullahın. O nedenle Fethullah’da boşuna kaçmadı yurt dışına. Bugünkü Fethullahçı medyanın 28 Şubat sürecine saldırmasın altındaki nedende Fethullah’ın bu süreçte gerçek yüzünü ortaya çıkartan Atatürkçülerden intikam olma olayından başka bir şey değildir. Şeriatçılarımız 28 Şubat’ı eleştirse de bu sürecin onlara çok fazla şey kattığı aşikardır. En azından Millet denilen bir olguyu kabul ettiler. Devlet yönetiminde halk adına halkın koymuş olduğu yasalar yerine, devletin Allah’ın koymuş olduğu yasalarla yönetilmesine inan şeriatçılarımız, 28 Şubat’ın tokatını yiyince Allahçılıktan milliyetperverliğe terfi ettiler. Artık “yeter söz milletin.” diyorlar, Allah’ın demiyorlar. Allah’ın koymuş olduğu kanunlar yerine insanların koymuş olduğu kanunları kabul ediyorlar. Yani onlarda bir nevi sekülerleşti (Dünyevileşti). Tabii bu gelişme birçok şeriatçımızı bozdu! 28 Şubat sürecinde yapılan yanlışlıklar Şeriatçılarımız böyle bir değişim yaşarken şeriatçıların gerçek yüzleri ortaya çıkmasına çıkmıştı, lakin şeriatçılığa karşın alınan önlemlerin yetersiz olduğu ise sonradan anlaşılacaktı. Doğal olarak da iş işten geçmiş oldu. Şeriatçılığın yükselmesini engellemek isteyen bir hareket, yaptığı yanlışlarla şeriatçılığın daha da büyümesine oluyordu. Bu yanlışlara göz atarsak: Her şeyden önce gerici zihniyette öğrenci yetiştiren kurumlar kapatılmalıydı. Bu konuda devrimci tavır alınmalıydı. Madem İmam Hatipler ihtiyaçtan fazla açılmıştı. İhtiyaçtan fazlasının hepsi kapatılması gerekiyordu. İmam Hatiplerin orta kısmını kapatmak devrimci bir hareket değil, ıslahatçı bir hareket olmuştur. Bu da yapılmak istenilen ve arzulanan köklü değişimin gerçekleşmesine engel olmuştur. Zaten İmam hatiplerin orta kısmının kapatılması yönündeki açıklamalar aslında kimseyi tatmin etmemişti. Madem burada Cumhuriyete, Atatürk’e ve ilkelerine düşman şeriatçı, gerici ve Arap zihniyetli bir gençlik yetiştiriliyordu kısacası Kürt-İslamcı, o zaman lisesinin de kapanması gerekiyordu. Onun için birbirimiz kandırmaya gerek yok. Kimsede iddia edemez ki, orta kesimde gerici gençlik yetişiyordu da, lisede yetişmiyordu diyemez. Yine aynı şekilde ihtiyaçtan fazla kuran kurslarının da kapanması gerekiyordu. İmam Hatip konusunda bir başka önemli hususta eğer bu kişiler burada dini eğitim alıyor ve buradan çıkanlar imam ve hatiplik mesleğini icra edecekse en basitinden devlet kadrosunda Hizmetli olarak çalışan bir devlet memuru olmasına dahi izin verilmemeliydi. Lakin bırakın hizmetli olmayı bunların çoğu öğretmen yapıldı. Yani SBF ve Hukuk Fakültelerine gitmelerini engellemekle bu iş bitmiyor. Daha öncede tespit ettiğimiz gibi Cumhuriyeti tasfiyesi camiden değil, okullardan başlamıştır. Bugünde özellikle laik olarak nitelediğimiz okullar artık ilerici, demokrat, Atatürkçü gençler yetiştirmekten çok uzaktır. O nedenle 28 Şubat sürecinde laik olarak nitelediğimiz okullar ne kadar laiktir veyahut ne kadar laik bir eğitim verdiği sorgulanmadı. Bu okullardaki eğitim ve yapıda köklü bir değişimden geçirilmeliydi. Bugün ise artık laik okullarımızda, Kürt-İslamcı bir nesil yetiştiği artık görülmelidir. Yurtiçi ve yurtdışı İslami dernekler denetlenmeli ve kontrol altına alınmalıydı. Bunu en son olarak Deniz Feneri derneğinde gözlemledik. Halktan fakir fukaraya yardım adı altında alınan paralar dinci partilerin ve şeriatçı firmaların finansmanında kullanılmış. Bu denetimler ve kontroller yapılmadığı için yeşil sermayenin büyümesine imkan vermiş olduk. Ayrıca faizsiz bankacılık adı altında faizcilik yapan şeriatçılarımızın bankacılık işlemlerindeki usulsüzlükler takip edilmeliydi. Bizlerde böyle şeriatçılarımızın hileyi şeriye yoluyla faizsiz faizi (!) nasıl yediklerini öğrenmiş olurduk. Atatürkçüler, solcular nerede hata yaptılar 1995 yılı genel seçimlerinde birinci parti olarak çıkan Refah partisi, bu çıkışını 1994 yılı yerel seçimlerinde önemli illerde belediyeleri ele geçirerek belli etmişti. Aslına bakılırsa şeriatçı yükseliş daha öncesine dayanır. 12 Eylül askeri darbesi solcuların üzerinden dozer gibi geçtiği için önemli ölçüde sol örgütlenmeyi kırmıştı. Ama buna rağmen sol 1990’ların başında 12 Eylül’e rağmen ayakta duruyor izlenimini verse de durum hiçte öyle değildi. Zaten o yıllardaki toparlanmada 12 Eylül öncesi örgütlenmenin bir getirisiydi, üzerine bir şey katılmayınca meydan iyice şeriatçılara kaldı. 12 Eylül’den sonra, örgütlenmek kötü bir şeymiş gibi gösterilemeye çalışıldı. İnsanlar apolitik olmaya adeta zorlandı. Tabii bu solcular, Atatürkçüler için geçerlidir. Aynı şeyi şeriatçılar için söyleyemeyiz. Onlar örgütlenmede asla tereddüt etmediler. Doğa boşluğu kabul etmediği için Atatürkçülerin, solcuların boş bıraktığı yeri Şeriatçılar doldurdu ve bugünlere geldiler. Bu olaylar balon deneyine benzer; balonun bir yerinden bastırarak sıkarsak, sıktığımız yerde balon küçülür. Ama uyguladığımız kuvvet kadarda balonun serbest yeri şişmeye başlar. İlericilik ve gericilik arasındaki diyalektik gerçeklikte bu balon deneyine benzer. 12 Mart Faşist darbesine giden süreçte ve sonrasında gerici ve sağcı partilerin oy oranında artış olmuştu, aynı şekilde Milli Selamet partisinin oyları da atmıştı. Solcular 12 Mart öncesi örgütlenmenin semeresini ise 1973 seçimlerinde gördü. Ecevitli CHP birinci parti olarak çıkmıştı. Örgütlenmeye ara vermeden devam eden sol, bununda semeresini yine 1977 seçimlerinde gördü. Gerici ve sağcı oylarda gerileme görülürken! Milli Selamet partisinin oyları da %11’lerden % 7’lere kadar düşüyordu. Yani ilerici ve demokratların örgütlendiği yerde gericiler geriledikçe geriliyordu. Fakat 12 Eylül sonrası ise bunun tam tersini görmekteyiz. SHP’nin 1990’lı yılların başındaki başarısı istisna, ilerici ve demokratlar örgütlenmeyi bıraktığı için sol oylar gerilerken sağcı ve gericilerin oylarında artış görüldü. Refah Partisinin %9’larda olan oy oranı 1995 seçimlerinde %21’lere çıkıyordu. Bu sefer ilericinin gerilediği yerde gericiler öne çıkıyordu. Tabii daha sonrası malumunuz Fazilet partisinin yenilikçisi AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde % 34 oy oranına ulaştı 22 Temmuz 2007 seçimlerinde ise oyunu %47’ye çıkardı. Bu süre sarfında sol, Askerden ve mahkemelerden medet ummak yerine örgütlenme zahmetine girseydi daha kazançlı olacaktı, ama fildişi kulelerinde oturup “bu milletten adam olmaz.” diyerek ahkam kesmeyi daha doğru bulunca hezimette kaçınılmaz oldu. Doğal olarak çok haklı bir konumdan haksız bir konuma düşürülmek birazda bizim tembelliğimizden kaynaklanmaktadır. Ergenekon operasyonu ile köşeye sıkıştırılmaya çalışan Atatürkçülerimiz örgütlenme konusunda eğer ayak sürümeselerdi, belki bu zor günleri daha kolay atlatacaktık ama örgütlenemediğimiz gibi maalesef suçlu duruma düşürülüp, örgütlenmeden daha çok korkar hale geldik. Oysa bugünlerde örgütlenmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Artık 28 Şubatı savunamaz hale bile getirildik. Çok iyi örgütlenen şeriatçı AKP’nin halktan aldığı oy ile Askeri bile nasıl hizaya getirdiğini hepimiz görüyoruz. Halkın gücü işte böyle bir şeydir. Tabi bu güç yanlış ellerde olunca yanlış sonuçlar doğuruyor. Ama her şeye rağmen bu halka güvenmek gerekiyor. O nedenle bu gücünde doğru ellerde olması birazda bizim elimizde. 28 Şubat kararlarıyla İmam Hatip mezunlarının başka Fakültelere gitmesi engellenmesine karşın şeriatçı kesim, çocuklarını İmam Hatip’e yollamaya devam etti. Yani şeriatçılar çocuğunu dahi militan yetiştirirken biz Atatürkçüler, çocuklarımızın başı belaya girmesin diye çocuklarımıza Atatürkçülüğü ve solculuğu öğretmedik, örgütlemedik. Kendi Anne babasını, eşini dostunu, çocuğunu örgütleyemeyen solcularımız başkasını hiç örgütleyemedi. Ama şeriatçılar önce çoluk çocuğunu, anne babasını örgütledi sonra ise başkalarını. Şeriatçıların 28 Şubat sürecini ortadan kaldıran başarısı da burada gizli.
|