Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
ABD’nde 1789 tarihli ilk başkanlık seçimine bir yolsuzluk karıştığı söylenemez. Devlet daha yeni doğmuştu. Ama geçmişinde kanlı bir savaş vardı. Bu çatışma yeni dünya insanlarını da bölmüştü. “Anayurt” saydıkları İngiltere’den kopmayı kimi “koloni insanları”, giderek onların temsilcileri bile içlerine henüz sindirememişlerdi. Örneğin, Kuzey Carolina Valisi Joshia Martin o bölge halkına İngiliz tacına bağlı kalmayı önermiş, bu çağrıya uyan birkaç bin silâhlı kişi valinin desteğine koşmuştu. Hele Virginia gibi güneydekiler İngiltere’ye karşı ayaklanmanın siyah derili kölelerini yüreklendirip onların da bu kez beyaz Amerikalılara baş kaldırmalarına yol açacağından korkuyorlardı. Amerikalılar kendi bağımsızlıklarını sonunda kazanmışlardı, ama yeni ulusu bir arada tutacak bir “baba” simgesine gereksinim vardı. O günün koşullarında, bu kişi ancak Amerikan Bağımsızlık Savaşının elli altı yaşındaki Başkomutanı George Washington olabilirdi. Washington Philadelphia’da 1787’de toplanan Anayasa oturumlarında başkanlık yapmıştı. Yirmi üç yaşındayken Britanya ordusunda subay olmuştu ve üniformasız siyaset yapmaktan ürküyordu. Örneğin, Virginia meclisinde konuşmaları sırasında korkular geçirir, kekeler ve terler dökerdi. Ama anayurda karşı baş kaldırdıklarında kurtuluş ordularının başına onu geçirdiler. Yedi yol boyunca, bir yenilmiş, bir kazanmış, ama orduyu bir arada tutabilmişti. Ne var ki, kendini başkanlık için artık yaşlı görüyordu. Yakınları olan Hamilton ve Madison onu varlığının gereğine inandırdılar. Öte yandan, generalin kendine üçüncü kişiymiş gibi göndermeler yapma biçiminde Julius Sezar’ı anımsatan tavırları vardı. Örneğin, “General Washington şu görüştedir” gibi söze başlar, kimsenin elini sıkmazdı. Ama ondan daha uygun birini düşünmek zordu.
Bu, ilk sayfası açılan Amerikan tarihinin birinci başkanlık seçimi olacaktı. Ondan başka aday ileri sürülmedi. Halk oylaması diye bir şey de söz konusu değildi. Yeni dünyadaki her birlikteş devlet, başkanlık seçiminde oy kullanmak için birkaç kişi atayacaktı. New York sekiz kişiyi zamanında saptayamadığından, ilk seçimde oy kullanamadı. Şöyle ki, seçicilerin her biri pusulaya iki ad yazacak, daha fazla oy alan kazanacak, ikinci gelen de yardımcısı olacaktı. Hamilton kesinlikle Washington’un seçilmesini istediğinden, seçicilere ikinci kişi olarak aday olmayan her hangi birinin adını yazmalarını salık vermiş, böylece rakip olabilecek tek kişi olan John Adams’ın rastlantı sonucu seçilmesini engellemeğe çalışmıştı. Washington 69 oyun tümünü aldı. John Adams’ın Washington’un seçilmesini “odadakilerin içinde en uzun boylu” olmasına bağlayan bir yorumu da tarih sayfalarında yerini almıştır. O tarihte New York kenti bir tür geçici başkentti. Yeni Başkan Washington Hudson Nehri’ni on üç beyaz giyinmiş denizcinin su üstünde sektirdiği salla geçerek New York’a o günlere göre görkemli bir giriş yaptı. Art arda sorunlar ilk başkanın önüne ister istemez yığıldı. Yürütme erkinin başındaki kişiye “Bay Başkan” denileceği daha o zaman yerleşmeğe başlamıştı, ama öteki sorunlar çetin sayılırdı. Örneğin, birkaç yıl savaştığı Britanya ile ilişkiler nasıl düzelecekti? Fransız Devrimine ilişkin tavır ne olmalıydı? Amerikan Bağımsızlık Savaşında yeni dünyalılara omuz vermiş olan Fransızlara bir tür borç öder gibi destek olmak gerekiyor muydu? Bu soruna sonra Hamilton uluslararası ilişkiler disiplininin temel kuramlarından biriyle şöyle bir çözüm getirdi: Fransa Amerikalılara kendi İngiltere’nin düşmanı olduğu için yardım etmişti. Bu desteğin nedeni Fransa’nın kendi ulusal çıkarıydı. Bu nedenle, bağımsız Amerika’nın Fransa’ya ödenecek bir borcu yoktu. Yeni dünyadaki yerleşmeler kendi uzun kıyılarını İngiliz deniz gücünden koruyacak savaş gemilerine sahip değildiler. Eski bağlaşık Fransa sorununu kendi çözecekti. Yeni seçilen Başkan Washington’a gelince: Devrimci Fransa terör ortamına girince, o da sağa sola rasgele saldıran gözü dönmüş kalabalıklardan hoşlanmadığını belli etmekte gecikmedi. Ayrıca, Hamilton ile Jefferson gibi kilit konumdaki iki siyasetçinin görüş ayrılıkları Anayasada görülmeyen bir konuyu gündeme getirdi: Amerika’nın ilk siyasi partileri. Hamilton’un sıradan yurttaşa güveni yoktu. Güçlü ve merkezi bir yönetim istiyordu. Kabinede para işlerine bakan sekreter (bugünün Maliye Bakanı) olmuş, federal bir banka kurmuş, zengin tüccarın koruyuculuğuna soyunmuştu. Onun çevresinde toplananlar kendilerine “Federalistler” dediler. Dışişlerine bakan Jefferson ise, doğuştan soylu ve köle sahibi olmasına karşın, bir tarım toplumu düşü görüyordu. Onlar da “Cumhuriyetçiler” oldular. Washington döneminin federal yargı düzenini kurduğunu eklemek gerekir. Washington’un kendi birinci başkanlık dönemi sona ererken, eşiyle Vernon yakınlarında bir dağ evine çekilip son yıllarını orada geçirmek istediğini söyleyip duruyordu. Ancak, yeni bağımsız toplumda bölünme belirtileri baş göstermişti. Çevresindekiler birleştirici bir simge olarak gene adaylığını koymasında ayak dirediler. İstanbul’daki Amerikan Kız Kolejinin Osmanlı döneminin ilk Müslüman kız mezunu olan ve Ankara’da Mustafa Kemâl başkanlığında BMM açıldığında oraya gelen Halide Edip Adıvar da Yunanlılara karşı ilk zaferler kazanıldığında, Gazi’ye artık çok yorulduğunu ve Amerika’da Washington gibi dinlenmek için bir köşeye çekilmek isteyebileceğini söylemişti. Halide Edip’in bu önerisinde ulusal önderin sağlığı ve rahatından çok, Türkiye’de ileride kurulacak devletin niteliğini ve ortaya çıkacak anlaşmazlığı düşündüğü ve kendi açısından kaygılandığı anlaşılıyor. Aynı Halide Edip’in 1960’lı yıllarda “Atatürk haklıymış!” dediği de bilinir. Washington örneğinde çevresi ona baskı yaptı. 1792 seçimlerine on beş birlikteş devlet katılıyordu. Eski başkomutanın gene silme kazanacağına kuşku yoktu. O sayede, yardımcısı John Adams da ikinci kez yönetimde olacaktı. Ancak, beş bölgeden Cumhuriyetçi Kongre üyeleri New York Valisi George Clinton’u da aday göstermişlerdi. Federalist parti bunu öyle bir tehdit olarak algıladı ki, Adams’a başından bu yana düşmanı olan Hamilton bile ona ikisinin de üyesi olduğu Federalist Parti adına birtakım sözlerini ılımlı ölçülere çekmesi uyarısında bulundu. Örneğin, Adams şu açıklamalarda bulunuyordu: “Bu halkı varlıklılar ve iyi ailelere doğmuş olanlar yönetirse, ülke için daha iyi olacaktır!” Washington gene seçici kurulun tüm oy toplamı olan 132’yi alarak ikinci dönemine başladı. Adams 77, Clinton 50 oy aldı. Muhalif Jefferson’un çıkardığı gazete Hamilton ve çevresinin paralı ve nüfuzlu kişilerle dolu olduğunu yazıyordu. Ancak, o yıllarda oy toplamanın kolay bir yolu da vardı. Aday oy kullanacak 132 kişiye art arda bira ısmarlıyordu. O günkü gazetelerden biri de şunu yazdı: “Oylama sırasında Halkın Sesi dediğiniz şey gerçekte meyhane sesinden başka bir şey değildir.” İkinci dönem baş ağrılarıyla başladı. Pennsylvania’nın batısında kimi çiftçiler viski vergisini ödemeyince, Başkan Washington Amerikan tarihinde Viski Başkaldırması diye bilinen olayın üstüne çok fazla sayıda asker yollayıp ayaklanmayı bastırdı. Ancak, adı hemen zorbaya ve buyurgana çıktı. Fransa’nın Britanya ile savaşı ve Londra’da bağımsız Amerika’nın eski bağlaşığı Fransa’ya yardım etme kuşkusu ikisi arasında gene silâhlı çatışma olasılığını ayakta tuttu. Washington’un Londra’ya yolladığı Baş Yargıç John Jay oradan bir barış antlaşması getirip başkanın bunu imzalamasıyla, Federalist Partide kralcı eğilimlerin ortaya çıktığına ve yönetimin Amerika’yı İngiltere’ye satmayı tasarladığına ilişkin eleştiriler yükseldi. Birkaç yanlış dışında, Washington’un zamanlaması gerçekçiydi. 1796’da görevden ayrılırken yaptığı Veda Konuşması genç Amerika’ya Avrupa’nın işlerine karışmamasını öneriyordu. Bugün de, birkaç yönden ibretle okunacak bir belgedir. Ancak, onun dışişlerine bakan sekreteri Jefferson giderayak şu eğreti yorumu yaptı: “Her şey tam kızıştığında çekip gidiyor ve pisliği temizlemeyi bize bırakıyor.” Bunu söyleyen Bağımsızlık Bildirisini kaleme alan kişiydi.
|