16.03.2009/Sayı:228
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Söyleşi
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Kapak

Kaya Ataberk

Üniversite’de türban faşizminden, TÜBİTAK’ta “bilim” faşizmine

Nükhet Yetiş
Nükhet Yetiş

Ömer Cebeci
Ömer Cebeci

28 Şubat öncesinde Marmara Üniversitesine Şeriatı getiren kadronun iki as elemanı Nükhet Yetiş ile Ömer Cebeci idi. Tayyip bu arkadaşların, özellikle de Nükhet Yetiş’in çalışmalarından memnun olduğu için bu isimleri TÜBİTAK’a aldırmak için büyük mücadele verdi. Bunların başında olduğu TÜBİTAK da bugün şahit olduğumuz Darwin rezaltine imza attılar.

90’larda bir üniversite,
bir rektör yardımcısı ve bir dekan…

Bilindiği gibi 12 Eylül faşizminin zehirli meyvelerini vermeye başladığı yıllardı 90’lar… Yıllardır solun, devrimcilerin, antiemperyalizmin kalesi olan ve bu nedenle de sağcı, işbirlikçi iktidarların korkulu rüyası durumundaki üniversiteler de bu yıllarda ABD’nin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin istediği kıvama sokulmaya başlanmıştı. Okullarda solun ağırlığını kırmak için 12 Eylülcülerin attığı adım, devrimciliğe karşı Şeriatçı faşizmi ve Kürtçü faşizmi desteklemek olmuştu. 80’li yıllar 90’lara dönüşürken artık üniversiteler de farklı bir şeye dönüşmekteydi. Şeriatçılık ve Kürtçülük yükselen değerlerdi.

Özellikle yeni oluşturulan üniversitelerden biri Şeriatçı yükselişle neredeyse tamamen özdeşleşmiş durumdaydı. İlerici öğrenciler birbirlerine gidişattan yakınırken, bir de o üniversitenin durumunu görmeleri gerektiğini anlatıyorlardı. Orada Şeriatçı yükseliş o noktaya varmıştı ki okulun içinde bırakın türbanı; kara çarşafla, sarıkla, cüppeyle, elde asayla gezen Şeriatçı militanlar sıradan öğrencilere varana kadar herkesin nasıl yaşayacağını belirler olmuşlardı. Onların istemediği bir afişin asılmasını bırakın onların istemediği gibi giyinmek, yürümek ya da konuşmak bile sopalı, satırlı saldırıların sebebi oluyordu. Türkiye’ye gelmese de oraya bir anlamda Şeriatçı faşizm gelmişti. Bugün sık sık basına yansıyan “mahalle baskısı”nın kanlı boyutları da olan bir kampus baskısı olarak yaşanmaktaydı. Bu baskının uygulayıcıları da İBDA-C, Hizbullah gibi Şeriatçı terör örgütlerinden başkası değildi.

90’lı yılların sonuna gelindiğinde o üniversiteye gelen öğrenciler karşılarında kendilerine mühendislik eğitimi verecek Amerikan aksanlı, çoğu zaman kelimelerin Türkçesini hatırlayamadığı için İngilizcesini kullanan aynı zamanda rektör yardımcısı olan bir profesörle ve aynı fakültenin dekanı olan modern görünümlü, Amerikanvari tavır ve son derece sağcı olduğu bilinen bir bayanı buluyorlardı. Üniversitenin rektörünün tarikat bağlantıları gündemden düşmüyor, rektör yardımcısının ve dekanın okuldaki Şeriatçı yükselişin baş sorumluları olduğu dilden dile dolaşıyordu. Ardından 28 Şubat geldi. Şeriatçı yükseliş durmak zorunda kaldı. Rektör ve rektör yardımcısı görevden uzaklaştırıldı. Dekansa bir süre daha yerinde kaldı.

Okuldaki Şeriatçı yoğunluk azalmadı ama bir süre için kenara çekildi. AKP ile beraber yeniden hareket geçmek üzere yer altına indi.

O dönemi yaşamış olanlarımızın rahatça tahmin edebileceği gibi bahsettiğimiz okul Marmara Üniversitesi… Rektör yardımcısı bugün TÜBİTAK Başkan yardımcısı olan Prof. Dr. Ömer Zakir Cebeci, dekan da yine bugün aynı kurumda başkanlık yapan Prof. Dr. Nükhet Yetiş. Marmara Üniversitesi’nin Şeriat provaları için uygun zemin haline getiren bu Amerikancılıkla Şeriatçılığı AKP kurulmadan önce kişiliklerinde harmanlamış isimlerin son günlerin TÜBİTAK’taki Darwin sansürü rezaletinin aktörleri olması da bizi hiç şaşırtmadı açıkçası.

Bilim Teknik

Bilim Teknik

Harun Yahya

Başında Nükhet Yetiş ve Ömer Cebeci gibi Amerikancı ve Şeriatçıların bulunduğu TÜBİTAK, yayın organı olan Bilim Teknik’te kendi inançlarına uymayan Darwin’i kapaktan alaşağı ederek belki kendilerince iyi bir şey yaptıklarını sandılar ama yaptıkları aslında içlerindeki Şeriatçıyı dışa vurmaktan başka birşey değildi. Darwin’in 200. doğum yılı olan 2009, UNESCO tarafından Darwin yılı ilan edildi ve bu çerçevede tüm dünyada Darwin ile ilgili etkinlikler düzenlenirken başında Şeriatçıların olduğu TÜBİTAK Darwin’i derginin kapağına taşıyan Dr. Çiğdem Atakuman’ı da görevinden aldılar. Bütün bu rezaletler medyada da geniş bir yer buldu. TÜBİTAK yönetimi kapağın değişmesinden dolayı şiddetle eleştirildi. Olay en hafifinden bir skandal olarak nitelendi. Bu durumda yapılabilecek tek birşey vardı. O da Darwin’e ve Evrim teorisine karşı en büyük mücadeleyi veren Adnan Hoca’nın TÜBİTAK’a başkan olmasını önermekti. Nitekim bazı gazeteler şakayla karışık Başbakanlığa bu teklifi de sayfalarından götürdüler. Aslına bakarsanız ne bugün kurumu yönetenlerin, ne kurumdan sorumlu devlet bakanı Mehmet Aydın’ın ne de tümünün hamisi olan Tayyip’in ve Fethullah’ın, Adnan Oktar’dan farkı yok. Adnan Hoca denilen bu adamın hayatı bilimle ve solcularla düzeysiz bir polemik yürütmekle geçti ama aslında saydığımız diğer faşistlerin de mantık olarak ondan hiçbir farkı yok. Bakın Mehmet Ali Aydın ne diyor olayla ilgili olarak: “Darwin her ne kadar yanlış yapmış olsa da sansürlenemez… Bizim Darwin’le ne gibi bir kavgamız olabilir. Adam zaten ölmüş gitmiş”. Burada Şeriatçılığa karşı verilecek mücadelenin ne tarz bir mücadele olacağı önemlidir. Mesela Doğan Medya Grubu sıkı AKP muhalefeti olarak bilinir. Bu son olayda da Tayyip’e ve TÜBİTAK’a en çok bunlar yüklendiler. Ama Ertuğrul Özkök’e sorsanız türbanı bireysel özgürlük olarak savunur ama şunu hatırlatmamız gerekir ki bu ikisi bir arada yürümez. Ve bir arada yürümediği için Doğan grubu bugün sıkıntı içindedir.

TÜBİTAK’ta Darwin sansürü

Evet, Türkiye günlerdir TÜBİTAK’taki faşist sansür uygulamasını tartışıyor. Bilindiği gibi 2009 bilim adamı Charles Darwin’in doğumunun iki yüzüncü, evrim teorisin açıkladığı ünlü kitabı “Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasının da yüz ellinci yılı. Dünya bilim çevrelerinde en çok geçerliliği olan teorilerden biri olan evrim teorisini ortaya atan Darwin’in anısına UNESCO 2009’u “Darwin yılı” ilan etti. Darwin bu nedenle dünyanın neredeyse tümünde bu yıl tekrar gündeme geldi. Tabi ki biz burada evrim teorisinin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmayacağız. Bilimsel teoriler yerlerine daha ilerisi ortaya atılana kadar kabul görürler ve o zaman kadar da geçerliliklerini korurlar. Ancak bilimsel olarak çürütülebilir, aşılabilirler. Bu nedenle Darwin’i doğrulamak ya da yanlışlamak sadece bilimin işi olabilir.

Ancak Türkiye’deki Şeriatçı zihniyetin mesaisinin önemli bir kısmı her zaman evrim teorisiyle mücadele etmekle geçer. Özellikle Adnan Oktar (Harun Yahya) tarzı adamların en büyük meşgalesi budur. Bunun için kitaplar basarlar, bedava dağıtırlar, konuşmalar yaparlar… Şeriatçıların son Darwin karşıtı eylemi de Bilim ve Teknik dergisinin “Darwin 200 yaşında” başlıklı kapağını sansürlemeleri oldu. Kapağın değiştirilmesini bizzat Prof. Dr. Ömer Cebeci istemişti ve derginin sorumlu yazı işleri müdürü olan Dr. Çiğdem Atakuman da hazırladığı kapak nedeniyle görevden alınmıştı. Derginin basımı matbaaya giderken durdurulmuştu ve dergi 15 gün gecikmeyle “Küresel İklim Değişikliği” kapağıyla çıktı. Tüm basın çalkalandı, herkes tepki verdi ama bu noktaya nasıl gelindiği de doğru düzgün sorgulanmadı.

Ömer Cebeci’nin yarattığı ilk olay bu değil. Nükhet Yetiş de Ömer Cebeci de TÜBİTAK’a gelirken de bir müdahale sonucunda bugünkü koltuklarına kavuşmuşlardı. Yetiş ve Cebeci’nin TÜBİTAK’ın başına geçmesi için AKP özeli bir yasa hazırlamış, bu yasa Sezer’in vetosundan dönmüş ancak TBMM’den yeniden geçirilerek “bilim kurulunun bir defaya mahsus olmak üzere Başbakan tarafından atanması” sağlanmıştı. Bir taraftan kurum kapatılarak küçük bir isim farkıyla yeniden kurulurken diğer taraftan da yapısı değiştirilmişti. Cebeci’nin geçmişi üzerinde de basında çok duruldu. Cebeci ODTÜ Kimya mühendisliğinde okumuş, ardından da ABD Iowa’da doktorasını yapmıştı. 1980-89 arasında da Suudi Arabistan’ın Kral Abdülaziz Üniversitesi’nde çalışmıştı. En sonunda da TÜBİTAK’a Tayyip tarafından getirilmişti. Ancak basınımız profesör görünümlü faşist din polisinin biyografisini anlatırken ısrarla onun Marmara Üniversitesi günlerinin, türbancılığının üstünden atladı. Aynı şey Nükhet Yetiş için de yapıldı. Tabii bunun da özel bir nedeni var. 2002 yılından beri AKP’den düşünce özgürlüğü, demokrasi bekleyen, özgürlük adına türbanı savunan çevrelerin Yetiş ve Cebeci’nin Marmara Üniversitesi deneyiminin üzerinden atlamaları gayet doğal… Yaşananın Şeriatçı faşist kadrolaşmanın ürünü olduğunu söylemek ne kadar önemliyse bu günlere nasıl gelindiğini bilmek de o kadar önemli. Aslında üniversiteye türbanın sokulmasıyla, bugün yaşanan sansür olayı aynı sürecin farklı aşamaları olarak ortaya çıkıyor. Basın tarafından üstünden atlanmak istenen işin püf noktası da bu.

Bir taraftan da Şeriatçının, faşistin mantığının da nasıl normal dışı işlediğini tespit etmek de kaçınılmaz bir gereklilik…

Şeriatçı faşistin bilime ve akla düşmanlığı

Sermaye basını olayı aktarırken Adnan Oktar’ı hep uç bir örnek olarak verdi ve “bari TÜBİTAK’ın başına Adnan Hoca’yı getirsinler” diye durumla dalga geçmeye çalıştı. Ancak biz durumun espri kaldırmayacak kadar ağır olduğunu düşünüyoruz. Neden mi? Cevabı basit ama aslında çok da acı. Aslına bakarsanız ne bugün kurumu yönetenlerin, ne kurumdan sorumlu devlet bakanı Mehmet Aydın’ın ne de tümünün hamisi olan Tayyip’in ve Fethullah’ın, Adnan Oktar’dan farkı yok. Adnan Hoca denilen bu adamın hayatı bilimle ve solcularla düzeysiz bir polemik yürütmekle geçti ama aslında saydığımız diğer faşistlerin de mantık olarak ondan hiçbir farkı yok. Çünkü doğası gereği faşizmin hele de Şeriatçı faşizmin gelip sığınacağı tek ideolojik liman akıl dışılık ve bilim düşmanlığıdır. Bu “mantık” aslında son derece mantıksızdır ve aslında emperyalizmin ve sömürünün bu ülkede böyle gelip böyle gitmesi için programlanmıştır. Bunların bilime bakışını da dar Şeriatçı kafaları şekillendirir. Bakın Mehmet Ali Aydın ne diyor olayla ilgili olarak: “Darwin her ne kadar yanlış yapmış olsa da sansürlenemez… Bizim Darwin’le ne gibi bir kavgamız olabilir. Adam zaten ölmüş gitmiş”. İşte Şeriatçının kendini savunma mantığı da böyle garip işliyor.

Adnan Oktar da Fethullahçılar da yaptıkları yayınlarda evrim teorisine ve Darwin’e deli gibi saldırırken, evrenin oluşumunu açıklamaya çalışan Büyük patlama (Big Bang) teorisini Allah’ın kelamı gibi savunurlar. Bunun tek nedeni de birinin inançlarına aykırı, diğerinin de paralel olduğunu düşünmeleridir. Oysa her ikisi de teoridir ve aslına bakarsanız dinsel inanç tamamen farklı bir düzlemdir. İnsanlar bir kutsallığa inanmak için kanıt aramazlar ama Şeriatçı-faşist inançta da samimiyetsiz olduğu için bu durumun üzerinden atlar. Onun için esas olan kendi ekonomik, siyasal ve fikirsel tahakkümüdür. Genelde fikirsel, ideolojik düzlemin belirlenen olduğu ve çok önemli olmadığını savunmak solun bir hastalığı durumundadır. Ancak faşizm akıl dışı ideolojik zemine muhtaçtır. Kitleleri ikna etmesinin tek yolunun bu olduğunu bilir.

Faşist Şeriatçılar açısından genel geçer bir söylem de Tanrı’nın insanları eşitsiz yarattığı ve eşitliği savunmanın günah olduğudur. Bu söylemin açık ifadesini geçen 1 Mayıs döneminde Tayyip’in “ayakların baş olması” açıklamalarında görmüştük. Bu tez aslında kapitalist Batının tezidir. Batılılar kapitalistler Darwin’i uç bir noktada yorumlamaktan hoşlandılar. Yani aslında bu tezleri kanıtlamak için Darwin’e başvurmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Bunlara göre evrim teorisi nasıl canlı türlerinin arasından doğal seçilimle güçlü olanın ayakta kaldığını gösterdiyse insan toplumunda da bu böyle olmalıydı. Yani birileri işçi, sömürülen ya da mazlumsa bu onun kendi kabahatiydi, güçsüzlüğüydü. Bizim Şeriatçı faşistlerimiz de nasıl işlerine gelmeyen Darwin teorilerini hararetle dinsizlik diye düşman görüyorlarsa, işlerine gelen “sosyal Darwinci” tezleri de savunurlar. Üniversitede öğrencilere ABD’yi, kapitalizmi öven, öğrenciye düzenli olarak “müşteri” olduğunu, hayatın rekabetten, güçlünün haklılığından ibaret olduğunu anlatan bilim adamları (!) TÜBİTAK’taki Şeriatçı uygulamanın da başındadırlar.

Türban, çarşaf ve düşünce özgürlüğü

TÜBİTAK olayı ortaya çıkınca bu olayın ne kadar çağdışı olduğu tüm basının ve köşe yazarlarının diline dolandı. Şeriatçı gazeteler olayı görmezden gelirken Doğan grubu başta olmak üzere diğer gazeteler olayı manşetlerine taşıdılar. CHP, TBMM’ye soru önergesi verirken, milletvekilleri “TÜBİTAK’a da imam atasınlar” açıklamaları yaptılar. Radikal ve Birgün gibi liberal “sol” çevreler AKP’yi eleştirdiler. Anlaşılan kimse Darwinciliği başkasına bırakmayacaktı. Ancak burada üzerinde durmamız gereken bir nokta varsa o da tüm bu çevrelerin aynı zamanda yıllardır AKP’den düşünce özgürlüğü ve demokrasi bekleyen, zaman zaman faşizmin kuyruğuna takılmış kesimler olması. Aynı zamanda da bu çevreler halen türbanı bir kişisel özgürlük olarak savunmaktalar. Hatta CHP; çarşafı, Kuran kursunu, tarikatı ana politikası yapmış durumda.

Bugün TÜBİTAK’ı “Türkiye Şeriat Araştırmaları Kurumu”na çevirenlerle, 90’larda üniversiteleri Şeriatçı örgütlerin kurtarılmış bölgelerine çevirenlerin aynı isimler olmasının tesadüf olmadığı ortadadır.

O yıllarda bu çevreye göz yuman, hatta onlarla beraber sokağa inip türban eylemi yapan “sol”un da, bugünün çarşafçı CHP’sinin de tavrı birbirinden farklı değil.

Şunu da açıkça görmeliyiz ki çarşafçı CHP de, faşizmle, şeriatla uzlaşan tüm gruplar da kara çarşafın karanlığının “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir, fendir” diyen Atatürkçülüğün üstüne örtülmesine ortak olmaktalar. Çarşafı, türbanı özgürlük diye savunup sansüre karşı çıkmak aklın ve bilimin tamamen dışında bir tavır.

Devrimciliğinse akla ve bilime her zamankinden daha çok ihtiyacı var belki de…


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız

Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe