Eser Özaltındere |
CHP’nin kuruluş misyonu
Eğer sol bir siyasî örgüt,yalnızca kuru sloganlar, donmuş kalıplar veya son derece basit formüller çerçevesinde siyaset yapmanın ötesine geçemiyorsa, kendisini bunlarla sınırlandırmışsa, dünyaya bu kalın çerçeveli ve miyop camlı gözlüklerin ardından bakıyorsa, hiçbir zaman değişime ve gelişime ayak uyduramayacak, misyonuna ihanet edecek ve bu doğrultudaki amaçlarına ulaşamayacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk’ün ölümünden sonra büründüğü şekil, yeniden üretemeyen, felsefesine yabancılaşmış, çelikten bir zırhın içerisine sıkışmış bir siyasî parti görünümüdür; kendisini aşamamaktadır. Tipik bir şekilde Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin hantal yapısını sergilemektedir. İnönü ile birlikte yerleşmiş ve kemikleşmiş bu bürokratik siyaset anlayışı; Baykal ile birlikte daha da daralmış ve kendilerinin yarattıkları kalın labirent duvarlarının arasında çıkış yolu arayıpta bulamamanın verdiği çaresizlikle, ne yaptığını bilmez bir şekilde partinin geleneksel dünya görüşüyle bağdaşmayacak çıkışlardan medet umar hâle gelmiştir. Atatürk döneminin aydınlanmacı Cumhuriyet Halk Fırkası’nın, kuruluş ve varoluş amacının dışına çıkarak belli siyasî rant ve çıkar gruplarının örgütü noktasına taşınmıştır. Oysa Cumhuriyet Halk Fırkası, halk için kurulmuş bir partidir. Kutsal bir misyon üstlenmiştir. Bu misyon halkın, padişahın “kapı kulu” olmaktan kurtarılıp, “özgür bireyler” durumuna getirilmesi ve halkın topyekûn kalkınmasının sağlanmasına yöneliktir. Nitekim Atatürk daha Lozan görüşmeleri sürerken, İzmir İktisat Kongresinin açılış söylevinde 17 Şubat 1923’te ne diyor; “Bizim ulusumuzun çıkarları birbirinden ayrılır sınıflar durumunda değil, tam tersine varlıkları ve çalışmalarından elde edilen sonuçları birbirine gerekli olan sınıflardan oluşmuştur. Bu dakikada beni dinleyenler çiftçilerdir, sanatçılardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Çiftçinin sanatçıya, sanatçının çifçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye gereksinmeleri olduğunu kim yok sayabilir….. Bugün daha çok olmasını dilediğimiz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Gönençli ve kıvançlı olarak çalışmalıdır. Ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve yaşamın gerçek tadını alabilmelidir ki, çalışmak için erk ve güç bulabilsin…” Atatürk döneminde CHP’nin ileri atılım hamleleri Cumhuriyet Halk Fırkası, halkın “kul”luktan kurtarılmasına yönelik “Halkevleri” ve “Köy Enstitüleri”nin kurulmasına da öncülük etmiştir. Recep Peker 1932’de halkevlerinin açılışında bakın ne diyor; “…Gaye, milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilâtlandırmaktır… Halkı yetiştirmek, halkı bir kütle haline getirmek için ayrıca millî Halk mesaisine ihtiyaç vardır… Silâh kuvvetinden, her türlü cebir ve madde kuvvetlerinden daha müessir olan fikir kuvvetidir. Milletimizi bu sahada yetiştireceğiz…” Daha ilk yılında 34 halkevi açılmış, ondan yararlananlar ilk yılda 500.000 olmuş, 8 yıl sonra 1940 da ise 11.000 000’a yaklaşmıştır. İlk yılda halkevlerinde çalışan üye sayısı 31.000 iken, bunun 2.000’i bayandır. Yine 1940’da bu sayı 13 500’ü bayan olmak üzere 43.000’i bulmuştur. Köylerdeki halkodalarıyla birlikte bu kurumlarda çalışanların sayısı 157.000’e yaklaşmıştır. 1932’de Kadro 1933’de Ülkü dergileri çıkarılarak Türk Devriminin ulusal ve evrensel temel düşünleri, anlamları dizgelendirilerek, dünyanın o günkü koşulları içinde ulusal durum ve sorunlar incelenmeye, aydınlatılmaya ve çözülmeye çalışılmıştır. Halkevleri sayısı 2 yılda 80’e, 3 yılda 103’e, 15 yıla varmadan 478’e ulaşmıştı. Köylerde de 4.332 halkodası açılmış bunların toplam sayısı yaklaşık 5.000 noktalarına gelmiştir. Şimdilerde ise “Işık evleri” bu sayılara yükseliyor. Ülkü dergisinin bir araştırmasına göre, halkevlerinde okunan kitap sayısı 1932’de 59.444 iken 1940’da 453.176 ya yükselmiş, kitap okuyanların sayısı ise, 149.900’den %81 artışla 2.557.853’ü bulmuştur. Yine, yeni yazıya geçilmesiyle birlikte hemen bir yıl içerisinde 596.000 kişiye yeni yazı öğretilmiştir. Köye ve köylüye yönelme halkevleriyle gelişmiştir. 1920’lerde öykü ve roman noktalarında olan yazınsal köycülüğün yerini halkevleriyle beraber köy sorunlarına derinlemesine inen eğitim köycülüğü almıştır. Bunun bir sonraki aşaması ise “Köy Enstitüleri” ve “Köy eğitim seferberliği” olmuştur. Bunların dışında, halkevlerinin hemen ardından gerçekleştirilen, “Eğitim örgütü”, “Teknik öğretim seferberliği” gibi özgün atılımları da unutmayalım! Ne acıdır ki, bugün bütün bunlara benzer örgütlenme modellerini Deniz Baykal’ın CHP’si yerine “Ilımlı İslâmcılar” gerçekleştiriyorlar ve geldikleri nokta da hepimizin malûmu… Cumhuriyet Halk Fırkası öncülüğünde gerçekleştirilen “Halka inilmeyi”, “Halk sevgisini”, muhteşem “Halk örgütlenmesini”, “Halkçılığın” ve “Halkın topyekün kalkınma” projesinin ne demek olduğunu görüyorsunuz değil mi? Bundan büyük “Solculuk” olabilir mi? Ayrıca, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın dinamizmine, teori ve pratiği birlikte götürerek sorunları çok kısa zamanda çözme becerisine hayran olmamak elde değil. Yâni, iş bitiriyor ve ilkeleri doğrultusunda üretim yapıyor. Bu dönüştürücü yapıda, Atatürk’ün ölümünden sonra gerçekleşecek olan battal ve hantal bünyenin esâmesi okunmuyor. Bir de Baykal’ın CHP’sine bakın! Kapanmışlar Genel Merkez’in o devasa binasının içerisine, onları oradan çıkarana aşk olsun. Baykal’ın örgütle ve halkla hiç işi yok! O ancak, aşure günlerinde, basın toplantılarında ya da televizyon programlarında, o da poz atmak nedeniyle halkın önüne çıkıyor. Ha! Bir de, fırsat buldukça İzmir’e giderek orada boy gösteriyor ve sosyal-demokrat bir kentteki coşkuyu göz boyama amacıyla kullanıyor. Pardon! Bir PKK katliamından sonra da Güneydoğu’ya bir uğramış ama jet hızıyla gerçekleştirdiği ziyaretlerden sonra kaçarcasına gezisini sonlandırmıştı. Bu seçimlerde de ite kaka, zar zor geçmişle karşılaştırıldığında sayısı biraz daha artmış olan mitinglere ikna edilebildi beyzâde. Takmışlar kafayı yolsuzluklara… Tamam! Bu konuda özellikle Kemâl Kılıçdaroğlu iyi çalışıyor ve partiye mesafe kat ettiriyor. Ama, üretkenlikten yoksun oldukları için bir alanda bir başarı elde etmişlerse, sadece o konuya odaklanıyorlar ve herkes elinde büyüteç, yolsuzluk avına çıkıyor. Sonunda da konu, millete gına getirir hâle geldiği gibi, fazla abartıldığından da beraberinde inandırıcılıktan yoksun bulunan yolsuzluk iddialarının gündeme taşınmasına neden oluyor ve siyasî arena, “yolsuzluk dosyası hurdalığına” dönüşüyor. İşte bütün bunlar, vizyonsuzluğun ve politik kısırlığın göstergeleridirler. Çünkü “sol politika”, ha babam de babam “Sherlock Holmes”culuk oynamak değildir. Gerçek “solculuğun” ne demek olduğunu anlamak için ise, en azından, Atatürk’ün Halkçılık ilkesine, halkevleri ve Köy Enstitüleriyle o bağlamda gerçekleştirilmiş örgütlenmelere, onların felsefelerine ve başarılarına bakmak yetecektir. Siz, Deniz Baykal’ın kaç kez İl Başkanları toplantısı yaptığını, oralarda partinin ve ülkenin konularının tartışıldığını ve ona göre yeni politikalar oluşturulduğunu söyleyebilir misiniz? Belki bir-iki tane yapılmış olabilir ama, bunun periyodik bir hâle getirildiğini ileri sürebilir misiniz? Mümkün değil! Aynı soru, kadın ve gençlik kolları için de sorulsa verilen yanıt farklı olmayacaktır. Çünkü, tembeller!.. Çünkü, halka ve örgüte değil, bir “kliğe” inanıyorlar. Ve o kliğin iktidarıyla maddi-manevi çıkarı adına partiyi peşkeş çekiyorlar. Bülent Ecevit bu kokuşmuşluğu görmüş ve farklı bir model ile farklı bir siyasî parti oluşturmaya niyetlenmişti. Ama teorisi ile pratiği örtüşmediği için ve çevresinin de etkisiyle işi yüzüne gözüne bulaştırmıştı. Ey Deniz Baykal! Sen Mustafa Kemal’in partisini yönetiyorsun. Bu yüzden o partinin geleneğini ve felsefesini iyi kavramak mecburiyetindesin. Bu çerçevede o parti, zamanında nasıl bir halkçı politika izlemiş,oluşturduğu Halkevleri ve Köy Enstitüleri gibi oluşumlarla bir taraftan devrimi halka anlatırken, diğer taraftan onların nasıl eğitimli aydınlanmış özgür bireyler haline gelmesini ve devrimlere sahip çıkmasını sağlamışsa, seninde doğru bir örgütsel yapı oluşturarak halka inme, Türkiye’nin üzerinde oynanan oyunları bıkmadan usanmadan halka anlatarak onları aydınlatma, üzerlerindeki ölü toprağı atarak Cumhuriyet’i koruma ve kollama misyonlarını hatırlatma görevin vardı. CHP’de açılım bitmiyor Peki Deniz Baykal ve ekibi bu dönüşümü gerçekleştirebilir mi? Ne mümkün! Bir kere ve öncelikle Cumhuriyet Halk Fırkası’nın felsefesinin ne olduğunu özümsememişler. Bu konuda derinleşebilecek kapasiteye de sahip değiller. CHP’deki yapılanmanın bu felsefeyi gerçekleştirecek kişi ve kadroların iş başına gelmesine izin verecek şekilde oluşturulmasına da imkân tanımıyorlar. Kurmay kadro, politbüro zihniyetini aşabilecek filozofiye sahip olmadığı için yeni ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleneğiyle ilkelerine yaraşır projeler ortaya koyamıyor. Entellektüel derinlikten yoksun olduklarından “dinazor” dar kalıpçılığını da aşamıyorlar. Bu yüzden, geçmişin Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilkelerinden güç alarak bugünü kucaklayabilecek ve pratikte çözüm yaratacak Cumhuriyet Halk Partisine özgü bir “Güneydoğu Anadolu projesi” üretemiyorlar. Bu üretimi yapma yeteneğinden yoksun olunca da Güneydoğu bölgesi halkına ulaşamıyorlar. Bunu beceremeyince de çaresizlikten ne yapacaklarını şaşırıyorlar ve el altından birileri kulaklarına “Nevruz’u resmileştiriverin kardeşim! Bak, o zaman Güneydoğu’ya nasıl rahatça gireceksiniz” deyince, bu zavallı beceriksizler söz konusu fikre “mal bulmuş mağribi” gibi atlıyorlar. Çünkü, aynı kulağa üflemeyi yine o birileri felsefeci Genelkurmay Başkanı’na da yapmış ve demiş ki; “Şeş-beş kanalının açılışını, ‘Kültürel açılım’ gibi görüver, o zaman durumu idare etmen daha kolay olur.” CHP’nin dinazor politbürosu da büyük olasılıkla bu “Nevruz’un tatil günü” ilân edilmesini “Kültürel açılım” olarak görüyordur. Oysa bunun, aynı “Şeş-beş” kanalının açılması gibi gelecekte çok büyük tehlikelerin alt yapısını oluşturduğunun ayırdında olamıyorlar. Çünkü, çok yetersizler! Eğer böyle olmasalar; Nevruz’un, “Nevruz adı altında” tatil günü ilân edilmesinin sözde “bir Kürt bayramı”nın resmileştirilmesi olduğunu görmeleri gerekir. Nevruz’un, “Nevruz adı altında resmi tatil günü” olarak kabul edilmesi ile “Şeş-beş” kanalının açılarak “Kürtçe”nin resmileştirilmesi birleşince ortaya, olmayan bir “Kürt bayramı” ile “Kürtçe”nin devlet tarafından resmen tanınması sonucunu çıkarıyor ki, bu ise, bir sonraki aşama olan “Kürt kimliği”nin yeni anayasa da tescil edilmesinin resmi alt yapısını oluşturmaktan başka bir anlama gelmiyor. İş bu kadarla da kalmıyor; Nevruz’un kutlanmalarına denk düşen günlerde diğer Türk halkları arasında da baharın gelişi, toprağın uyanması bayram olarak kutlanıyor. Yâni siz, bu Nevruz’u, “Nevruz adı altında” dolaylı da olsa “Kürt bayramı” olarak resmileştirdiğiniz an, tüm Türklere ait olan bir bayramı Kürtlere mal etmenin rezâletinin sorumluluğunu da üstlenmiş olacaksınız. Bu öneriyi ortaya atabilmek için tam bir aymazlar gürûhu olmak gerekir. Başka parti olsa hoş karşılanır da, Atatürk’ün partisinden böyle bir önerinin gelmesi skandalın dik âlâsıdır. Açılımların sonu yok TSK, Florida’da irtibat bürosu açıyor (merkez şube herhâlde), Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanı “Şeş-beş”i “Kültürel açılım” olarak destekliyor, Mustafa Kemâl’in partisi Cumhuriyet Halk Partisi Nevruz’u dolaylı da olsa “Kürt bayramı” olarak resmileştirmeyi teklif ediyor, demek ki, yerel seçimlerden sonra başka sürprizlere de hazır olmak gerekiyor. Ayrıca, bu “Kültürel açılım” tantanasının sonu da yoktur! Çünkü, bundan sonra gerçekleştirilen her türlü “Kürtçü ödün”, “Kültürel açılım” sınıfına sokularak aklanacaktır. Bu modanın yaratıcısı da ne yazık ki, Genelkurmay olmuştur. “Çarşaf” ve “Kur’an kursu” açılımı da yukarıda ki bağlamda değerlendirilmesi gereken konulardır. Bu aykırı açılımların hiç kimseye inandırıcı gelmediği gibi bir işe yaramayacağı da apaçık ortadadır. Burada da kafası çalışmayan dinazor kurmaylar akıllarınca; “bu açılımları yaparsak çarşaflıdan da oy alırız” diye düşünmüş olmalılar. Ama bu kadar basit ve fos çıkacağı çok açık olan bir mantıkla hareket edilmesi de gerçekten evlere şenlik bir durumdur. Bunun bir işe yaramayacağını çocuklar bile düşünebilecekken, sonunda da zaten çarşaflı kabilenin skandal suçlamalarla CHP’den ayrılması gerçekleşmişken ve bu yüzden de CHP ilke ve değerleri konusunda inanılmaz bir yara almışken, bunların olabileceğini öngöremeyen Deniz Baykal ve dinazorlarını kınamaktan başka yapabilecek fazla bir şey yoktur. Eleştirilerimiz yıkmak için değil düzeltmek içindir Solculuk etik değerler üzerine kurulması gereken bir dünya görüşüdür. Aksi halde solculuğun, sağ yelpaze üzerinde şekillenmiş ideolojiden farkı kalmaz. Gerçek sol düşünce, kendi dışındaki solu da eleştirir, ama yıkıcı olmaz. Çünkü gerçek sol, “Fikrî üstünlüğüne” güvenir. Zaten, eleştirilerinin de nesnel dayanakları olması gerekir. Kendi dışındaki sola yönelik yıkma, yok etme doğrultusunda olabilecek saldırı, gerçek solculuğun etik değerleriyle bağdaşmayacağı gibi, sol arasında farklı ölçü ve düzeylerde olması, hele bu günlerde özellikle kurulması gereken ittifakı da yok eder. Bu ise, karşı devrimcilerin ekmeğine yağ sürer. Bu yazıda CHP’nin bütün örgütünü değil (çünkü örgüt içerisinde son derece nitelikli kadrolarda var), CHP’nin kurmaylarını, yâni dinazor zihniyetiyle kısırlaşmış, üretkenliği olmayan polit bürosunu eleştirdik ve yanlışlarını objektif bir şekilde dile getirmeye gayret ettik. Çünkü bu yöneticiler, CHP’nin yanında tüm sol düşünceye de zarar vermektedirler. Ayrıca bu satırlarda, geçmişteki Cumhuriyet Halk Fırkasının halkçılığı, bu doğrultudaki örgütlenme özgünlüğü ve başarılarını bu günün Deniz Baykal zihniyetiyle karşılaştırarak CHP’nin ortam elverişli olduğu halde neden başarılı olamadığını açıklamaya çalıştık. Her ne kadar biz de eleştiride kantarın topuzunu kaçırmış olsak da, şunu unutmamamız gerekiyor; tüm sol çevre, örgüt ve partilerin, özellikle yerel seçimlerden sonra aralarındaki dayanışmaya ya da birbirini yıpratmama politikasına her geçen günden daha fazla ihtiyacı olacaktır. Bu spontane gerçekleşmesi gereken centilmenlik anlaşması hayata geçirilemezse, gelecekte hiçbir sol görüş, çevre, örgüt ve parti huzur bulamayacak, hatta var olamayacaktır. O yüzden, kısır çekişmeleri de bir yana bırakmak gerekmektedir. Yerel seçimler sonrası belki de Türkiye’yi, Atatürkçülük adına çok zor günler beklemektedir. Bu yerel seçimler, karşı devrimcilerin sona yaklaştıkları milâtlardan biri olabilir. Bu seçimden oy üstünlüklerini pekiştirerek çıkmaları durumunda fütursuzlukları daha da artacaktır. Seçim sonrası dönemde malûm yeni dalgalar gelecektir. Bu dalgalara karşı çözüm, her geçen gün zorlaşacak, faşizm, egemenliğini kat be kat yerleştirme fırsatını elde edecektir. İş işten geçmeden etik bir dayanışma platformu oluşturmalıdır. Son pişmanlık fayda etmeyebilir.
|