16.03.2009/Sayı:228
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Söyleşi
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Söyleşi

Prof. Dr. Semih Tezcan (Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü)

Üniversitede başörtüsü:
İlericilerle gericilerin savaşı

Prof. Dr. Semih TezcanTÜRKSOLU: Hocam, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Prof. Dr. Semih Tezcan: 1965 yılından beri önce Robert Kolej’de, ardından 1971’de üniversite olduğundan beri Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünde hocayım. İnşaat mühendisliği Bölüm Başkanlığı, Bilgi-işlem merkezi direktörlüğü, Deprem Araştırma Enstitüsü, Teknoloji Araştırma Merkezi gibi çeşitli enstitülerin direktörlüğü, ondan sonra da Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü yaptım. Halen de aynı üniversitede Emeritus statüsünde devam ediyorum.

TÜRKSOLU: Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili almış olduğu bir karar var. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi’nde bu karara uyulmadığını görüyoruz. Pek çok üniversite bu yasağa uyarken Boğaziçi Üniversitesi neden uymuyor? Sizin bu konuda şikayetçi olduğunuzu biliyoruz. Bu konuyla ilgili Üniversite Rektörü Kadri Özçaldıran’a ve Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Baykal’a yazmış olduğunuz mektuplar ve dilekçeler var.

Prof. Dr. Semih Tezcan: Anayasamızda hiçbir açık kapı bulunmayan ve dolayısıyla yasalara yansımış olan “başörtüsüyle üniversitelerde ders görme yasağı” delinmek isteniyor. Rektör başörtüsüyle içeri girmek isteyenlere mani olan güvenlik görevlilerini kaldırdı. Başörtülü öğrencilerden bir imza aldı. Rektörlük “Ben bunun suç olduğunu biliyorum, ileride herhangi bir şekilde takibata maruz kalırsam sorumlusu ben olacağım, rektörlük olmayacak” tarzında aldığı bir dilekçeyle suçu üzerinden atan, adeta görmezlikten gelen bir tutum içine girdi. Öğrenciler de “Birisi gelir soruşturma açarsa biz de cevabını veririz” demeye getirdiler.

Eylülden bu yana yedi aydır tedrisat yapılıyor başörtüsüyle. Bu yasadışı bir uygulama. “Ben görmezlikten gelirim, öğrenci bunun suçluluğunu bilsin, birisi gelir yakalarsa cevabı öğrenci versin” diyen bir yaklaşım yasa dışı bir yaklaşımdır. Rektör varken üniversitenin içine polis giremez, savcı giremez, emniyet güçleri giremez. Orası bir devlet kurumudur. İçeriye giriş-çıkış Rektörün iznine tabidir. Kapılara niçin güvenlik kontrolü koyuyoruz ki? Üniversiteye giriş-çıkış madem serbest niye güvenlik görevlisi var?

Demek ki, üniversiteye giriş-çıkış serbest değil. Sadece belirli kimseler, izinli kimseler girebilir. Başörtülü öğrenciler izinli değildir. Buna mani olacak olan tek kişi Rektörün ta kendisidir. Rektör bunun mekanizmasını kurmalıdır. Bunun mekanizması ise Türkiye’de doksan beş üniversitede kurulmuş, işliyor. Dış kapılardan içeriye başörtülü öğrenciler sokulmuyor. Boğaziçi’nde sokuluyor, bu nasıl olabilir? Boğaziçi Üniversitesi Suriye’de bir yer mi ? Boğaziçi Üniversitesi İran topraklarında mı?

TÜRKSOLU: Hocam o konuya dikkat çekmek lazım. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının herkesi bağlayıcı niteliği olmasına rağmen, Boğaziçi Üniversitesi’nde bu yasak deliniyor. Siz de Boğaziçi Üniversitesi’nde bir dönem; 1979-1982 yılları arasında rektörlük görevini üstlendiniz. Üniversitede daha öncelerde de bu tip olaylara rastlanıyor muydu?

Prof. Dr. Semih Tezcan: Hayır, yaşanmadı. O dönem yaşananlar daha çok tabancalı hareketler, boykotlar, üniversitenin içinde Avrupa’da basılmış yasadışı belge ve yayınların Türkiye’ye girmesine ön ayak olanlar... Bu cins olaylar vardı. Gizli bazı evraklar üniversiteye geliyordu, tabancalar bulundu falan…

Hele başörtüsüyle ilgili benim zamanımda hiçbir olay olmadı. Başörtüsü diyorum ben türban demiyorum çünkü bu türban değildir. Takılan resmen başörtüsüdür. Türban ise saçın büyük kısmını gösteren kep gibi tepeye takılan bir serpuştur ve Fransızca’dan gelmiştir. Bunu YÖK başkanı iken Doğramacı katakulli yapmak için, başörtülüler de girsin diye, böyle bir ikili oyunla “bu başörtüsü değil türbandır” demiştir.

İsmen de söylüyorum türban kelimesi İhsan Doğramacı’nın çıkardığı bir yutturmacadır. Buna türban demek suretiyle, lügatlardaki tarifinden yararlanmak suretiyle, Parisli şık kadınların kullanmasından yararlanmak isteyip sanki kızlarımızın da rahatlıkla bunu takabileceği bir aksesuar sınıfına sokabilmek için ortaya attığı düzmece bir isimdir.

Benden sonra Üstün Ergüder zamanında da böyle bir şey söz konusu olmadı. Sayın Sabih Tansal zamanında çok nadir, bir-iki kişinin teşebbüsü oldu ve yasaklandı.

Ama Ayşe Soysal zamanında başörtüsü çok arttı. Ayşe Soysal çok kültürlü, çok medeni, açık fikirli bir bilim kadını; ama kişisel görüş itibariyle başörtüsü konusunda yasalara ve Anayasa’ya karşı geldi. “Ben üniversiteye başörtülüleri sokuyorum, beni cezalandıracak birisi varsa Rektör olarak çıksın karşıma” demeye getirdi. Kapılardan bütün görevlileri kaldırdı. Birkaç kere bu husus basında çıktı. Cumhurbaşkanlığından YÖK’ten inceleme heyetleri geldi. Daha dikkatli davranacağına dair söz aldılar.

Ama “ben hiç kimseden ihtar almadım” diye açık açık itiraz ediyor. İhtar almadı ama nasihat aldı. Böyle yapma, bunlar Anayasa’ya aykırıdır gibi… O sıra zaten Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in de görev süresi doldu. Başörtüsü taraftarı YÖK üyeleri geldi. Ayşe Soysal da Rektörlükten ayrıldı. Bir takibat söz konusu olmadı. Arkadan Kadri Özçaldıran geldi. Biz ondan yasalara ve Anayasa’ya uyan bir tutum bekliyorduk.

İlk gün dış kapılarda bir yığılma gördük. Oh dedik, başörtüsüyle içeri giremiyor kimse, demeye kalmadı o yığılma öğleden sonra çayırlarda başörtülü kızların oturmasına döndü. Birer dilekçe aldılar ellerinden. “Başörtüsüyle üniversiteye girmenin suç olduğunu biliyorum ve bunu bilerek yaptığım için herhangi bir şekilde kovuşturmaya maruz kalırsam sorumlusu kendim olacağım” diye bir kağıt aldılar. Yani Rektörlüğe yansımayacak bu sorumluluk ama aslında Rektörlük izin veriyor düpedüz. Bu dilekçeyle durum yedi sekiz ay devam etti.

Sonra bir disiplin kurulu hadisesi çıktı. Atatürkçü, yasalara uyan, üniversitede nizamı sağlamak isteyen, ileri fikirli ve Anayasa’nın hükümlerini uygulamak isteyen Eğitim Fakültesindeki öğretim üyeleri rahatsız oldular. İsim vererek başörtülü kızları deşifre ettiler ve onları disiplin kuruluna verdiler. Disiplin kurulu hala bir sonuç alamadı. Çünkü dışarıdan baskılar yapılıyor. Bu baskı yapanlar azınlıkta olmalarına rağmen sesleri çok etkili ve daha çok duyuluyor. Daha çok gürültü koparabiliyorlar.

TÜRKSOLU: Üniversite öğretim üyesi sonuçta bilimin ve üniversitede ilericiliğin sözcüsü olmak durumunda; ama Boğaziçi Üniversitesi’nde sanırız tepki veren, en azından bunu ortaya koyan çok fazla öğretim üyesi yok gibi görünüyor. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Sonuçta öğretim üyeleri daha doğru bir tavır alabilse…

Prof. Dr. Semih Tezcan: Sessiz bir grup var. Ben öğretim üyesi çoğunluğunun başörtüsüyle derslere girilmesi taraftarı olduğu kanısında değilim. Mesela, Benim Rektöre yazdığım yazıyı tüm öğretim üyelerine gönderdim ve hepsinden yazıyla, e- mail ile veya görüştüğüm zaman “mektubunuz çok güzel” diye yorumlar aldım. Yani omuz silkiyor. Neme lazımcı bir grup hoca var… Yasaya aykırıysa bunun yasaya aykırılığını takip etmesi gereken birileri olmalı diyen öğretim üyeleri var…

Bir de çok sesli, yüksek perdeden “bu kişisel hürriyete aykırıdır” diyerek yasa ve Anayasa’ya aykırı işler yapalım taraftarı olan sorumsuz hocalar da var. Bunlara sorumsuz diyorum. Fikirlerine saygısızlıktan değil, yasalara saygısızlıklarından sorumsuz diyorum. Yoksa herkesin fikri hörmete şayan.

Turgut Özal’ın tabiriyle “Anayasa bir kere delinirse bir şey olmaz”. Bu delinmenin sonu gelmez. Bir delikten biliyorsunuz bir gemi batar. Bir gedikten bir kale fethedilir. Bu bir deliktir, delik açma teşebbüsüdür. Bunun sonucu bizi İran yapar.

Bazı ileriyi göremeyenler, kısır görüşlü hocalar “Ne olur, başörtüsüyle girsin, okusun” diyorlar. Bakın bir kızımız başörtüsüyle Hukuk Fakültesinde okuyup bitirirse, siz buna staj sırasında başörtüsünü çıkar diyemezsiniz. “Ben üniversite öğrencisiyim, son sınıftayım veya mezun oldum staj yapıyorum. Üniversitemde bana kimse bir şey demedi, burada sen mi bana bir şey diyeceksin” diye Adalet Bakanlığının koridorlarında başörtüsüyle yürür. Ertesi gün bir yerlere hakim tayin edilir. Hakim olarak başörtüsüyle oturur.

Aynı şekilde hastanelere asistan olarak giden stajyer doktorlar hastanelerde boy boy doktor olarak dolaşırlar. Ertesi gün mezun olup da tayin edildikleri zaman başörtünü çıkar diyemezsin. AİHM’ye gider, orada da derler ki “Sen bu staj yapıncaya kadar hastane koridorlarında bu kadına başörtüsüyle doktorluk yapma hakkı verdin, şimdi ne değişti? Başörtünü çıkar diyemezsin.”

Dolayısıyla bizim Hakimlerimiz de doktorlarımız da, milletvekillerimiz de, bakanlarımız da başörtülü olur. Toplumda bu nereye kadar gider, bu açılmış bir gediktir. Bu sonunda bizi Şeriata götürür. Arkadan da başka şeyler gelir. Bunun sonu yok yani, bir yerde dur demek lazım.

TÜRKSOLU: Özellikle AKP’nin iktidara gelmesinden sonra tüm toplumsal alanda olduğu gibi üniversitelerde de ciddi anlamda türban destekleniyor. AKP’nin hem YÖK başkanının değiştirilmesinde hem üniversite rektörlerinin atanmasındaki tavrı da ortada. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Semih Tezcan: Bu bir akımın parçalarıdır. Akım şudur: Atatürkçülüğü Türkiye’den kaldırmak. Atatürk düşmanlığı yaratmak. Çünkü, Atatürk birleştiricidir. Atatürk ilericidir.

Bunların kafasındaki fikir sanki Atatürk’ü küçük düşürürlerse İslam dinini kurtaracaklarmış gibi bir varsayım içindeler. Atatürkçülük ve devrimcilik ne yapmışsa, ne uygulanıyorsa onu baltalamak. Başörtüsü de bunlardan birisidir. Çarşaf öbürüdür. Bugün sokaklarda boy boy çarşaf görüyoruz. Bu olacak iş değil.

Çarşaf kadını bin sene geriye götürür. Kadını toplum içinde Atatürk itibarlı yerine oturtmuştur. Toplumun ekonomik, bilimsel, kültürel katmanlarına kazandırmıştır. Tekrardan çarşafa girmek kadın için gerilemek demektir. Başörtüsü ve çarşaf giyenler Kuran’da kadın için söylenen kuralları eğer bir gözden geçirirlerse, kadının ne kadar aşağılandığını, ne kadar ikinci sınıf vatandaş haline getirildiğini görürler. Ondan sonra bu Kuran’ın emri diye ortaya çıkmazlar. Kuran’da yazılanlara göre kadınlar erkeklerin yarısı kadar miras alıyorlar, kadınların şahadetleri kabul edilmiyor, kadın ikinci sınıf vatandaş olarak görülüyor, erkekler dört kadın alabiliyorlar, erkeğin boş demesi ile evlilikleri sona eriyor.

TÜRKSOLU: Bizzat Tayyip Erdoğan’ın türban için “velev ki siyasi simge” açıklamasından sonra, türbanın gericiliğin, Şeriatçılığın simgesi olduğu iyice netlik kazanmıştı. Faşist baskı rejiminin simgesi dün Hitler Almanya’sında “kara gömlek”lerse, AKP’li Türkiye’de bugün bu simge türban olmuş durumda. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. Semih Tezcan: Evet, Başbakan da simgedir demişti. Benim görüşüm çok açık. Gücü yetiyorsa yasaları değiştirsin. Gücü yetmedi. Şeriatı da getirebilir, İran rejimini de Türkiye’ye getirebilir, gücü yetiyorsa.

Bu ilericilerle gericilerin savaşıdır. Yasal savaşıdır. Tabanca tüfek savaşı değildir. Başbakanın gücü yetiyorsa başörtüyü Meclis’ten geçirsin, her işin yasal yöntemleri var, yapsın. Benim tek söyleyeceğim bu.

Bugün yasalar müsaade etmediğine göre, onu bu yasalara itaat etmeye çağırıyorum. Rektörü de itaat etmeye çağırıyorum. Başörtüsüyle üniversiteye giren, yasadışı hareket eden kızları da yasalara itaat etmeye çağırıyorum. Yasadışı hareket edemezler. Ederlerse kulaklarından tutup cezalandırılmalıdır.

TÜRKSOLU: Onlar türbanı meşrulaştırmaya ve yasal hale getirmeye çalışırken bir iki tane çok moda kavramı kullanıyorlar. “Demokrasi” ve “özgürlükler” diyorlar.

Türban kadının özgürlüğü olabilir mi, demokrasinin bir gereği olabilir mi onu tartışmak gerekiyor.

Prof. Dr. Semih Tezcan: Bu toplumların değer yargılarına bağlıdır. Olabilir, eğer yasalardan geçirebiliyorlarsa, geçirsinler. Hodri meydan. Geçiremediler, o kadar uğraştılar. Necmettin Erbakan uğraştı. Yıllar yılı uğraştı, geçiremedi. Geçirmeye teşebbüs ettiler. Meclise geldi, ama Anayasa Mahkemesi iptal etti. Geçirsinler, o zaman kişisel fikirlerimizi söyleriz. Başörtülü kızlar nasıl kişisel fikirlerini söylüyorsa, “benim demokratik hakkım” diyorlarsa biz de söyleriz.

Ama, yasaya karşı gelinmez. Cumhuriyet savcılarını göreve çağırıyorum.

Hani o “demokrasi, özgürlük” diyenlere söylüyorum. Sizin yeriniz hapishanedir, cezalanmadır. Kanuna karşı geldiğiniz için…

TÜRKSOLU: Sonuçta yine birilerinin iddiasına göre bu iş serbest bırakılırsa, türbana özgürlük verilirse türbanlı öğrencilerin sayısı azalacaktı. Böyle bir şeyin olmadığını da görüyoruz. Ne kadar özgürlük verilirse o kadar artıyor.

Prof. Dr. Semih Tezcan: İşte Boğaziçi Üniversitesi’nde bir kaç kişi iken üç yüz tane oldular. Azalmaz, kesinlikle artar. Onlar çoğalır; çünkü maalesef başörtüsü taraftarı olan kadınlarımız ileri fikirli değil. Okumuyorlar, okusalar aydınlanacaklar. Bu bir aydınlanma meselesidir. Niçin bu tartışmayı yaşıyoruz, niçin başörtülüleri yasa kabul etmiyor da onu takmak isteyenler var? Başörtülüler düpedüz gericidir…

Bu karşı fikir nereden, niçin doğuyor biliyor musunuz? Bir tarafın ileriyi görmesi, kadını toplum içinde ön planda; öbür grup da tarihsel olarak atalarımızdan ananelerimizden gelen bir yaşam biçimini tercih ediyor. O zaman tarihte yaşadığımız geçmiş dönemlere yeniden dönelim. Haremi geri getirelim. Kuran’da dört kadın da var, dört kadına dönelim. Kadını kafes arkasına koyalım. Olacak şey mi bu?

TÜRKSOLU: Atatürk’ün “gericiliği nerede görsem tepelerim” sözü ve kılık kıyafet konusunda söyledikleri bir tarafta, çarşaf açılım yapan CHP diğer tarafta.

Bu yapılanlarla Türk milletine gericilik dayatılmıyor mu? Sizce Türk milletine neyi kabul ettirmeye çalışıyorlar?

Prof. Dr. Semih Tezcan: Tabi üniversitelerin dışına çıkmış oluyoruz. Ben üniversite hocasıyım, siyasetçi değilim ama bu konudaki görüşümü söyleyeyim. Deniz Baykal bir fırsatçılık yapmıştır. Oyunu % 18-20’lerden bir türlü artıramayınca acaba çarşafa böyle bir pas verirsem, şirin görünürsem diye oy toplamaya çıkmıştır. Atatürk çizgisinden, CHP’nin temel değer yargılarından koparılmış bir yaklaşımdır. Hatadır. Bunun cezasını da zaten seçimlerde çekecek. Atatürk çarşafı 1930’lu yıllarda kadınlardan kendi rızalarıyla çıkartmıştır. Bir keresinde, “Bacım sana daha güzeli yakışır, çarşafı niye takıyorsun” deyince “kurban olam Atam sana” diye çarşaflı kadın bütün hayatı boyunca taktığı çarşafı Atatürk’ün önünde yere atıp ayaklarıyla çiğnemiştir. Atatürk böylesine Türk kadınının kalbine ve ruhuna işlemiştir.

2009 yılında CHP’nin gidip de çarşafa prim vermesi kadar büyük bir gericilik tasavvur edemiyorum. Atamızın ruhu sızlayacak. Katılıyorum size, çarşaf gericiliktir. Görüldüğü yerde de tepelenmelidir.

TÜRKSOLU: Düşüncelerinizi TÜRKSOLU okurlarıyla paylaştığınız için teşekkür ederiz hocam.

 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız

Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe