Serap Yeşiltuna |
Keriman Halis’ten Zeynep Tokuş’a Türk kadını
Magazin haberlerinde bile çarşafa alıştırılıyoruz Geçtiğimiz günlerde gazetelerin magazin eklerinde yayınlanmış haberlerden biri şuydu: “ ‘Ayrılık’ dizisinin çekimleri nedeniyle İran‘da bulunan Zeynep Tokuş, geçtiğimiz gün Tebriz çarşılarında çarşaf giymiş alışveriş yaparken görüntülendi. Uydu yayını yasak olmasına rağmen çanak antenleriyle Türk televizyonlarını izleyen İranlılar’ın büyük ilgisiyle karşılaşan Zeynep Tokuş, hayatında ilk kez çarşaf giydiğini söyledi ve ekledi: “Çarşaf giyince önce kendimi bir tuhaf hissettim, ama sonra çok rahat ettim.” Altında da da çarşaf çarşaf “çarşaflı” pozlar… Zeynep Hanım, çarşafı kendi isteğiyle giymişti, sadece merakından. Dizi ekibindeki diğer oyuncular ya da diğer kadınlar giymediği halde o sadece merakından ve medyanın çok ilgisini çeken o pozları verebilmek için… Ve hemen alıştı… Ve bir başka haber: “Türkiye güzeli Keriman Halis dünya kraliçesi intihap edildi. Bütün dünya telsizleri Keriman Halis Hanım’ın müstesna muvaffakiyetini ilan ediyorlar. Boyasız yüzü, masum güzelliği, kibar hali ve emsalsiz endamı ile şark ve garp güzelliklerini mezcetmiştir.” Bu haber ise Cumhuriyet’in ilk yıllarına, 1932 yılına ait. Tüm dünya bir Türk güzelini konuşuyor ve o, aydınlık yüzü, açık saçları ile fotoğraf karelerinde. Geri gitmeye bu kadar hevesli bir toplum, tarihin herhangi bir döneminde yaşamış mıdır acaba? Çağdaşlaşmanın en hızlısını yaşayıp da, kısa süre içinde buna uyum sağlayan Türk milleti belki de tarihimizin en karanlık dönemlerinden birini yaşıyor ve en karanlık günlere alıştırılıyor. Türk kadınının yeni sancağı: Türban ve gericilik Yaşadığı kafesin ardından sıyrılıp, özgürlüğün en büyüğüne kavuşan Türk kadını bugün esaretin en acıtan türüne maruz kalıyor; çünkü bunu kendi eliyle hazırlıyor. Zeynep Tokuş ve Keriman Halis karşılaştırması önemli. Çünkü toplumun her katmanında benzer çelişkileri artık sıkça yaşamaya başladık. Bir haber de şu: “Bir grup öğrenci, dün Boğaziçi Üniversitesinde türban için gösteri yürüyüşü yaptı. Türbanlarıyla derse girmek isteyen öğrenciler üniversite yönetimini suçladı.” Bu günümüz Türkiyesi’nde artık her gün duymaya alıştığımız haberlerden biri. Türkiye’nin pek çok üniversitesinde, üniversite kapısında gericilik çığlıkları atılıyor ve bu özgürlük adına sözde bir mücadele veriliyor. Oysa Cumhuriyetin ilk yıllarında verilen mücadele çok daha farklı bir mücadeleydi. Kızlar kafalarındaki çarşaflarından, peçelerinden kurtularak okumak istiyordu. Çarşaftan kurtuluş, esaretten kurtuluşun da bir simgesi idi. Ve o yıllara ait fotoğraflara baktığınızda kadınların yüzünde bu kurtuluşun yaşattığı gururu okuyabiliyordunuz. İlk kadın doktorumuz Safiye Hanım’ın, ilk kadın radyo spikerimiz Emel Gazimihal’in, ilk kadın avukat Beyhan Hanım’ın fotoğraflarında örneğin, bu hakkı elde etmiş olmanın gururu ve kararlığı var. “Bundan 80 yıl sonra, Türk kadını çıkacak ve türbanla üniversiteye girmek için eylem yapacak, ne dersiniz” diye sorsalar “aklınızı mı kaçırdınız” diye alay ederlerdi mutlaka. Bugün haber programlarında boy gösterip “ben Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum” diyerek sırıtan türbanlı Atatürk düşmanlarını bir gözden geçirelim. 1937 yılında öğrenci olan son derece modern giyimli üniversite öğrencileri de bir gün bu türbanlıların her tarafı kuşatıp Atatürk hakkında ileri geri konuşabileceklerini akıllarından bile geçirmezlerdi. Ancak geldiğimiz noktada artık bırakalım AKP’yi, CHP gibi bir partinin bile çarşaflılara rozet takarak “geleneğimiz” diyerek seçim mitinglerinde baş örtüsü dağıttığı bir dönemi yaşıyoruz. 28 Şubat öncesi günleri hatırlayalım. “Örtümüz sancağımız” pankartlarıyla yürüyen yüzlerce çarşaflının ardından bugün örtüsü gerçekten sancağı haline gelmiş ve bu sancakla gurur duyan bir Türk kadını tablosu ile karşı karşıyayız. Bundan çok kısa süre önce bunu tehdit olarak gören “Atatürkçü” kadınlar için bile artık türban eylemleri, türbanlı gösteriler sıradanlaşmış, normalleşmiş durumda. Oysa yine Cumhuriyetin ilk yıllarını ve o yıllardaki mitingleri hatırlayalım. Türk Kadınlar Birliği’nin 7 Aralık 1934’te İstanbul’da seçme ve seçilme hakkı dolayısıyla düzenlediği mitingi. Başkan Latife Bekir Işık’ın meydanda konuşurken coşturduğu başı açık, yüzü aydınlık kadınları. Kadınlar kongresindeki konuşmasında, “Türkiye’de kadın, Atatürk tarafından çarşafı çıkarıp atmaya ve erkeğin yanında, kendisine düşen yeri almaya çağrılmıştır. Onca fırtınalar arasında, derin bir inancı korumayı bilmiş ve o bin bir çeşit çelişkiler ortasında, Türk kız kardeşlerinizin özlemlerini fark edebilmiş bir dahi olarak O, yalnızca yurdun kurtarıcısı değil, Türk kadınının da kurtarıcısıdır. Bu nedenledir ki, XII. Kongrenin toplanma yeri olarak İstanbul’u önermekle, bizlere kendiliğinden verilmiş bulunan ve Türk kadınını, haremin parmaklıklarından çıkarıp, parlamento kürsüsüne geçişine yol açan haklar için, Atatürk’e olan minnet ve şükranlarımızı dile getirmek istedik.” diyordu Latife Bekir Hanım ve onlarca kadın bu coşkunun ardından seçim meydanlarında propaganda konuşmalarına başlayarak seçim kazandılar. Bugün siyasi partiler kadınlara ayrılan kotayı tartışadursunlar, tam 18 tane kadın milletvekili 1935 seçimlerinde Meclis’e girerek erkeklerle omuz omuza siyasete atılıyordu. Oysa bugün aynı meydanlarda adeta “haklarımızı geri alın, geri alın” diye bağıran kadınları görüyoruz. Ve bu seçimlerde CHP, AKP’nin bile henüz yapmadığı bir şeyi yaparak başörtülü bir kadını belediye başkan adayı çıkartarak tarihe yepyeni bir ihanetle geçiyor. Çankaya: Modern Türkiye’nin doğduğu yer Bir gazete haberini daha hatırlayalım: “Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı davayı geri çekme kararı aldığını açıkladı. Türban davasından vazgeçme kararının gerekçesini, ‘Yargı kararlarının tartışılmasına fırsat vermemek, güven ve saygıyı sağlamak’ olarak açıklayan Hayrünnisa Gül, davayı açarkenki haklılığına olan inancını halen koruduğunu vurguladı.” Bu haberden üç yıl sonra Hayrünnisa Gül, on birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi olarak, “türban davasındaki haklılığına inanarak”, Çankaya Köşkü’ne çıktı. Türk kadınının özgürlüğünün simgesi olan Çankaya, kuşatılmaştı ve artık hilafetin, karanlığın ve esaretin simgesine göğüs germek durumundaydı. Bugün, Hayrünnisa hala orada ve devrim kanunlarının hepsine birden ihanetin simgesi durumunda. Bir bunu gözden geçirelim bir de Çankaya’nın diğer ev sahibi kadınlarını… Dünyanın ilk kadın savaş pilotu, Dersim’i isyanında en önde görevli, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’i örneğin... Türkiyenin en önemli tarihçilerinden, Atatürk’ün en çok güvendiği profesörlerden biri olan Afet İnan’ı… Ya da Atatürk’ün diğer manevi kızlarını… Hepsi birer örnek ve modern Türk kadının simgesi. Başları açık, yüzleri aydınlık. Ve hiç biri de “paşam, bu türban bizim geleneğimiz, geleneklere karşı çıkmak olmaz, bu bizim inancımız, özgürlüğümüz” demiyor. Ya da Atatürk, “ben halkın değerleriyle uzlaşayım, halk başka türlü beni anlamaz, beni desteklemez” demiyor. Daha ilk günden itibaren Osmanlı’nın, gericiliğin, esaretin, çağ dışılığın simgesi olan ne varsa atılıyor ve Türk milleti de hepsini kolaylıkla benimsiyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bu hızlı dönüşüm, Kurtuluş Savaşı mücadelesinin bir sonucu elbette. Atatürk, emperyalizmin köle bir toplum yaratmaya çalıştığının farkındadır ve o köleliği ortadan kaldıracak şeyin yalnızca askeri zafer olmadığını bilmektedir. İşgal, her alanda işgaldi. Topraklarımız kuşatılıyorken, bir millet ve o milletin kadınları da kuşatma altına alınıyordu. Ve o kadınlar bu kuşatmayı reddetti. Kurtuluş savaşında mermi taşıyan kadınlar, bebeği yerine taşıdığı mermiyi yağmurdan korumaya çalışan fedakar anneler, yeri geldiğinde cephede savaşan kahraman kadınlar sadece birkaç örnekten ibaret değil. Öküzü hastalanınca kağnıya kendini koşan Elifler sadece şiir kahramanı da değil. Kurtuluş Savaşı kadınların buna benzer yüzlerce öyküsüyle yazılmış bir tarih. Bu bir gerçeklik, çünkü Türk kadını tarihin hiçbir döneminde sinmiş, kenara çekilmiş bir tavır sergilememiş. Orta Asya’da Hakan, orduların başına geçtiğinde devleti yöneten bir kadın Türk kadını. At binen, kılıç kuşanan, ava çıkan bir kadın… Genlerindeki bu özellik nedeniyle belki Kurtuluş Savaşı’nda da, sonrasında da susan bir kadın olmamış. Hatta mitinglerdeki konuşmalarıyla erkekleri de galeyana getiren, işgale karşı direnişi örgütleyen de yine kadın… Türban propagandası kadınlara yaptırılıyor Ancak bugün esaretin propagandasını yapan, kendini ve hemcinslerini kafesin ardına yeniden gizlemeye çalışan da yine kadın ne yazık ki. Evet AKP, kendisine siyasi simge olarak türbanı seçiyorken çok tutarlı hareket etti ve iktidara ilk geldiği günden bugüne kadar türbanı hayatın her alanına sokarak Türk toplumunun bir gerçeği imişçesine kabul ettirdi. Ancak bunda en büyük pay yine kadınların. AKP’nin ve hatta Saadet Partisi’nin kadın kollarına bakalım. Tüm mitinglerde, kongrelerde yine en önde onlar var. Tüm protesto gösterilerinde en çok onların sesi çıkıyor. Türban, artık ellerinde bir sancak haline gelmiş ve “inanç” sömürüsüyle, türlü türlü yöntemlerle her geçen gün daha fazla kadının başına geçiriliyor özgürlük adına. Bu cehaletle ya da bilgisizlikle açıklanacak türden bir şey değil. Üniversiteli türbanlılar en büyük provokasyonların başındalar. Üniversite mezunu köşe yazarları, modacılar, avukatlar, her gün sayfa sayfa açıklamaları, röportajlarıyla örtünmenin propagandasını yapıyor. Hem de bunu sadece şeriatçı medya aracılığı ile değil. Bugün AKP’yi faşist olmakla suçlayan Doğan medyanın sağcı, solcu, ortadaki tüm gazetelerinden, televizyon kanallarından yapılıyor. Eğlence programlarında, haber programlarında, dizilerde, artık daha fazla türbanlı kadın, daha fazla türban propagandası var. Bir dönem laikliğin teminatı olduğunu ilan eden CHP’nin kadın milletvekilleri sesini çıkarmadığı gibi “halkın değerleriyle uzlaşmaktan” bahsediyor, çarşaflı kadınlara altı oku uygun görmeye, daha doğrusu çarşafı normal görmeye başlıyor. Türban propagandası kısacası başını almış yürüyor ve kimse artık sesini çıkaramıyor. Örgütlenmenin başındakiler yine kadınlar. Bunun çok açık bir sebebi var. Türk milleti ve Türk kadının öndersiz, yönsüz, başsız kalmış durumda. Kurtuluş Savaşı’nda kadın mücadelenin içinde çünkü başında Atatürk gibi bir önder var. Cumhuriyet döneminde ise tüm devrim kanunlarının destekçisi. Çünkü Atatürk’ün yanında bu kez Sabiha Gökçen gibi çağdaş kızları, Afet İnan, gibi öncü aydınlar var, örnek kadınlar var. Bugünse kadın türban savunusunun içinde çünkü başında Recep Tayyip gibi biri var. Kolunda türbanlı karısı, etrafında türbanlı kızlarıyla ona tabi bir kadın sürüsü var. Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde AİHM’e başvurarak Türkiye’ye türban davası açmış bir Hayrünnisa var. Sadece o da değil. Türbanı savunan bir Nur Serter var, sesini çıkarmayan bir sürü CHP’li kadın vekil var. Ha birde Rahşan Ecevit var, Fethullah’la el sıkışan ilk kadın olmanın gururunu yaşayan. Türk kadının önündeki örnekler bunlar. Eskiden ilk kadın doktorumuz, hakimimiz, pilotumuz, tiyatrocumuzla gurur duyarken, şimdi birileri ilk türbanı üniversitede takan, ilk Meclis’te türbanla yemin eden, ilk Çankaya’ya çıkan, ilk askerin elini sıkan, ilk çarşaf giyen dizi yıldızı kadınlarla gurur duyuyor. 8 Martları en buruk yapan şey belki de bu Türk Kadını yeniden Devrim Kanunlarının peşine düşmek zorunda. Çünkü bu esaret sadece kadının başına geçirilen türbandan ibaret değil. Türbanla başlayan gericilik, yeniden işgal ordularını, yeniden emperyalizmi getiriyor. Daha fazla türbanlı kadının sonucu AKP iktidarıyla birlikte daha fazla bağımlılık, daha fazla bölünme, daha fazla dış borç, daha fazla yoksulluk, daha fazla ekonomik kriz anlamına geliyor. En başından beri de böyle oldu. Türkiye bağımsız kaldığı müddetçe kadınları da bağımsızdı. Ve de tam tersi, kadınlar kendi kafasıyla düşünüp hareket eder hale geldikçe emperyalizme karşı direndi. Bugün görev, Atatürkçü Türk kadınına düşüyor. Bu devrimler öyle iddia ettikleri gibi tepeden falan inmedi. Atatürk’ün 1923 yılında verdiği şu demecini bir kez daha hatırlayalım: “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.” Kadını çağdaşlaştıran, bu mücadele ruhu ve devrimci bilinçti. Bugün bu kadar tarihine düşman eden, tarihinden uzaklaştıran şeyse mücadelenin artık başkalarının eline geçmiş olması, sadece kadının değil toplumun devrimciliğe sırtını dönmüş olmasıdır. Çağdaş Türk kadınını maruz kaldığı bu esaretten, Türkiye’yi maruz kaldığı bu gericilikten kurtarmanın tek yolu kadının yeniden mücadelenin başına geçmesiyle mümkündür. Yeni Sabiha Gökçen’ler, Afet İnan’lar, Satı Hanım’lar, Keriman Halis’ler için önce yeni Kara Fatma’lara, Ayşe Çavuş’lara, Şerife Bacı’lara ihtiyacımız var.
|