02.03.2009/Sayı:226
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Yön
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Kapak

İnan Kahramanoğlu

Kürtçülük, Amerikancılık ve sol

Lenin

Lenin

Wilson

Wilson

Lenin ve Wilson’un aynı döneme denk gelen ulusların kendi kaderini tayin hakkı formülasyonları arasındaki ince fark da buradadır. Ancak bugün solun bırakın Lenin’i, tam da Wilson’u takip ettiği görülmektedir. ABD’nin Kürt hareketinin arkasındaki esas güç olması ve solun ABD’nin desteklediği Kürtçülüğün tam destekçisi olması da bunu göstermektedir. Atlanılmaması gereken önemli bir nokta ise bugün Kürt hareketinin uluslararası tek bir hareket haline geldiğidir.

Demokratikleşme değil, Amerikancı dönüşüm

Ahmet Türk’ün DTP Grubunda yaptığı Kürtçe konuşmanın yaklaşan yerel seçimler öncesinde kızışan DTP-AKP savaşının bir yansıması olduğu pek çok kesim tarafından ifade edildi. Ama bundan da önemlisi bu konuşmanın sağlı sollu düzen partileri tarafından büyük bir iyi niyet ve hüsnü kabulle karşılanmış olmasıdır.

Demek ki Leyla Zana ve DEP’li diğer milletvekillerinin Meclis’te Kürtçe konuştukları için milletvekillikleri düşürülerek tutuklanmalarıdan bu yana önemli bir dönüşüm ve değişim yaşanmıştır Türkiye’de.

MHP lideri Bahçeli’nin bir süre önce DTP’li Hasip Kaplan’ı yanına çağırıp “Gel Hasip, seninle Meclis’in renklerini tamamlayalım.” dediğini ve bugün Meclis'te Kürtçe konuşan Ahmet Türk'ün elini sıktığını da anımsarsak, bu dönüşümün boyutlarını çok daha iyi anlayabiliriz. Bu noktada aradan geçen süreçte Türkiye’nin Amerikan müttefikliği konusundaki takdire şayan ilerleyişini hatırlatmak ve bu dönüşümün kaynağına bakmayı da ihmal etmemek gerek. Demek ki bu dönüşüm aslında Amerikancı bir dönüşümün parçasıdır sadece.

Bu dönüşüm için “İyi ya ne güzel, demokratikleşiyoruz işte.” diyenler de çıkacaktır ve zaten bugünlerde en çok onların sesi çıkıyor. Ama ABD’nin Irak’ı işgali, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin fiilen kurulmuş olması ve hem Türkiye hem de Ortadoğu üzerinde ABD emperyalizminin hegemonyasının en üst noktaya geldiği bir dönemde böylesi bir demokratikleşme perspektifi hiç de ikna edici olmuyor. Elbette dünyaya hala antiemperyalizm çerçevesinden bakabilenler için.

Bu noktada bir durum muhakemesine ve bir bilanço çıkartmaya ihtiyaç var. Özellikle de Türk solu açısından. Bu süreçte Türkiye nereden nereye gelmiştir ve Türk solunun Kürtçülükle başarısız imtihanı sola ne getirmiştir, ne götürmüştür, bundan sonrası için nasıl bir tavır takınmak gerekmektedir, bunu tartışmak zorundayız.

Sağı değerlendirmeye almak bu yazının konusu dışında ama cumhuriyetin kuruluşundan beridir Kürtçülükle kol kola ilerleyen sağ siyasetin bugün AKP ile “Kürtlere özgürlük” sloganının başta gelen çığırtkanlarından olmasını solun bir yerlere not etmesinde fayda var. Yine Menderes’ten Özal’a kadar sağ iktidarların Kürtçülük yarışı içinde yaptıklarını ve bugün AKP’nın “Kürt açılımı” olarak gündeme gelen Kürtçe eğitimden, Kürtçe TV’ye kadar tüm uygulamaların bizzat ABD tarafından projelendirildiğini de hatırlatmak gerek. Belki o zaman sağla aynı cephede Kürtçülük yapmanın solculukla ne ilgisi olduğu üzerine birileri kafa yorabilir. Zira Tayyip’in Kürtçe TV başta olmak üzere, Kürt açılımları birbiri ardına gelirken “devamını da bekliyoruz” tavrı gösteren ve AKP’den Kürt sorununu çözmesini bekleyen bir solumuz var ne yazık ki.

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyerek başlamakta fayda var; Türk solu 1970’lerden itibaren Kürtçülükle girdiği yakın temas sürecinde Kürtçülüğe karşı açık bir tavır takınamamış ve dahası, bu tavırsızlığın sonucunda bugün silinme noktasına gelmiştir. Bugün sol adına ortada duran yapılarsa PKK’nın kuyruğuna dolanıp kalmışlardır. Bu ideolojik zaafiyet Türk solunun siyaset arenasından silinmesine ve yalnızca PKK’nın değil AKP’nin de dümen suyuna girmesine yol açmıştır.

Solun Kürtleşmesi

Seçimler öncesinde Diyarbakır özelinde yoğunlaşan ama bütün Güneydoğu’da yaşanan AKP-DTP savaşının gösterdiği gerçek bu bölgenin artık tümüyle Kürt-İslam etkisine girdiğidir. Kürt-İslamın Kürtçü kanadı olarak DTP ve yine Kürt-İslamın İslamcı kanadı olarak AKP bölgenin paylaşımı için kıyasıya yarışmaktadırlar.

MHP ve CHP gibi partilerse, her ne kadar böyle bir politik duruşları ve iddiaları olmasa da, hatta AKP ve DTP ile Kürtçülük yarışına girme çabası içinde olsalar da, “Türk” partisi olarak görülmektedirler ve bu nedenle bu bölgede oy dahi alamayacak duruma gelmişlerdir. Solunsa esamesi okunmamaktadır bu bölgede.

“Sosyalist” sol açısından değerlendirilmesi gereken bir durumdur bu ve bu güne kadar üzerinde durulduğunu söylemek mümkün değildir. İbretlik bir örnek belki yararlı olabilir, en azından solun kendisini ne kadar zavallı bir duruma soktuğunu gösterebilir; bilindiği üzere geçtiğimiz dönem DTP’nin belediye başkanlığını aldığı yerlerden birisi Tunceli belediyesiydi. DTP burada “sosyalist” solla seçim ittifakı yaparak seçime girmiş ve EMEP kökenli Songül Erol Abdil ortak aday olarak gösterilmiş ve nihayetinde belediye kazanılmıştı. Aradan geçen beş yılda Tunceli Belediyesi adeta bir PKK belediyesi gibi çalıştı, belediye başkanı da Türkiye’yi yurtdışında Kürtlere soykırım yapmakla suçlayan “Dersim jenosidi” türünden jurnal toplantılarına dahi katıldı. PKK’nın verdiği desteğin diyetini eksiksiz ödedi anlayacağınız.

Ama bugün yeni bir yerel seçimin arefesindeyiz ve PKK Tunceli’de başka bir belediye başkanı adayı gösterme kararı aldı. Üstelik bir önceki seçimde ittifak yaptığı sosyalist solculara danışma gereği bile hissetmedi. Zira sosyalist sol bir önceki dönemde PKK’nın meşruluk sorunu yaşadığı bir ilde PKK’nın önünü açmak için taşeron olarak kullanıldı ve bu beş yılda bölgeye yığınak yapan ve hakimiyetini pekiştiren PKK’nın artık “sosyalistlere” ihtiyacı kalmadı. Anlaşılıyor ki PKK için gösterilecek adayın Kürt olması ya da azılı bir Kürtçü olması bile yeterli değildir, mutlaka PKK’lı olmalıdır.

Bu durum 1970’den beridir hep yaşadığımız PKK’nın sosyalist solu kullanmasının tipik bir örneğidir ama aradan geçen kırk yıl belli ki hiçbir işe yaramamış. İşin asıl ilginç tarafı böylesine bir ihanetle karşılaşan EMEP’in sanki hiçbir şey olmamış gibi DTP’nin adayını destekleyeceğini açıklamış olmasıdır. Geçmişte PKK’nın kendi militanlarını katletmesine seyirci kalanların bugün böylesine “küçük” bir ihaneti kabullenmesi şaşırtıcı olmasa da buradan çıkarılacak dersler olmalı.

Tek başına bu örnek bile göstermektedir ki “sosyalist” sol, PKK’ya fena halde gebe durumdadır ve kendi varlığını ortadan kaldıracak bir sürecin içine girmiştir. Ölmek üzeredir de diyebiliriz.

Tarihsel bir durum saptaması yaparsak, 1970’den itibaren başlatabileceğimiz bu süreci solun Kürtleşmesi olarak adlandırabiliriz. Solun Kürtleşmesi, sol olmaktan da çıkmasıdır aslında, ama bu durumun farkedildiğini söylemek de mümkün değildir. Zaten bu kırk yıllık süreci değerlendirdiğimizde şu tabloyu netlikle görürüz; kırk yıl önce sol içinde küçük bir grupçuk olarak ortaya çıkan Kürt hareketi solu kullanarak ve zamanla sonu eriterek şimdi etkin bir güce dönüşmüşken kırk yıl önce Kürt hareketini himayesi altına alan, onu korunması gereken bir mazlum hareketi olarak değerlendiren sol, küçüle küçüle PKK’nın himayesi altına girmiştir. Roller değişmiştir anlayacağınız. “Sosyalistler” için ne büyük bir başarı!

Ama sol açısından en utanç verici durum Kürt meselesindeki bu körlüğün sonuçta solu ABD-AB-AKP-PKK cephesinin basit bir bileşeni konumuna getirmesidir. Belki bazıları bunu kabul etmeyeceklerdir ama türbandan, Anayasa tartışmalarına, Kıbrıs sorunundan Ergenekon’a kadar yakın dönemin tüm önemli gündem maddelerinde “kim hangi tavrı almış” diye baktığımızda aralarında farklı ideolojik duruşlar varmış gibi görünen bu cephenin bileşenlerinin her olayda istisnasız aynı değirmene su taşıdığı görülecektir.

Bu nasıl bir sol politikadır ki; güncel siyasete ilişkin her konuda sağ ve emperyalist güçlerle aynı mevzide konumlanmaktadır. Buraya büyük bir soru işareti koyarak devam edelim.

ABD himayesindeki uluslararası Kürt hareketi gerçeği

“Nerede hata yapıldı”ya gelirsek. Herşeyden önce Kürt meselesinin bizatihi emperyalizmin ortaya çıkarttığı ve dayattığı bir “etnik sorun” olduğu kavranamamıştır.

Sol bu meseleye hep bir “ulusal sorun” olarak bakmıştır. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” sloganı etrafında yürüyen tartışmada gözden kaçan şey ulusların kendi kaderini tayin hakkının ancak emperyalizme karşı bir mücadele varsa desteklenebileceğidir.

Lenin ve Wilson’un aynı döneme denk gelen ulusların kendi kaderini tayin hakkı formülasyonları arasındaki ince fark da buradadır. Ancak bugün solun bırakın Lenin’i, tam da Wilson’u takip ettiği görülmektedir. ABD’nin Kürt hareketinin arkasındaki esas güç olması ve solun ABD’nin desteklediği Kürtçülüğün tam destekçisi olması da bunu göstermektedir.

Atlanılmaması gereken önemli bir nokta ise bugün Kürt hareketinin uluslararası tek bir hareket haline geldiğidir.

Barzani ve Talabani ile PKK arasında örgütsel bir farklılık bulunmasına rağmen bu üç kuvvet aynı Büyük Kürdistan projesinin taşeronlarıdır.

Barzani ve Talabani geçmişte Irak içinde güç mücadelesi yapan birbirine düşman iki ayrı hareketi temsil ediyorlardı, görüntü böyleydi en azından, ama bugün kim Barzani ve Talabani’nin birbirine düşman olduğunu söyleyebilir. ABD’nin Irak işgalinden sonra Barzani-Talabani işbirliği kimilerini şaşırtsa da bu yeni değil, en başından beridir süren bir dostluktur.

Aynı durum PKK için de geçerlidir. Leyla Zana bu durumu geçen yıl yaptığı bir miting konuşmasında çok özlü bir biçimde ortaya koymuş ve Barzani, Talabani ve Apo’nun, üçünün birden Kürtlerin lideri olduğunu söylemişti. Demek ki durum tartışılmayacak derecede nettir: Kürt hareketi bir blok olarak hareket etmekte, ettirilmektedir. Elbette arkasındaki gücün ABD olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Böyle olunca da Barzani ve Talabani’nin açıkça işbirlikçi kuvvetler olduğunu gören ve buna tepki veren ama aynı tepkiyi PKK için göstermekten kaçınan, dahası hala Kürt hareketini destekleyen “sol” tezler de birer fantaziden öteye gidememektedir.

Sol bir tercih yapmalıdır; ya Barzani-Talabani cephesini de PKK’yı desteklediği gibi destekleyecek ya da Barzani ve Talabani’ye karşı çıkıyorsa aynı şekilde PKK’ya da karşı çıkacaktır. Bu kadar nettir durum.

PKK’nın ABD ile olan göbek bağını gösteren bir başka kanıtı hatırlatmak da belki yararlı olur. PKK’nın önde gelen isimlerinden Murat Karayılan’ın Obama’nın başkan seçilmesinin ardından PKK adına gönderdiği tebrik mesajından okuyalım; “Biz kimsenin düşmanı değiliz, hele hele Irak ve ABD'nin hiç değiliz. Bu güne kadar dünyanın hiçbir yerinde ABD veya ABDlilere yönelik en ufak bir olumsuz eylemimiz olmamıştır.” Yeterince açık, değil mi?

Buna rağmen kimi solcularımız hala PKK’yı bir Ulusal Kurtuluş hareketi olarak görüp destekleyebilirler. Ama bununla da kalmayıp ABD’nin artık dünyadaki Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinin baş destekçisi olduğunu da açıkça söylesinler ki bu gerçek bir teorik tespite de dönüşsün, boşa gitmesin!

Solda ideoloji kaybı

Solun bu derece körleşmesi ve Kürt meselesinde bu kadar aciz bir konuma girip ABD’nin bölgesel planlarının adeta bir parçası haline gelmesi ise bir başka dönüşümün sonucudur. Bu, solun ideolojik referanslarını tümüyle yitirmesi ve geleneksel antiemperyalist bakış açısını tümüyle terk etmesi ile ilgilidir. Bugün emperyalizm ya da bununla bağlantılı olarak antiemperyalizm neredeyse sol literatürden silinmek üzeredir. Bağımsızlık ise artık açıkça “milliyetçi bir sapma” olarak gösterilerek reddedilmektedir.

Yıllarca “Bağımsız Türkiye” diyen Türk solunun bu noktaya gelmesi gerçekten ibret vericidir ama buradan ilerleyerek soldaki bu ideoloji kaybı ile hesaplaşmak gerekmektedir.

Burada solun bir süredir yaptığı “sol liberalizm” tartışması önemlidir. AKP’nin iktidara geliş sürecinde liberal cephe özgürlükleri genişletmek ve bürokratik devleti tasfiye etmek sloganıyla cumhuriyete karşı AKP cephesinde yer aldığında pek çok “sol” kesim de her zaman olduğu gibi bu cepheye katıldılar.

Aslında bu da yeni bir olgu değil, zira Şeriatçı, Kürtçü ve liberaller arasındaki ittifak cumhuriyetin kuruluşuna kadar götürebileceğimiz bir tarihsellik içinde hep varoldu. Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkan Kürtçü ve Şeriatçı ayaklanmaların bastırılması gündeme geldiğinde Meclis’te Atatürk’ün karşısına çıkan Kürtçü-Liberal-Şeriatçı muhalefet tam da bugün olduğu gibi özgürlüklerden bahsederek Cumhuriyet’e karşı bir cephe açmaktaydı. Burada bir kısım solun da aynı cephe içinde yer aldığını belirtelim. Dolayısıyla bu tür bir ittifak, Cumhuriyet rejimi karşıtlığında, uzun yıllardır devam eden bir tarihselliğe sahiptir.

Bugün gelinen noktada da bu ittifak yine neredeyse tek bir eylemsel hat ortaya çıkartmıştır. Aradaki ideolojik farklar da oldukça azalmıştır. Sebebi ise açıktır; ideolojik farklılıklar artık yeni bir ideolojik çerçevede birleşmektedir; bu da Amerikancılıktır. Kürtçülerin geçmişte çok kullandıkları sosyalizmi artık ağızlarına bile almamaları, Liberallerin bu kadar Şeriatçı ve Kürtçü olması, Şeriatçıların sınır tanımaz birer liberal ve Kürtçü haline gelmeleri, topunun birden Amerikancılaşmalarıyla ilgilidir. Yalnızca Zaman ve Taraf gazetelerinin yayın çizgisine ve buradaki yazar profiline bakmak bile bunu görmek için yeterlidir. Bu iki gazete Türkiye koşullarında Şeriatçı, Kürtçü ve liberal güçlerin artık tek bir blok olarak hareket ettiklerinin en somut göstergesidir. Arkalarında ABD, hedefte ise Atatürk ve Cumhuriyet vardır.

Peki ama bu ittifak içinde yer alan sola ne demeli? Sonuçta bu cephenin antiemperyalist ve Amerikan karşıtı bir cephe olmadığı dahası açıkça Amerikancı bir cephe olduğu ortadadır.

Ama kimi solcularımız buna rağmen bu cephenin kuyruğunda politika yapmaya devam etmektedirler ki bunun da yine solculukla ilgisinin olmadığını söylemek durumundayız.

Bu işbirliğinin altında bir kısım solun ABD emperyalizmi yerine tek düşman olarak Atatürk’ü ve onun cumhuriyetini koymuş olması yatıyor gibi görünüyor ki solun burada da ciddi bir yön kaybı yaşadığı ortada. Elbette Atatürk’ten ve cumhuriyetten uzun süre önce kopmuş bir solu Atatürkçü yapmak gibi bir çaba bugün için pek de anlamlı değildir ama bu tür bir solun Atatürk ve cumhuriyet düşmanı iç ve dış odaklarla yan yana durduğunu teşhir etmek gerekmektedir.

Ulusal sorun ve solun Türkleştirilmesi

TÜRKSOLU’nun çıkışı bu açıdan solun yeniden yörüngesine oturtulmasında, ABD emperyalizmine karşı mücadele ekseninin yeniden sol içinde etkinleştirilmesinde önemli bir aşamadır.

Solun Kürtçüleştirilmesiyle geçen kırk yıllık bir dönemin de sonudur bu aynı zamanda. TÜRKSOLU kendisini açıkça bir Türk hareketi olarak tanımlarken solun “Türk korkusu”nu üzerinden atması için önemli bir yol açmıştır zira bugün Türk solu kendisini Türk olarak tanımlamaktan utanır hale gelmiştir.

TÜRKSOLU yine ulusal sol teoriyi inşaa ederken ulusal sorun konusunda yıllardır yapılamayanı başararak ulusal sorun açısından yepyeni bir bakış açısını da ortaya koymaktadır.

Ulusal sorun bu güne kadar sol içinde neredeyse hiç irdelenmemiş, yalnızca Lenin döneminde olduğu haliyle ve ulusların kendi kaderini tayin sloganına sıkıştırılmıştır. Ama Lenin döneminde bile nihai bir sonuca ulaştırılamayan ve özellikle Ulusal Kurtuluş savaşlarının değerlendirilmesinde bu hareketleri desteklemek şeklinde bir politik tavrın ötesinde teorik bir sonuca ulaştırılamayan “ulusal sorun teorisi”nin aradan geçen seksen seneyi de hesaba kattığımızda mutlaka yeniden ele alınması ve nihayetlendirilmesi gerekmektedir. TÜRKSOLU bugün tam da bunu yapmaktadır.

Burada TÜRKSOLU’nun ilk yıktığı tabu ulus kategorisinin bir burjuva kategori olarak tanımlanmasıdır. “Uluslaşma burjuva karakter taşır” şeklindeki sol önyargı bir kenara bırakılmadan bugün ulusal sorun konusunda antiemperyalist bir politika geliştirmek mümkün değildir.

Elbette teorik tartışma uzun bir süreç işidir ve sol içinde kabul edilebilir bir teoriye ulaşmak da zaman alacaktır. Ama bundan önce bugün açıkça bir ABD projesi olarak ortaya çıkan Kürt devleti projesine ve onun ülke içinde ve dışındaki taşeron gücü olan Kürtçülüğe karşı cesur bir tavır almak gerekmektedir. Bu başlangıcı yapamayan bir solun uzun vadede bırakın iktidara alternatif bir güç olmasını kendi örgütsel varlığını bile korumasına imkan yoktur.

Kürtçülük ve Amerikancılık kıskacından çıkamayan bir sol artık sol olmadığını da bilmelidir.

Kimseden “Türk” solu olmasını beklemiyoruz; zira sol bu noktanın çok gerisinde henüz, ama asgari bir antiemperyalist ve sol duruşu koruyan herkesin en azından işbirlikçi Kürt hareketine ve ABD’nin Kürt devleti projesini karşı çıkmasını bekliyoruz. Çok şey mi istiyoruz.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi iletmek için lütfen yazınız

Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı

ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe