Kaya Ataberk |
Ortadoğu’da
Tecrit olan ve bölünen Türkiye: Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından antiemperyalizm üzerine kurulmuştu. 1919’da Atatürk’ün önderliğinde başlatılan, ezilenler tarihinin en önemli Ulusal Kurtuluş Savaşında emperyalizmin yenilgiye uğratılmasının hemen ardından Ortadoğu’da devrimci bir cumhuriyet kuruluyordu. Milliyetçi ve devrimci rejim içerde gerçekleştirdiği devrimle hem emperyalizmin yarattığı uydu yapının hem de ortaçağdan kalan köhnemiş, yozlaşmış düzenin tasfiyesine girişmişti. Atatürk Türkiye’si ülke içinde uyguladığı radikal tavrı dış politikada da aynen uyguladı ve antiemperyalizmin nasıl yapılacağını tüm dünyaya öğretti. Ancak Atatürk’ün 1938 yılındaki ölümünün hemen ardından devrime ihanet edenler içerdeki ihanetlerinin hem nedenini hem de dayanağını Batıda arayacaklardı. 1938’in hemen ardından gelen dönem içerde sömürücü sınıflarla, dışarıda da emperyalizmle uzlaşma dönemiydi. İnönü’nün ağırlıkla duruma hakim olduğu bu dönemde Türkiye II. Dünya Savaşı’nın dışında tutuldu ama savaş bittiğinde oluşan Batı-Sovyet kamplaşmasında Türkiye Batı ittifakında yer alacaktı. Gerçi İngiliz emperyalizmiyle ilk anlaşma adımı 1938 yılında atılmıştı; ancak savaşın esas galibinin ABD olduğunun anlaşılmasıyla beraber Truman Doktrini ve Marshall Yardımı devreye girmişti. 1945’den itibaren Türkiye adım adım ABD’nin güdümünde bir ülke konumuna doğru sürükleniyordu. DP iktidarıyla beraber bu uzlaşmanın ardından doğal olarak tam bir işbirlikçiliğin geldiği görüldü. Menderes’lerle beraber Türkiye artık Kore’ye ABD için asker gönderen NATO üyesi olmuş bir ülkeydi. Günümüzde ise 2002 yılında iktidara gelen Kürt-İslam faşizminin uzlaşmanın ve işbirlikçiliğin de ötesinde açıktan Türk karşıtı bir noktaya geldiğini görüyoruz. Artık emperyalizmin de içerdeki ırkçı-bölücü ve dinci faşizmin de ortak bir amacı var. Kürt devletinin kurulması ve genişletilmesiyle somutlanan bu amaç artık Türkiye’yi Şeriata ve bölünmeye teslim eden bir faşizmin elinde gelişiyor. Batı ittifakına giriş hem Türkiye’yi kendi ulusal güvenliğini, ulusal çıkarlarını koruyamaz duruma getirmişti hem de ezilen dünya ülkelerinin, özellikle de Ortadoğu halklarının karşısında tecrit etmişti. NATO üyesi tek ezilen dünya ülkesi olarak Türkiye garip bir noktada bulunuyordu. Ancak Batı ittifakının Türkiye’ye verdiği esas zarar tecrit durumunun ötesinde Türkiye’nin sınırlarının, Türk milletinin varlığının tehlikeye girmesi ve ülkenin bölünme aşamasına gelmesi oldu. Artık PKK’nın rahatça at koşturduğu, Barzani ve Talabani’nin tehdit ettiği bir ülke konumundayız. Bunların tümünün ardında yatan nedene baktığımız zaman da Türkiye’nin mahkum edildiği Batı ittifakının yarattığı yozlaşmayı görüyoruz. İşte yetmiş yıldır uygulanan Atatürk’e ve antiemperyalizme ihanet politikalarının doğal sonuçları bunlar. Ancak faşizm halkı hala “Yeni Osmanlı” masalıyla kandırmaya çalışıyor. “Yeni Osmanlı” yalanları ve Osmanlı gerçeği AKP faşizmi ABD uşağı dış politikasını Yeni Osmanlıcılık olarak adlandırıyor. Ortadoğu ile ilgili yaptığı tüm Amerikancı çıkışları da Osmanlı topraklarında Türkiye’nin yeniden boy göstermesi olarak sunuyor. İlk bakışta halkın en azından bir kesimi tarafından cazip bulunabilecek olan bu söylemin üstü kazındığı zaman altından açık bir Amerikancılık dışında bir şey çıkmıyor. İlk olarak Osmalının hükmettiği Müslüman topraklarda etkili olma söyleminin İslamcılığın bir türevinden başka bir şey olmadığı ortadadır. AKP bu bölgeye sadece Müslüman olduğu için ilgi duymakta olduğunu söyler. Ancak aynı AKP’nin gene Müslüman olan Türk dünyasıyla hiçbir ilgisinin olmadığı ortadadır. Daha da vahim bir şekilde Müslüman İran’ın karşısında ABD’nin yanındadır. Haçlı ABD, Irak’a saldırırken de gene Irak’a en düşman tavrı alanlar AKP’nin Yeni Osmanlıcıları olmuştu. Yani aslında AKP açısından ne Müslümanlık ne de Osmanlılık geçer akçedir. Onun için tek değer ABD’nin değerleridir, tek çıkar da ABD’nin çıkarlarıdır. Ancak açıktan Amerikancılık yapmak halkının yüzde doksanının ABD düşmanı olduğu bir ülkede o kadar kolay değildir. Bu nedenle ABD çıkarları, “Yeni Osmanlı” demagojisinin ardına gizlenmeye çalışılır. ABD’nin Ortadoğu’da İran’ı daha kuzeyde de Rusya’yı kuşatmak iki önemli stratejisidir. AKP, bu stratejinin bir parçası olmak adına hemen Rusya’nın ve İran’ın Osmanlı geleneğinin tarihsel düşmanları olduğu tezine sarılır. Türkiye, bu şekilde ABD kuşatmasına dahil edilmeye çalışılır. Türkiye’nin bu tarihsel düşman güçler karşısında Osmanlı gibi davranması gerekmektedir. Ancak bugün Türkiye’de Osmanlı’nın ihtişamı ve gücü kalmamıştır. Bu nedenle etkin olabilmek için ABD’nin müttefik desteğine ihtiyaç vardır Osmanlıcılara göre… Bu kestirme teorilerle Türkiye hem ABD’nin emperyalist rakibi Rusya’nın karşısında yeniden bir ileri karakol durumuna sokulmak istenmektedir, hem de ezilen dünyanın bir parçası olan İran’a karşı ABD’nin planladığı saldırının bir parçası yapılmak istenmektedir. Osmanlı gerçeğinin çarpıtılarak önümüze konmasının sonuçları bunlardır. Fakat diğer taraftan bizim de üzerinde durmamız gereken bir tarihsel Osmanlı gerçeği de vardır. Bu da İslami kimlikten çok Türk ağırlığının etken olduğu bir Osmanlı geleneğini karşımıza çıkarmaktadır. Osmanlının yüzlerce yıl yönettiği topraklara baktığımız zaman bugün halen Batının istediği gibi kapitalistleştirip, sömürgeleştiremediği geniş bölgeleri görürüz. Bu bölgeler en Batıda Kuzey Afrika’dan başlar, Arap yarımadasıyla ve Doğu Avrupa’yla devam eder. Bu toprakların çekirdeğini ise Türkiye toprakları oluşturmuştur. Bu Osmanlı haritasıyla, Pentagon’un istikrarsız ve müdahale edilmesi gereken bölgelerini gösteren haritalarını üst üste koyduğumuzda ABD’nin müdahale bölgesinin tam merkezinde işte bu toprakların bulunduğunu görürüz. Buradan da anlaşılacağı gibi AKP’nin Yeni Osmanlıcılığı işte tam bu merkezi bölgede ABD müdahalesinin işini kolaylaştırmak anlamına gelir. Ancak bu bölge gene görüldüğü gibi o kadar büyük bir stratejik öneme sahiptir ki, burası için devrimci bir politika ve strateji üretilmeden de adım atılamaz. Türk stratejik etki alanı Dünya imparatorluklar çağını geride bırakalı uzun zaman oluyor. Emperyalizme karşı direnişlerin kazandığı başarılardan beri ezilen dünya da ulus devletlerden oluşuyor. Ancak bu durum tarihsel imparatorluk alanlarının ezilen dünyanın Türkiye gibi imparatorluk çekirdeği oluşturmuş ülkelerinin antiemperyalist strateji geliştirmesi gereken bölgeler olduğu gerçeğini yadsımaz. Yani Türk devrimcileri antiemperyalist politika ve strateji çizerken bu tarihsel bağları göz önünde bulundurarak bölgesel çapta düşünmelidir. Türkiye, Osmanlı’nın ardından ortaya çıkan devletler arasında Ulusal Kurtuluş projesini başarıyla uygulayarak ayakta kalmış olmasıyla da yine lider konumda olmak zorunda. Burada Yeni Amerikancılık ABD işbirliğinin yeni adı olurken bunun karşısında Türk stratejik etki alanını tanımlamak önem kazanır. Türk ulusunun stratejik etkisinin olduğu alan gerçekten de Osmanlının önceden hüküm olduğu tüm coğrafyaları kapsamaktadır ancak daha geniş bir perspektifle bakıldığı zaman onu kat kat aşar. Türk etki alanının ilk halkası; Osmanlı mirasına dayanan Ortadoğu halkasıdır. Türkiye gerçekten de bu bölgede tarihsel etkisiyle vardır. Diğer taraftan en az bunun kadar önemli olan Türk dünyası halkası Osmanlıcıların ilgi alanının dışında kalmaktadır. Bu da geliştirilecek antiemperyalist politikanın Orta Asya içlerine uzanan kolunu oluşturacaktır. Bunların her ikisini de kapsayan ve dünya çapında bir antiemperyalizmi temel alan ezilen dünya halkası da Kara Afrika ve Latin Amerika’ya kadar tüm dünyada antiemperyalist bir cepheyi öngörmektedir. Türk etki alanının özünü emperyalizme karşı duruş oluşturmaktadır. Aslında bu model yoktan var edilmiş bir model değil hayatın gerçeklerinin dayattığı doğal modeldir. Bir ezilen dünya ülkesi olarak Türkiye bu doğal müttefiklerinin yanında durmalıdır ancak yıllardır sağcı iktidarların işbirlikçiliğiyle Batının sahte ittifakının elinde inlemektedir. Bu durumda özellikle Ortadoğu’nun kaynayan kazanında Türkiye’nin elinin her geçen gün zayıflamasına neden olmaktadır. İhtiyaç olan antiemperyalist politikanın örneğini ise Atatürk’te bulabiliriz… Atatürk politikası Atatürk’ün dış politikasının en temel özelliği tavizsiz bir şekilde tam bağımsızlıkçı oluşuydu. Bu tam bağımsızlıkçı tavır hiçbir gücün güdümünde davranmamayı ilke edinmişti. Diğer taraftan da kurulan emperyalist kutupların hiç birine dahil olmamayı da gerektirmişti. Atatürk, I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin nasıl felakete sürüklendiğini, Türk Ordusunun Almanya’nın yedek gücü haline getirildiğini ve en sonunda da Türkiye’nin işgal ettirildiğini olayların içinden gözlemlemişti. 1930’lu yıllarda dünya yeni bir emperyalistler arası savaşa doğru giderken Almanya ve İtalya’da gelişen faşizm de dünyanın başına gelen en büyük belalardan biri olacaktı. Atatürk Türkiye’sinin önündeki en can alıcı problem de faşist ideolojiyle daha da arsızlaşan emperyalist yayılmacılık olmuştu. Atatürk döneminde Türkiye uzun bir süre emperyalistlerin kuruluşu olduğu için Milletler Cemiyeti’ne katılmak için başvuruda bulunmamıştı. En sonunda Cemiyetin kendi çağrısı üzerine katılmıştır. Atatürk’ün kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiği iki pakt vardır aynı dönemde. Bunlardan bir Ortadoğu ülkelerini İngiliz emperyalizmi karşısında birleştiren Sadabad Paktı, diğeri ise Balkanlarda yaklaşan İtalyan faşizminin yayılmacılığına karşı kurulan Balkan Paktı’ydı. Bu iki paktın kuruluşunda da Atatürk’ün girişimi belirleyici olmuştu. Böylece Osmanlı’nın terk ettiği topraklarda yeniden Türkiye’nin lider ülke olarak emperyalizme ve faşizme karşı odak haline gelmesi gerçekleşmişti. Atatürk Türkiye’sinin bu girişimleri Ortadoğu ve Balkanlarda emperyalizmin önüne maddi bir güç olarak çıkmasının yanında, ezilen dünyanın tüm Ulusal Kurtuluşçularına verdiği moral desteğiyle manevi bir güç de oluşturmuştu. Böylelikle Türk etki alanının üç halkası olarak nitelediğimiz Türk dünyası, Ortadoğu ve ezilen Dünya halkalarının üçünde de Atatürk ve Türkiye önemli bir görevi gerçekleştirmişti. Atatürk’ün ölümünün ardından Türkiye bu rotadan saptırıldığı sırada artık antiemperyalizm bayrağını taşımak Mısır’da Nasır hareketinin görevi olmuştu. O da Mısır için üç önemli etki halkası belirlemişti: İslâm dünyası, Arap dünyası ve ezilen Afrika halklarının birliği. O da bir zamanlar Atatürk’ün yaptığı gibi bu ezilen coğrafyada tanımladığı etki alanında emperyalizme karşı maddi ve manevi bir set oluşturmuştu. Fakat aynı dönemde Türkiye’nin Batı ittifakına saplanıp kalması Ortadoğu’nun kaderini son derece kötü etkilemişti. Türk politikası ne olmalı? Türkiye’nin uygulaması gereken antiemperyalist Türk politikasının en olmazsa olmaz kuralı Batı ittifakının terk edilmesidir. Türkiye’nin ulusal güvenliğinin bugün bu kadar tehlikeye girmesinin, Kürt bölücülüğüne karşı mücadelenin gerilemesinin, karşılaşılan bölünme tehlikesinin, Kıbrıs’ın kaybedilmesinin asıl nedeni bu sözde müttefiklerimizin bizim elimizi kolumuzu bağlamasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla öncelikle Türkiye’nin ABD güdümünden çıkarılması gerekmektedir. Bu da NATO ve benzeri emperyalist paktların terk edilmesi anlamına gelecektir. Türk politikası kendisini doğal olarak antiemperyalist bir politika olarak tanımlayacağı için ABD başta olmak üzere kendisini tüm emperyalist güçlere karşı konumlandırmalıdır. Bu tavizsiz antiemperyalizm ABD’ye karşı olduğunu söyleyen ama Rusçu Avrasyacı tezleri de dışlamalıdır. Diğer taraftan Rusya karşıtlığı üzerinden ABD’ye yeniden sığınan Osmanlıcı-Amerikancı yaklaşım da deşifre edilmelidir. ABD, AB ve Rusya başta olmak üzere tüm emperyalistler cephenin karşı tarafında tanımlanmalıdır. Bu noktada Türk dünyasıyla kurulacak olan ilişkilerin önemi ortadadır. Aynı dil ve tarihi paylaştığımız Azerbaycan başta olmak üzere Orta Asya Türk halkları, Türk politikasının temel açılım yollarından birini oluşturmaktadır. Bu Türk bölgelerinde tüm emperyalistlerin çıkarları ve hedefleri vardır. Buraları sömürgecilikten korumanın yolu geniş bir Türk ittifakı ve Türk birliği politikasından geçmektedir. Bunun da ötesinde Batı ittifakını terk eden Türkiye’nin dünya çapında oluşan ve özellikle de bugün Latin Amerika’da gelişen antiemperyalist cepheyle ilişkilerini sıkılaştırması gerekmektedir. Bu bölgedeki devrimci yapılanmayla geliştirilecek ilişkiler ve kurulacak ortak siyasetler Türkiye’nin ezilen dünya çapındaki dışa açılma kapılarını oluşturacaktır. NATO’dan çıkıldığı zaman, Batı ittifakı terk edildiği zaman Türkiye’nin yalnız kalacağını iddia edenler aslında Türkiye’nin bu ittifak içindeyken yalnız olduğunu saklamaktadırlar. Türkiye hem bu sahte müttefiklerinin elinde ezilmektedir hem de Türk dünyası başta olmak üzere tüm ezilen dünyadaki gerçek ve doğal müttefikleriyle bir araya gelememektedir. Türk politikası öncelikle yönünü bu şekilde çevirmeyi hedef almalıdır. Ortadoğu’da Kafkas Seddi’ni yıkacak antiemperyalist cephe Emperyalizmin Ortadoğu’daki temel projesi 19. Yüzyıldan beri neredeyse hiç değişmemiştir. Bu proje Sevr’i, Türkiye’nin bölünerek Kürt devletinin kurulmasın, İsrail’in varlığını sürdürmesini ve Ermenistan’ın yine Türkiye aleyhine genişlemesini hedeflemektedir. Bu üç ajan hakimiyet bölgesinin yaratacağı çizgiye o yıllarda Kafkas Seddi adı verilmişti. İsrail’den başlayarak, planlanan Kürt devletinin içinden geçen ve oradan da Ermenistan aracılığıyla Kafkaslara ulaşan bu hattın amaçları çok yönlüdür. İlk hedefi de Türk ulusunun Orta Asya Türk halklarıyla ve Ortadoğu’nun Müslüman ülkeleriyle bağının kopartılmasıdır. Böylelikle Türk direnişi en tabi müttefiklerinden bir İsrail, Kürdistan, Ermenistan hattıyla ayrılacaktır. Emperyalizmin tüm planlarının ve yaşadığımız sürecin de bu proje çerçevesinde şekillendiği çok açıktır. Bugün Kafkas Seddi’nin henüz oluşturulamamış bölümü olan Kürt devletinin kurulması emperyalizmin en kritik hedefidir. Bu Seddin kurulmasıyla beraber Türkiye, İran ve Suriye’nin sömürgeleştirilmesi sağlanacak ardından da ABD tüm Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın rahatça hakimi olacaktır. Bu gerçekler ışığında kurulacak olan Türk politikasının dostunu ve düşmanını belirlerken ülkelerin ve hareketlerin Kafkas Seddi’nin ve Kürt devleti projesinin karşısında aldıkları tavrı ölçüt olarak belirlemesi gerekmektedir. Bu nedenle İran ve Suriye ile stratejik birlikte hareket son derece önemlidir. Irak’ta Kürt işbirlikçiliğiyle, Filistin’de İsrail’le savaşan hareketler öncelikli olarak desteklenmelidir. Burada da gerçek antiemperyalizm önemli bir duruş olarak ortaya konulmalı, ilerici ve laik olmayan hareketlerin Hamas gibi felaket üreteceği dikkate alınmalıdır. ABD’nin bölgede üç önemli inisiyatifi bölgesi İsrail, Ermenistan ve Kürt bölgesidir. Bunların karşısında da Filistin, Türkiye ve Azerbaycan önemli cepheler olarak bulunmaktadır. Türk politikası bu üç bölge başta olmak üzere emperyalizmin planının önüne geçmek olarak konulmalıdır. Türk mevzisi antiemperyalizmde ve milliyetçilikte oluşturulmalıdır.
|