Hüseyin Adıgüzel |
Yerel seçimler yaklaşırken Yok birbirlerinden farkları Yerel seçimler yaklaştı. Meydanlar renklenmeye, yeteri kadar olmasa da yolsuzluklar, hırsızlıklar, yetimin parasını iç etmeler su yüzü görmeye başladı. Başbakan başta olmak üzere bakanların büyük bir kısmı yönetimi bürokrasiye bırakarak seçim yollarına düştü. Nasıl olsa, gül gibi geçinip gidiyoruz, hiç kimsenin derdi, sıkıntısı yok, sırtı pek, karnı tok değil mi? Beyler geçim derdinde değil, seçim derdine düştüler. Ama, birkaç gün önce başbakan yardımcısı Hayati Yazıcı, basın toplantısında “milletin derdi geçim, seçim umurunda değil” demişti. Şimdi, derdi seçim olanları, milleti geçim derdiyle ilgilenmeyenleri açık olarak görüyoruz. Yaklaşan yerel seçimler, kapitalist sömürü düzeninin parlak yaldızlarının dökülmesini, kirli, lekeli, pisliklerle dolu yüzünü ortaya çıkarması bakımından da önem kazanmaya başladı. Meydanlar, birbirlerinin yolsuzluklarını, hırsızlıklarını, suistimallerini açıklayan, bir biri arkasına bombalar patlatan hatiplerle dolup taşıyoİktidarın ayyuka çıkan yolsuzluk iddialarına, muhalefet de eklendi. Bir o, bir bu, ha Ali Veli, ha Veli Ali… Tencere dibin kara, seninki benden kara Hiç mi temiz politikacımız yok Allah aşkına ? Başbakan işi gücü bırakmış, meydan meydan dolaşıyor. Bir meydan da Deniz Baykal’ın avukatlık yetkisini kaldırmaktan söz ediyor, başka bir meydan da avazı çıktığı kadar bağırarak “Nerede 1.5 trilyon? Ne oldu bu paralar?” diye soruyor. “Bizim yolsuzluklarımızı söyleyeceğine önce sen hesabını ver” diyor. Baykal ise, bu soruyu duymazdan geliyor “dosya, dosya dediniz, al, işte dosya!” diyor, Deniz Fenerini, Gökçek’i, Dişli’yi hatırlatıyor. İstanbul, Gaziantep, Bursa büyük şehir belediyelerindeki yolsuzluklar açıklanıyor, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi başkanının yeğeninin eşine aktarılan milyon dolarlardan söz ediliyor. Anlamıyorum, bunlar seçim meydanlarında söylenmesi gereken sözler mi? Yoksa yolsuzlukları araştırma savcısına verilen ifadeler mi? Her ikisi de olabilir diyorsunuz değil mi? Olmaması gerekir, ama oluyor, çünkü siyaset arenası temiz değil… Neresinden bakarsanız bakınız, kirli bir siyasetin tam ortasındayız. Siyasi yapının iler tutar bir yeri kalmamış. Sanki, insanlar yolsuzluk, hırsızlık nasıl yapılır kurslarını siyasete girerek alıyorlar. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal, hangisine güveneceksiniz? “Benimse hırsız da olsa iyidir” diyeninden tutun da, “çalıyor ama, Allah’ı var, adam çalışıyor” diyenine kadar toplumun neredeyse tamamı, hırsızlıktan, yolsuzluktan, suistimallerden söz ediyor, hatta şikayet ediyor, ama, durumun düzelmesi için gereğini yapmaya yanaşmıyor. Neden? Çünkü, korkuyor, gelenin, gideni aratacağından korkuyor. Daha açık bir şekilde söyleyelim; milletin siyasilere hiç güveni kalmamış! Güvenilen kurumlar içerisinde siyasiler % 3.2 ile listenin en altındalar. Yangın bacayı sarmış, ne bacası, evi sarmış, cayır cayır yanıyoruz. Yüz binler insan işinden, aşından oluyor, fabrikalar bir biri arkasına kepenkleri indiriyor. Milyonlarca insan ekmek derdine düşmüş, karın tokluğuna çalışacak iş arıyor, esnaf siftah yapmadan dükkanını kapatıyor, çiftçi ürününü toplayamıyor, memur açlık sınırında sürünüyor, işçi ne zaman işten çıkarılacağını düşünüyor, ama hükümet seçim derdinde meydan meydan dolaşıyor… Ekonomik krize karşı bir önlem yok! İşsizliğe karşı bir önlem, yok! Varsa yoksa Doğan Medya ve Deniz Baykal… Muhefette ise varsa yoksa, Deniz Feneri, Şaban Dişli, Zahid Akman, Melih Gökçek, Kadir Tobbaş… Başbakan, sorunların çözülmesini istemiyor Bütün bunlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar, soygunlar; önlemsizlikler; siyasilerin tümünün, ülke için yapabilecekleri hiçbir şeylerinin olmadığının, boğazlarına kadar battıkları yolsuzluk denizinde boğulduklarının en açık göstergesidir. Eğer bu böyle olmasaydı, millete sorunlarını çözeceğini vaat ederek iktidar olan Başbakan, yüklendiği görevin anlamını bilmeden meydanlarda bağıra çağıra konuşmazdı. Eğer, görevinin ne olduğunu bilseydi, muhalefete “ekonomik krize karşı bir çözüm öneriniz varsa, çıkın söyleyin, uygulamazsam siyaseti bırakırım!” diye konuşmazdı. Başbakan icranın, yani yaptırımların başındaki kişidir. Planı ve programı ile oraya gelmiştir, yanında bir sürü danışmanı var. Eğer, sen bu olanaklarla bir çözüm bulamıyorsan, “Sen orada neden oturuyorsun?” diye adama sorarlar. Aslında, bu sözler bir manevranın ortay konulacağının işaretleri olarak kabul edilmelidir. Çünkü; bu sözler, başbakanın krizi önlemeye yönelik hiçbir çalışmasının olmadığının, çözüm için hiçbir fikrinin bulunmadığının ifadesinden başka bir şey değildir. Bir başbakan asla böyle konuşmaz, konuşsa bile, bunları meydanlara taşımaz. Bu ifade Başbakanın aczinin ifadesidir. Bu yüzden, bu bir manevradır, bir oyundur diye düşünüyorum. Bu ifadeleri kullanmasının bence iki gerçek nedeni şunlardır: Birincisi; krizi gerçekten önlemek istemiyor. Halkı sadece aşını düşünür hale getirmek istiyor. Böylece, insanların politize olmalarını önlemeye çalışıyor. Bu bir yöntemdir ve ünlü diktatörler tarafından sıkça uygulanmıştır. General Franko’nun, maaşlara zam yapmayı öneren Maliye Bakanına “Hayır olmaz. Bu kadar yeter. İnsanlar ekmek derdinde olsunlar ki, siyasetle uğraşacak zaman bulamasınlar” dediği anlatılır. İkincisi; çözüm için hiçbir şey yapılamayacağına inandığı için, çözümsüzlüğe muhalefeti de ortak etmek istiyor. Yarın bir olumsuzlukla karşılaşıldığı zaman, ki kesinlikle böyle olacaktır, “bakın muhalefetin önerilerini de uygulamaya koyduk, ama bir sonuç alamadık. Yani, krizin nedeni biz değiliz” diyecek. Ama bana göre “sorunun çözülmesini istemiyor.” Çünkü bunun, düşlediği Kürt-İslam faşizmine gidebileceği bir yol olduğuna inanıyor. Buradan şöyle bir sonuca da gidebiliriz; Başbakan Türkiye’nin sorunlarının çözümsüz olduğuna inanıyor, olabilir. Sorunların çözümü için dışa ihtiyaolduğunu düşünebilir. Olaya bu açıdan bakarsak, çözüme yönelik diyerek ülkeyi daha bağımlı hale getirecek ama kendi iktidarını sağlama alacak, Batılı ülkelerle yeni iş birliği, stratejik ortaklık, eş başkanlık gibi bir şey düşünüyor olabilir. Belki, böyle bir şeye hazırlık yapıyor, alt yapısını hazırlıyordur. Bu olasılığı asla gözden ırak tutmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü; kriz ülkeyi kasıp kavuruyor, son üç ay içinde yüz yirmi bin iş yeri kapanmış, 940 bin insan işin kaybetmiş, büyük fabrikalar teker teker kapanıyor ve hükümet hiçbir önlem almıyor. Her şeyi oluruna bırakmış, seçim meydanlarında cirit atıyor. Aşağı yukarı tüm AB ülkeleri, ABD, Japonya, Rusya, Çin, Kore, Kanada gibi dev ekonomiler önlem üstüne önlem alırlarken bizim hükümetin vurdum duymazlığını başka türlü nasıl açıklayabilirsiniz? Suçlu olan insanlar değil sistem Bugünlerde meydanlardan daha mutlusu, daha renklisi yok… Meydanlar, her geçen gün biraz daha şenleniyor, renkleniyor ve hırsızlıkları, yolszlukları su yüzüne çıkarıyor. Seçime daha bir ay var. Görün bakın, bu meydanlar daha bize neler göstercek. Dudaklarınız uçuklayacak “ Vay anasını be! Bu kadar da olur mu?” diyeceğiniz nelerle karşılaşacaksınız. Bu ortaya çıkanlar aybesrgin görünen yüzü… Diplerde kim bilir, daha neler var neler ? Şöyle bir siyasi areneya göz gezdirin, ya da bakın; kim iktidar olursa çalıyor, yandaşlarını zengin ediyor, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yediriyor, ama muhalefette boş durmuyor, linin erdiği yerde o da soygunlara ortak oluyor, yandaşlarını zengin etmenin yollarını arıyor. İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor; bizim hiç dürüst politikacımız yok mu? Vardır elbette, ama onların bu soygun sisteminde seslerinin çıkması pek mümkün değil. Kapitalist sömürü sisteminin doğası bu. Dürüst, halkını düşünen insan yaşayamaz. yaşamak istiyorsa, görmeyecek, duymayacak, konuşmayacak. Durum böyle olunca da, sistem içerisinde dürüst insanın olması da bir şey etmez. Yani bu sistemin içerisine dürüst olarak girip temiz olarak çıkan kimsenin olduğunu düşünmüyorum. “Kır atın yanında olan, ya huyundan, ya suyundan…” demiş atalarımız. Sorun insanlar da değil, sorun sistemde. Sistem acımasız çarkları içerisinde kendinden olmayanı eziyor, öğütüyor ve kendine benzetiyor. Yani aslında suçlu olanlar insanlar değil, suçlu olan sistem ve onu işletenler!... Çözüm Ulusal Sol iktidarda Peki bu böyle sürüp gidecek mi? Evet, hiç olmazsa bir müddet daha öyle görünüyor. Peki bu sistemden bir kurtuluş var mı? Elbette var. Atatürkçü, tam bağımsızlıkçı, kendi ulusal gücüne ve değerlerine inanan ve güvenen, anti emperyalist kadroların oluşturacağı bir siyasi partinin iktidar olması, tek çözüm, tek kurtuluş yolu… Başka bir yol yok. Millet kendine inanacak, güvenecek ve iktidarı kendisi tekrar geri alacak. Atatürk döneminden bu yana, iktidar hep kendilerine sağ diyen partilerin elinde oldu. Bu iktidarların Türkiye’yi getirdiği noka ortada. Bu tablo korkunç… Ulusal sol bir iktidar olmadığı müddetçe bu tablo daha da bozularak sürecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalı… Her gelen, içinde yetiştiği sistemin gereklerini yerine getiriyor. Soyunu sopunu, yetmiyor, yedi sülalesini, yandaşlarını, partililerini zengin etmeden iktidardan gitmiyor. Bu altmış yıldır böyle! Millete bir bakın! Oy verecek siyasi parti bulamıyor. “ Hangisi çalmıyor ki”, “ al birini vur ötekine” gibi yakınmaları çok işitmemizin eni, sistemden kaynaklanmaktadır. Çünkü, şu anda siyasi arenada boy gösteren siyasi partilerin birbirlerinden farkı olmadığının kanıtı, vatandaşlarımızın söyledikleridir. Bunların hepsi, ayni sistemin partileridir. Bunlara umut diye sarılanların yıllar boyu hüsrana uğramalarının nedeni de budur. Bunların getirecekleri tek yeni şey: Yeni zenginler olacaktır. TÜRKSOLU, yıllardır bu gerçeğe işaret etmekte ve kurtuluş yolunun bir Ulusal Sol iktidar olduğunu yazmakta anlatmaktaır. Uzun yıllara dayalı, fedakarca çalışmaların sonucunda, TÜRKSOLU, Ulusal Sol ideolojide bir siyasi parti aşamasına gelmiştir. Bu partiye verilecek halk desteği, Türkiye’nin kurtuluşuna yeşil ışık yakmak olacaktır. Kapitalist sömürü sisteminin sona ermesi sadece ve sadece bu partinin iktidar olmasına bağlıdır. Türkiye, içinde boğulmak üzere olduğu, bu kapitalist sömürü düzeninden kurtulmak zorundadır. Buna mecburdur. Yoksa, gelecek günler, kesinlikle bu günleri aratacaktır. Bu yüzden vatanı seven, milletini seven, sömürüye, kapitalizme, emperyalizme karşı olan, tam bağımsız yaşamayı düşleyen herkesin, elini taşın altına koyması gerekir. Kimi çalışarak kimi yazarak kimi parasal destek sağlayarak (gazeteye abone olup kitaplarımızı satın alarak) elini taşın altına koyabilir. Bu işbirliği, inancı güçlendirir, başarma duygusunu yükseltir, karamsarlığı, yılgınlığı, korkuyu yok eder ve başarıyı getirir. Bu yüzden gazetemizi okumakla kalmayın, üç-beş kişiye de okutun, abone bulun ve mücadeleye katılın. Bu mücadele kişisel değil, toplumsaldır. Bu mücadele hırsızlıklara, yolsuzluklara, halkın soyulmasına karşıdır. Türkiye’nin emperyalizmin kollarından kurtarılması mücadelesidir. Tam bağımsız Türkiye’nin, mutlu ve refah içindeki milletin kurulması mücadelesidir. Velhasıl sizlerin, bizlerin, hepimizin mücadelesidir! Ulusal Sol iktidar için ileri!..
|