Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Doğu Sorunu, Türk imparatorluğunun paylaşılması sorunudur 19. yüzyılda Doğu Sorunu olarak ortaya konulan proje, Türk imparotorluğunun parçalanması konusunda pastadan büyük pay alma sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Bu sorun esas olarak Marks’ın da belirtiği gibi Türkiye sorunudur. Geçen yazımızda da vurguladığımız gibi Türkiye sorunu ve Türkiye, batılı kaynakların bizim Osmanlı dediğimiz onların Türk imparatorluğu dediği Türk devletinin ismidir. Yani Türkiye, günümüzde söylendiği gibi “İslâmi Osmanlıya” karşı batılıların oluşturduğu “lâik Türkiye” olgusu değildir. Selçuklu Türkiyesi, Osmanlı Türkiyesi ve Türkiye Cumhuriyeti Türkiyesi gibi isimlerle devam eden kesintisiz bir Türk devletinin alanıdır. Ne yazık ki, bu Türk devletinin alanı sürekli emperyalist batılı merkez devletlerin paylaşacağı bir pasta olarak görülerek, Türkiye’den kopardıkları alanlarla gidilen küçülen bir Türkiye’dir. İran ve Rum Selçukluları dediğimiz Büyük Selçukluların coğrafyasında Osmanlı Türkiyesi, Anadolu Avrupa ve Afrika’da yer alırken, doğuda İran bölgesi Türkiye bütününden koparılarak ayrılmıştır. Bunu ayrı bir yazıda ele alacağız. Konumuza dönersek, geçen yazımızda da Marks’ın Doğu Sorunu isimli makalelerini okuğumuzda giriş yazısını kaleme alan Engels, Türkiye’yi Avrupa Türkiyesi, Afrika ve Mısır alanını kapsayan Güney Akdeniz Türkiyesi ve Türklerin kaynağının oluştuğu Önasya Türkiyesi olarak tanımlamaktadır. Ve bu Türkiye’yi yöneten devletin Türk İmparatorluğu olarak Engels tarafından tanımlanması olgunun, yani Türkiye’nin, 3 kıtadaki varlığının genel kabul görmüş olmasıdır. Keza Braudel gerek “Akdeniz” isimli kitabında gerekse “Maddi Uygarlık” adlı kitabında bu Türk İmparatorluğu olgusunu vurgulamaktadır. Dogu Sorunu’nun hedefi Avrupa Türkiyesi Bugün için Yunan devleti tarafından Batı Trakya Türkleri Müslüman olarak kabul edilmekte ve Türk kimliği reddedilerek yok sayılmaya çalışılmaktadır. Keza aynı şekilde geçmişteki Bulgar hükümetinin Türklerin isimlerini değiştirerek Bulgarlaştırma kampanyaları düzenlemeleri, Müslüman azınlık deyiminin Türk anlamına geldiği, bu nedenle Müslümanlığa karşı da bir kampanya yürüttükleri görülmüştür. Aynı şekilde eski Yugoslavya’da Boşnaklar, Makedonlar olarak farklılaştırarak Türk kimlikleri yok edilmeye çalışılmıştır. Braudel’in “Akdeniz”inin ikinci cildinde kuzeyde Eflak-Boğdan’dan güneyde Mora’ya; batıda Sırbistan ve Bosna-Hersek’e kadar uzanan bölgede etnik olarak Yörük göçlerinin ve Altınordu’dan gelen Tatar göçlerinin bu bölgeleri demografik olarak mutlak suretle Türkleştirdiğini görmekteyiz. Engels Avrupa Türkiyesi olarak 1850 yılında yaptığı taraflı çalışmasında Türk nüfusunun 1,5 milyon olduğu, 10 milyonluk nüfus içinde Türklerin bu bölgede statü olarak egemen olduğu, askeri ve yönetici sınıf statüsüyle egemen olduğunu vurgulamaktadır. Sınıf olarak ise köylü, ırgat, amele, asker, feodal bey gibi katmanlardan oluştuğunu ve Türk olmanın ayrıcalığıyla bu bölgeyi yönettiğini üzülerek vurgular. Bu bölgede Yunanlıların Helenizminin etnik temeli olmadığını günümüzde (1850’de) Helenlerin gerçekte Helenleştirilmiş Slavlar olduğunun altını çizmektedir. Diğer taraftan Müslümanlaşmış Slavlar Türkleşerek Boşnaklaşmıştır Engels’e göre. Ve Avrupa Türkiyesi problemi, Türkiye’nin parçalanması ve küçültülmesindeki ana hedef olarak Doğu Sorununun merkezine yerleşmektedir. Türkiye Türklerin ana vatanıdır Bu dönemde Türkiye, Türklerin kaynaklandığı ana vatanı olarak kabul edilmektedir. Ve bu nedenle de günümüzde olduğu gibi Türkiyelilik gibi bir kavram üretilmemiştir. Halil İnalcık Anadolu Türkiyesi’nin etnik yapısını demografik yapısını inceleyen kitaplarında, Anadolu Türkiyesi’nin esas nüfusunun % 90’a yakının Türkmenlerden oluştuğunun ve Ermenilerin şehirlerde etkisi olmayan bir azınlık olduğunu vurgulamaktadır. Keza aynı olguyu Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik tarihini yazan Mustafa Akdağ da vurgulamaktadır. Engels de bu gerçeği görerek Türk imparatorluğunun parçalanmasında Asya Türkiyesi’nin gündemde olmayışının altını çizer. Buna karşılık Afrika ve Mısır Türkiyesi’nin artık İngilizlerin olduğunu vurgulamaktadır. Avrasyacıların Rusya’yla işbirliği ile Atlantik dünyasının önünü kesme projesine tarihsel bir perspektifle baktığımızda, Doğu Sorunu’nun temelinde Rusya’nın boğaz yollarıyla ihracat yapabilecek ticari kanallara sahip olmak için yürüteceği bir projenin İngilizler ve Fransızlar tarafından engellenme mücadelesi olduğu görülecektir. Rusya, “Konstantinapol” merkezli bir Helen İmpatorluğu kurarak bu Ortodoks imparatorluğun Rusya’nın bağlaşıklığı olarak, Bizans İmparatorluğu olarak, inşasını planlamaktadır. Engels’in belirttiği şekilde Güney Slavları da kapsayan ama merkezinde Ortodoks Helenliği alan bir rüya, Bizans ismiyle Ruslar tarafından hayata geçirilme çabası, Doğu Sorunu’nun temelini oluşturmuştur. Avrupa Türkiyesi’nde Türk etkisi Avrupa Türkiyesi’nde Karamanlı Yörüklerin ve Osmanlı ordusunun Bektaşi askerlerinin yayılımı o kadar geniş olmuştur ki ve o kadar etkili olmuştur ki, bugün Avrupa’daki Evlad-ı Fatihan dediğimiz Türkler azınlık değil çoğunluktur. Bu çoğunluk Türk İmparatorluğu döneminde Türk kimliğiyle kendini ifade ederken, ideolojik aygıtlar kullanılarak ve Türk kimliği dışlanarak farklı Balkan etnikleri oluşturulmuştur. Boşnakların Sırp kökenli olma iddiası, Arnavutların Türk olmadığı iddiası, Makedonların Türk olmadığı iddiası bu dönemdeki yani Türk İmparatorluğu dönemindeki egemen Türklerin bu bölgenin yerel dillerinde konuşmasıyla bu dilleri konuşmuş olması, onların Türk olmadığı iddiasına hiçbir destek vermemektedir. Keza bu iddia Mustafa Kemal’in de mavi gözlü ve sarışın olmasından Türk olamayacağı gibi iddialar, Türklük karşıtı sağ, sol ve İslamcı cephelerin ortak paydalarıdır. Ama gerçekteki olgu ise Avrupalı ve Rus emperyalistlerin ideolojik aygıtları ile şartlanmış beyinlerinin ideolojilerine göre tarihi gerçeği çarptırmalarıdır. Keza Ege’deki Rum nüfus, 18. yüzyılda Ege bölgesinin dünya sistemine tarımsal üretim ile entegre olması bütünleşmesi sürecinde tarım işçileri olarak Mora’dan ve Adalardan göçen Rumlardan oluşmaktadır. Tarihi gerçekler göz ardı edilerek, Ege’deki Rumların Lidyalıların, Frigyalıların torunları olmaları gibi komik bir tarih yazımı sözkonusudur. Bizans’ın kökeni Bu yazımın en tipik örneği Bizans tarih yazımıdır. Bizans tarih yazımı Rusların Helen devletini kurarak kendine bağlı Ortodoks devlet oluşturma pratiğinin ürünüdür. Bizans deyimi 19. yüzyılda ortaya atılmış bir kavramdır. Ama Fener’e gittiğimizde Patrikliğe baktığımızda Roma Patrikhanesini görürüz. Keza Anna Komeneko yazdığı anılarında Türklerin Asyaya giriş dönemini kaydeden Romen Diyojen dönemindeki tarihi kaynakları anlatan bu yazıda açıklıkla vurguladığı gibi kendileri için “bizler Romalıyız” der. Ve bu Romalılık Fatih’in İstanbul’u alışına kadar Roma imparatorluğunun başkenti olan Konstantin’le simgelenir. Diğer taraftan ise Anadolu’yu fetheden Türkmenler, Orta Asyalı ve İranlı kardeşleri tarafından Rum Selçukluları Devleti olarak isimlendirilir. Ve Fatih II. Mehmet’in de diğer bir ünvanı Konstantin’i fethederek İstanbul’a yerleşmesi sonrası Roma imparatorudur; ama Osmanlı değildir. Romalılığın reddi Rumluğun reddi yerine Helenliği koyma çabası tarihsel antik dönemde İstanbul’daki Bizanstun semti yazarın keyfine göre alınarak Bizans imparatorluğu kavramı 19. yüzyılda üretilmiştir. Benzer durum Osmanlı için de geçerlidir. Osmanlı Türk askerleri hiçbir zaman Osmanlı olarak 20. yüzyıldan önce anılmaz. Tersine Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e kadar olan bölgede Rumi savaşçılar diye anılır. Bu da etnik olarak artık Doğu Roma’nın Rumluğu yerine Türk imparatorluğunun Doğu Roma’ya egemen olan Türk imparatorluğunun Türklüğü yer almaktadır. Rumluk, Romalıların Önasya’yı fethiyle burayı etnik olarak Rumlaştırmasıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla ne Frigyalı ne Antik Yunanlı bir etni Roma döneminde kalmamıştır. Tersine tüm bu etniler Ortodoks Rumlaşmıştır. Karadeniz kıyısındaki Kafkasyalı etniler de Ortodoksluğa girerek Romalı denilen Rumluğa geçmiştir. Bu gerçek, entilerin 1000 yılda gelişip yaşlanıp öldükleri bir yaşam süreci olduğunu gösterir. Bu anlamda Yunanlının kalmadığı Romalının olduğu Önasya’da genç etnos olarak Türkler gelişmeye başlamıştır. Bu tarihsel gelişimi göz ardı ettiğimizde Doğu Sorunu’nu anlamakta güçlük çekeriz. Neden Türk düşmanı olan Engels bizim Osmanlı dediğimiz günümüzdeki devlete Türk İmparatorluğu demektedir? Ve neden Türkiye olarak Avrupa’yı, Afrika’yı ve Önasya’yı saymaktadır. Bu tarihsel perspektiften uzak olduğumuzda, Engels’in ve Marks’ın tarihi çarpıtan bir Türk dostu olduğunu sanırız. Avrupa’nın Türkleşmesi ve Türklerin dünya ekonomik sisteminin merkezi olması Neden İngiliz belgelerinde parçalanacak imparatorluğun Türk imparatorluğu olarak geçtiğini anlayamayız. Neden Venedik ve Ceneviz tarihini Akdeniz tarihi olarak abartan ve yücelten Braudel’in Türk imparatoru değimini kullandığını kavrayamayız. Çünkü 1450’den sonra Türkiye ve İstanbul dünya ekonomik sisteminin merkezi olmuştur. Bu merkezi rol, dünya sisteminin Atlantik’e geçerek Hollanda sisteminin başladığı 18. yüzyıla kadar sürmüştür. Ve Osmanlı denilen bölge Doğu Roma coğrafyasında egemen olan Türk devletinin ismi Türk İmparatorluğu ve buradaki genç etnos da Türkleşmedir. Engels’in vurguladığı genç etnos Slavlar değildir. Engels Slavları Polonyalılar, Yugoslavlar, Bulgarlar olarak Rusya’nın yanında gelişen yeni etnos olarak tanımlamaktadır. Oysa ki, bu olgu gerçek bir olgu olmayıp Slav etnosu Tatarların bütün Avrupa’nın Rusya kesimini fethetmesiyle sona ermiştir. Ve Türkler, Osmanlı döneminde Avrupa’yı Türkleştirmeden evvel Altınordu Tatarları Eflak-Boğdan, Tuna, Bulgaristan’ı Türkleştirmiştir. Yani Kıpçak Türkleri Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Moldavya’da etnik olarak ve yönetici olarak egemenleştiği 13. yüzyılda ve takip eden dönemde, 14. yüzyılda, Türkiye Türklerinin, yani Selçuklu ve Osmanlı yönetimindeki Türkmenlerin, Avrupa Türkiyesi’ne yoğun akınlarını görmekteyiz. Ve bu akımlar sonucu Avrupa Türkiyesi genç etnos olarak Türkleşmiştir. Slavlık, Rumluk gibi yerini Türklüğe Türk etnosunun gelişimine bırakmıştır. Türkiye’nin paylaşılması için üretilen projeler Etnojenetik gelişim Türklük doğrultusunda olduğu halde Avrupa Türkiyesi’nin Türksüzleştirilerek Türk imparatorluğundan koparılması projesi, Ruslar, İngilizler ve Fransızlar arasındaki savaşların ve sürtüşmelerin sebebi olarak Doğu Sorunu ismiyle tarihe geçmiştir. Doğu Sorunu’nun İngilizlerin Türklerin yanında yer alması ve Ruslara karşı çıkışı, Kırım savaşıyla tanımlanan bir dönem olmasına karşılık, bu İngilizlerin etnik olarak varolmayan bir Yunanlılığı yaratma ve bunu Türk imparatorluğundan koparma projesinin de başlangıcıdır. Bu doğu projesinde İngilizlerle Fener Patriği arasında Arnold Tonybee’nin tanımladığı bir strateji farklılığı vardır. Bu stratejiye göre Fener Patriği daha bütünleyici bir stratejiyle Türk İmparatorluğunun yıkılarak bu coğrafyada Rum imparatorluğunun diriltilmesi için çabalar. Teokratik bir yaklaşım ile ulusal devletlerin oluşturularak Roma’nın parçalanmasına karşı çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle Türk İmparatorluğu, 1500’lü yıllardan 1900’lü yıllara giden süreçten sonra yerini Yeni Roma’ya bırakacaktır hayali Fener Patriği’nin stratejisini oluşturur. Oysa İngilizler Mora’da bir Yunan devleti yaratma hayaliyle Yunan uygarlığını göklere çıkaran bir projeyi hayata geçirmekte kararlıdırlar. Buna göre etnik olarak kalmayan Yunanlılığı, Slavları Helenleştirerek bir Pan-Helenik Yunanistan oluşturma projesi, İngilizlerin projesidir. Dikkat edilirse burada İngilizlerin projesi, sürekli büyüyen bir Yunanistan, sürekli savaş kaybeden ama sürekli büyüyen bir Yunanistan olgusu, 19. yüzyılın rasyonel olmayan bir Yunan devleti genişlemesinin tarihidir. Bu Yunanlıların Türkiye’yi fethederek Helen devletini kurma projesi İngilizlerin projesidir. Türk devrimini yok sayan ve onu küçümseyen anlayışlar Türk devriminin antiemperyalist olmadığı yalnızca Yunanla bir yerel savaş olduğu gibi tarihsel perspektiften uzak, art niyetli bir yorum önümüze gelmektedir. Doğu Sorunu’nda emperyalistler arası çelişki Oysa büyüyen Yunanistan stratejisi İngilizlerin stratejisi olarak karşımızdadır. Rusların stratejisi ise Ortodoks teokrasiyle, Rusyayla bütünleşmiş bir Roma oluşturma projesidir. İngilizlerinki ise bir Yunan uygarlığı efsanesi yaratarak Yunan ulusu, Yunan ulus devleti oluşturma projesidir. Bu iki projenin de ortak düşmanı Müslümanlardır. Aslında bu dönemdeki Müslümanlık deyimi artık Türkler anlamındadır. Bu denklemde Bulgaristan’ın ve Yugoslavya’nın Rusya yönetiminde gelişimi Slav ulusal devleti karşısında Yunan ulusal devleti yaratma projesi, Ruslarla İngilizlerin ulus devletleri yaratma konusundaki farklılıkları, gerçekte bölgedeki egemenliğini pekiştirme projesidir. Bunun ilginç yanı İngilizlerin 15. yüzyılda Ruslarla birlikte Altınordu devletini yıkarken gördüğü işlevdir. Rusya bu dönemde tabi olduğu Altınordu Tatar Türk devletinden kopabilmek için İngiliz emperyalizminin askeri ve ekonomik yayılması doğrultusunda bir işlev görmüşlerdir. Burada yayılan gerçekte İngiliz Çar isimli İvan’ın isminden anlaşılacağı gibi İngiliz emperyalizminin yayılmasıdır. Deli Petro sonrası ise Almanlarla birlikte bir gelişmeye giren Rusya’nın İngilizlerin Hindistan Türk imparatorluğunu yıkarak Orta Asya’ya doğru ilerlemesi ile birlikte Rusya’yla İngiltere arasında Doğu Sorunu’nun diğer bir yanı ortaya çıkmıştır. Kırım Savaşı’nda ise İngiltere ve Fransa Türklerle birlikte Rus yayılmacılığının güneye yani Karadeniz üzerinden Önasya’ya ve Balkanlara inişini engellemişlerdir. Bu Rusya’nın batıyla hem iç içe olup hem de çıkarlar konusunda savaşmasının ürünü bir politikadır. Bizim açımızdan günümüzdeki Rusya, Amerika ve Türkiye ilişkilerini ele alma açısından altı çizilmesi gereken konu, dünya sistemindeki egemenliğini kaybeden Türk imparatorluğunun modern dünya sisteminde gelişmeye başlayan kapitalist emperyalist merkezlerin günümüzdeki deyimiyle küreselleşmiş dünyanın Türk imparatorluğunu parçalama mücadelesidir. Bu mücadeleye geç olarak katılan Almanlar sanki Türk devletinin dostuymuş görüntüsünde bir Türk-Alman ittifakı kurmuştur. Buradan çıkaracağımız ders nasıl ki Alman emperaylizminin İngilizler, Ruslar ve Fransızlar karşısındak mücadelesini sürdürmek için Türkiye’yle ittifak yapması Türkiye çıkarları açısından olmayacaksa, İngilizlerin ve Fransızların Rusya’ya karşı Türkiye’yle ittifak yapması da Türkiye’nin çıkarına geliştirilmiş bir proje değildir. Daha az bilineni, İngilizlerin Mısır’daki egemenliği sonucu Mısır’ın Türkiye’ye baş kaldırması ve Mısır kuvvetlerinin Anadolu’yu işgale başlaması noktasında Türkiye’ye Rusya’nın yardım ettiğidir. Etnik projeler, emperyalizmin Türklüğe karşı en büyük silahıdır Burada bizim açımızdan öne çıkan olgu, Türk kimliğinin yok edilmesi ve bunun yerine yerel kimliklerin işbirlikçi uluslar olarak ulusal devletler şeklinde ortaya çıkarılması emperyalizmin ortak bir hedefi olmuştur. Daha genel dersek, Selçuklu Türkiyesi ve Osmanlı Türkiyesi de esas olarak ulusal devlettir. Dünya pazarını kontrol eden Türk dünya sistemi ulusal bir devlettir. Ve Türk imparatorluğu ulusal bir devlettir. Bu boyutuyla bakıldığında Türk Dünya sisteminin gerilemesi sürecinde Türkiye’de yaratılan etnik yapılanmalar emperyalizmin Türk dünya sistemine karşı Türk imparatorluğuna karşı mücadelesinin en önemli temelini oluşturmuştur. Bu süreçte kendi aralarında da farklı ulus devlet oluşturma projeleri ikincil çelişkilere sebep olmuştur. Emperyalizm kendi sistemine karşı gelen ulusal devletleri parçalayarak ulus devletin çağı bitmiştir demesine karşılık kendine tâbi daha zayıf işbirlikçi yeni uluslar üretmeye devam etmektedir. En büyük çarpıtma ise ulusal devletin burjuva pazarı için ulusal burjuva pazarı için yaratılan bir alan olduğu ve ulusların kapitalizmle ortaya çıktığı yalanıdır. Oysa uluslar tarihsel süreçlerin ürünüdür ve bu tarihsel süreçlerin ürünü olarak da modern dünya sistemi öncesi, yani Atlantik dünya ticaret sistemi öncesi Türk dünya sistemi 10. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar egemen dünya ticaret merkezini kontrol eden bir sistemdir. Bu boyutuyla eğer uluslaşma dünya sistemi ve pazar alanının elde tutulması mücadelesi ise Türk ulusu Selçuklu’nun İran’ı ve Anadoluyu fethetmesi ve Türkleştirmesiyle başlayan modern bir ulus oluşumu çizgisine girmiş, bu çizgiyi Osmanlı Türk devleti ile Avrupa’ya ve Afrika’ya yaymıştır. Bu anlamda Türk ulusu Türk dünya sisteminin parçalanmasıyla yaratılan Balkan ulusları gibi yapay uluslar olmayıp Marks’ın bahsettiği gibi tarihsel uluslardır ve emperyalist sistemin ihtiyaçları için yarattığı ulusal devlet değildir. Günümüz Türkiyesi de bu anlamda emperyalist merkezlerin saldırısına uğrayan bir ulus devlet konumundadır.
|