16.02.2009/Sayı:224
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof.Dr.Şener Üşümezsoyİmparatorluğun başkanları ve adamları

Amerika ve Türkiye’de “Başkanın Adamları”

Fikret Kızılok’un şarkısı Demirel’in Türkiye’de değişmez bir politikacı olduğunun altını çizmek için yaratılmıştır. Demirel gerçekten de 1960 ile 1980 yılları arasının değişmez politik aktörüdür.

1980 yılından sonra ise Türkiye’de iktidara gelen partilerin ve liderlerinin dönemsel oldukları görülür. Bu dönemsel partiler ve liderler ilişkisini Amerikan başkanları ile de ilişkilendirdiğimizde karşımıza Amerikan başkanları ve adamları kavramı çıkmaktadır.

“Başkanın Adamları” isimli bir Hollywood filmini referans alıp baktığımızda görüyoruz ki, başkan değişimleri politik değişimleri birlikte getirmektedir.

Ancak bu durum, Amerika’nın başkanlarının birbirlerinden farklı programları uygulayabildikleri demokratik bir ülke olduğunu göstermez. Tam tersine, imparatorluğun politikalarının çok hızlı tüketilmesinden ve yeni politikalara geçme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.

Bu anlamda  imparatorluğuna bağımlı ülkelerde de Amerika’da “başkanın adamları”nın değişmesiyle çevre ülkelerdeki “başkanın adamları”nın yani politik aktörlerin değişmesi kaçınılmaz olmuştur. “Başkanın adamları”nın değişimine baktığımız zaman; politikaların ve stratejilerin değişmediği dönemlerde dahi “başkanın adamları” merkezde ve çevrede değişmektedir.

Bunu daha somutlarsak dünyada Reaganizm, onun İngiltere’deki uygulaması Thatcherizm ve Türkiye’de de Özalizm dönemlerini ele alalım. Yeni bir parti olarak Türkiye’deki dört siyasi eğilimi birleştirdiği iddiasıyla ortaya çıkan Özal yeni bir ekonomi politika çizgisi sürdürmüştür.

Türkiye’de Özalizm

1980 darbesinin desteğiyle dışa açık büyüme ve serbest kur ekonomisini yani monetarist ekonomiyi hayata geçirme iddiasında bulunmuştur. Ulusal korumacılığı terk ederek uluslararası pazara entegre olmayı savunarak yeni bir ekonomi politik “devrim” iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

Oysa bu iddia Chicago Okulu’ndan sağcı Friedman’ın monetarist politikasının küresel uygulamasıdır. Bu uygulamayla merkez Amerika, Japonya ve Avrupa’da egemenliğini kurmayı amaçlamaktadır.

Diğer taraftan ekonomik büyümenin durduğu 1945 ile 1973 arasındaki maddi genişlemenin gerçekleştiği dünya sistemindeki Keynesçi büyüme petrol kriziyle sona erdiği için bu yeni büyüme modeli küresel olarak ileri sürülmüştü.

Bu politika sonucu Türkiye’de, cumhuriyetin kuruluşundan ve 1960 devriminden sonraki ithal ikameci sanayileşme durmuş ve ekonomik anlamda sisteme teslim olunmuştur.

Bu ekonomi politik tabanda gelişen politik çizgi olarak ANAP metropol tekelci burjuvazisinin yanında Anadolu (Adana, Kayseri) gibi ihracata yönelik endüstri merkezleri (Sabancı’lar) iktidar bloğuna yerleşmiştir.

Bunların dışında Anadolu Kaplanları olarak Anadolu şehirlerindeki tüccar sermayesi, sanayi sermayesine dönüşme sürecine girmiştir. Liberal-neoliberal politikalar olarak bir uçta tekelci sermaye grupları olurken, diğer uçta kalan İslamcı gruplar da iktidar blokuna taşınmıştır.

Bu dışa açık büyümenin kısa ömürlü oluşu Türkiye’de sanayi sermayesinin tasfiyesine neden olmuş ve yerine ihracata yönelik sanayi tesis edilememiştir.  Bu dönemde para sermayenin egemen olduğu bir sistem Türkiye’de yerleşmiştir.

Bu dönemin stratejik çizgisiyse Sovyetler’i çevreleme ve Graham Fuller dönemindeki Yeşil Kuşak teorisinin geliştirilmesiyle ortaya çıkan Amerikancı Avrasyacılık’tır.

Bu Amerikancı Avrasyacılık Türk dünyasını kapsayan bir çizgi olarak Türkçülük yerine Türk-İslam çizgisini geliştirmiştir. Bu çizginin merkezinin ideolojik alanı Fethullah Gülen tarafından doldurulmuş, pratikte ise Fethullah Gülen’in Orta Asya’daki Türk okullarıyla simgeleşmiştir.

ANAP’ın kısa ömrü Amerikan başkanı Reagan ve Bush dönemlerini kapsayabilmiştir. Başkan Bush’un arkadaşı Özal iktidarı da Bush’un iktidarının sonlanmasıyla sona ermiştir. Bu dönemin stratejik dehası olarak Brzezinski belirleyicidir.

Körfez Savaşı ile ortaya çıkan durum Özal’ın Ordu üzerinde egemenlik kuramadığını ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde “Türkiye ya büyüyecek ya küçülecek” tezi ileri sürülerek, Türkiye’nin Irak’a girip Saddam’ın elinden Musul ve Kerkük’ün alması stratejisi savunulmuştur. Fakat buna karşı çıkan Genelkurmay Başkanı bu stratejiyi sonlandırmıştır.

Böylece Özalizm, yeni bir politik döneme ve yeni bir stratejiye yerini bırakmıştır. Bu strateji siyasi İslam’ın yükselişiyle Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” tezine indirgenen bir dönem olmuştur. Bu dönemdeki iktidar yani başkan ve adamları, Amerika’da Clinton ve Türkiye’de Çiller’le temsil edilmiştir.

Çiller dönemi

PKK’ya karşı yaygın ve etkin operasyonların yapıldığı Çiller dönemi, bölücü hareketin yanında İslamcı ve Şeriatçı hareketlerin milli güvenliği tehdit eden unsurlar olarak algılandığı bir dönem olmuştur.

Bu tehdit algılamasında vurgulanan İslamcılığa karşı, yani Huntington’un siyasi İslam’ın yükselişine karşı savunulan küresel mücadele “Uygarlıklar Çatışması”dır.

Çiller döneminin sona erişi ise  Clinton’un seçimi kaybederek yerine başkan oğul Bush’un geçmesidir. Bu dönemdeki küresel stareteji Thomas Barnett tarafından formüle edilen Rusya’nın ve Çin’in merkez küresel imparatorluğa katıldığı bir süreç olarak vurgulanmış ve Soğuk Savaş’ın sona erdiği ilan edilmiştir.

Bunun yerine küresel dünyaya entegre olmamış ara bölgedeki Avrasya, Balkanlar, Türkiye, İran, Arap ülkeleri,  Kuzey Afrika ve Latin Amerika ülkeleri sistemin muhalafetini oluşturacak ülkeler olarak tanımlanmıştır.

Daha önceki yazılarımızda ayrıntılarıyla vurguladığımız konu, Türkiye’deki stratejik aktörler açısından ele aldığımızda, Türkiye’nin sisteme entegre olmamış boşluk ülkelerinin bağlantı ülkesi konumunda olduğuydu. Bu anlamda Büyük Ortadoğu Projesi veya Amerikancı  Avrasyacı alan diye tanımladığımız Türko-İran alanı ile Arap- Kuzey Afrika alanı imparatorluğun yeniden biçimlendireceği alan olarak yeni dönemin stratejisini oluşturmuştur.

Bu stratejide radikal İslam’ın sisteme karşı çıkan politikaları, sistemin baş hedefi olarak alınmıştır.

Amerika’nın geliştirdiği Taliban hareketi, ondan çıkan El-Kaide keza Amerika’nın geliştirdiği Müslüman Kardeşler ve ondan türeyen Hamas gibi radikal hareketlere karşı ideolojik mücadele evrensel İslam’la verilmelidir tezi geliştirilmiştir.

Bu tez Huntington’ın “Uygarlıklar Çatışması” tezinin terk edilmesidir. Bir başka ifadeyle Fethullah Gülen’in “Uygarlıklar Uzlaşması” tezi öne çıkarılmıştır.

Bu tezin temelinde makul İslam kavramı radikal İslamcılara karşı bir mücadele olarak alınmış ve radikal İslam’ın İslam coğrafyasına egemen olarak anti emperyalist bir mücadeleye dönüşmesinin önünü kesmeye yönelik bir taktik geliştirilmiştir. Bu anlamda Gülen hareketi geçmiş dönemlerde İslamcı çizgi olarak çıkan Erbakan çizgisinden uzak, Demirel ve Özal’ın çizgisine yakın bir çizgi izlerken bu yeni dönemin karakteristiği farklı olmuştur.

AKP’nin ortaya çıkışı ve seçim başarısı

Yeni dönem 28 Şubat sürecinde yükselen siyasi İslam’ın Erbakan’ın partisinin gelişiminin önünü kesmeye yönelik olarak yeni moodest İslamcı parti olan AKP’nin önünü açmıştır.

AKP çizgisinde, Özal’ın çizgisi genişliğinde olmasa bile klasik sağ ANAP ve Doğruyol’daki liberalleri ve MHP’deki milliyetçileri bünyesine aldığı gibi Milli Görüş’ten gelen grup bu hareketin merkezine yerleşmiş, Fethullah Gülen hareketi de bu hareketle birleşmiştir.

Görüleceği gibi AKP beş ayrı siyasi damardan ortaya çıkmış bir hareket görünümündedir. Bu hareketin daha orijinal yanı da Güneydoğudaki PKK karşıtı Kürtçü hareketlerin Kürt-İslamcı Nakşi-Şafi geleneği ve Barzanici desteğiyle AKP’ye katılmıştır.

Daha önceki yerel seçimlerde Güneydoğu’daki PKK destekçisi belediyelerin yerine AKP’li belediyelerin seçilmiş olması aslında Barzanici geleneğin bu seçimleri kazanması gerçeğine dayanmaktadır.

Bu durumda AKP çizgisi Büyük Ortadoğu Projesi ve moodest İslam tezine ve Fethullah Gülen’in “Uygarlıklar Uzlaşması”na dayanan yeni bir stratejinin yani başkan Bush’un neoconlarının stratejisine dayanmaktadır.

Buraya kadar gelen çizgi analiz Tayyip Erdoğan’ın 2008’in ortalarında başlayan yeni söylemleriyle bir çatlamayı getirmektedir.

Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin seçim başarısının temelinde klasik iktidar blokunun ve ideolojik aygıtlarının oy tabanı olduğunu, bu oy tabanının imparatorluğun Türkiye’de oluşturduğu bir oy tabanı olduğunun altını daha önceki yazılarımızda çizmiştik.

Daha anlaşılır olması için Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri AKP tarafından başlatılınca, AKP ve Tayyip Erdoğan Brüksel Fatih’i, Avrupa Birliği Fatih’i olarak Ankara’da büyük bir törenle karşılandı.

ANAP’ın ve Doğru Yol’un başaramadığını yani Mesut Yılmaz’ın ve Tansu Çiller’in başaramadığını Tayyip Erdoğan başarmıştı.

Tayyip Erdoğan’ın buradaki “Biz Türkiye’yi ikinci-üçüncü lig Asya-Ortadoğu ülkesi statükosundan çıkarıp birinci lig ülkesi Avrupa ülkesi yapacağız” söylemiyle hem CHP’yi hem MHP’yi kıskandırmıştı. Ve bunun sonucunda da 2007 seçimlerinde AKP % 47 oyla iktidarını pekiştirdi.

Buradaki söylem, Erbakan’ın “Arap Ülkeleri Müslüman Birliği” söyleminin terk edilmesine dayanan “Avrupa ülkesi Türkiye” teziyle neo-liberallerin desteğini alan AKP, sistemin bağlantı ülkesi görevini omuzlamış bir parti olarak kendini tanımlamıştır.

Daha özet ifadeyle seçim başarısının temelinde AKP’nin Amerikancı, Avrupacı ve İsrail’le uzlaşmacı bir ülke yaratma iddiası yer almıştır. Yani Milli Görüşçü politikalar terkedilmiş ve yerine neo-liberal küreselci politikalar yer almıştır.

Tayyip’in “Ya sev ye terk et” söylemi

Bu söylemler biraz evvel de vurguladığım gibi 2008’in sonunda değişmeye başlamıştır. Bu değişmenin izleri Cüneyt Zapsu’nun Amerika’daki Think Tank’lere yaptığı “Tayyip Erdoğan’ı çizmeyin”e denk düşen sözleri ışığında ele alınması ana halkayı oluşturmaktadır. AKP içinde Güneydoğu ve Doğu Anadolu milletvekillerinin temsilcisi konumunda olan Dengir Mir Fırat’ın parti görevlerinden istifası ve bunun ardından Güneydoğu’daki Şafi Nakşi geleneğinde Barzani’ye yakın çevrelerin DTP ile uzlaşma çizgileri karşımıza ikinci önemli noktayı getirmektedir.

Bu nokta Güneydoğu’da AKP bayrağı altında yerel seçimlere katılan belediyelerin AKP’li başkanlarının bu Nakşi-Şafi geleneğinin Barzanici sempatizanları olmaları ve AKP ile bu gelenek arasında uzlaşma nedeniyle AKP Türkiye partisi konumunda bir görünüm almıştır.

Bu dönemde Güneydoğu’ya giden Tayyip Erdoğan ve AKP’liler Güneydoğu’da, Van’da, Diyarbakır’da ve Hakkari’de PKK’lıların ve DTP’lilerin cılız protestoları yanında büyük bir coşkuyla karşılanmışlardır.

Bu denge Erdoğan’ın son Diyarbakır, Hakkari ve Van ziyaretlerinde tersine dönmüştür. Önce Güneydoğu’ya gelmemesi istenmiş daha sonra ise büyük bir kitlesel tepki ile protesto ile karşılanmıştır.

Bu olgu öncesi Dengir Mir Fırat’ın görevlerinden ayrılması anlamlı bir olgudur. Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın açıklaması özetle “Ya sev ya terk et” söylemine indirgenerek eleştirilmiştir. Yani Tayyip Erdoğan bu söylemi nedeniyle Güneydoğu’daki desteğini yitirmemiş tersine Güneydoğu’daki Nakşi-Şafi geleneği desteğini çekerek Barzani’yle bütünleşen bir siyasi söyleme yönelmiştir. Bu söyleme DTP kadınları da katılmıştır.

Bunu daha iyi kavrayabilmemiz için Abdullah Öcalan’ın “PKK’nın fiili başkanı Talabani’dir, Barzani’dir. PKK benim önderliğimde değildir” açıklamasının ciddiye alınması gerekmektedir. Kuzey Irak’taki PKK kampları Barzani’yle çatışmamakta, tam tersi Barzani’nin inisiyatifinde kollanmaktadır.

Bu da Abdullah Öcalan’ın söylemini doğrulamaktadır. Yani bir başka ifadeyle daha önce AKP bayrağı altında gözüken Güneydoğu’daki Kürt hareketi kendi içinde bir uzlaşmayla AKP’den koparak Barzani’ye doğru meyletmiştir. Bu da gerçekte yeni bir strateji olmayıp belirgin bir strateji haline dönmüştür.

Bush’un son zamanlarında geliştirilen ve büyük olasılıkla Obama tarafından desteklenecek olan bu strateji Güneydoğu’daki belediyelerin çoğunluğunu Kürt kimlikli başkanların ve politikaların yönetmesi ile pratikte Türkiye bütününden farklı bir resim ortaya çıkacaktır.

Yerel seçimlerden sonra gelişmesi muhtemel olan bir çizgi federatif bir yapılanmayı zorlayacaktır. Zira Thomas Barnett’in “Irak’ın parçalanması durumunda Kuzey Irak’taki Kürtler Türkiye’yle bütünleşip federatif bir yapı kazanacaktır” söylemi Obama’nın politikasını oluşturması ihtimalindedir.

Diğer strateji ise Ürdün’den başlayıp Pakistan’a kadar uzanan Irak’taki Şiileri de kapsayan Şii Hilali Projesi’dir. Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın ulusalcı katagorisinde değerlendirilmesine neden olan “ya sev ya terk et” söylemi aslında ortaya çıkan stratejiye tepki olarak söylenmiştir. Yoksa bu söylemden dolayı Kürt unsurlar partiden uzaklaşmamaktadırlar. Partiden uzaklaştıkları için Tayyip Erdoğan bu söylemi Güneydoğu’daki gezisinde kendisine yapılan büyük tepkiye karşı dile getirmiştir.

Tayyip’in Davos söylemi

Aynı olayı aynı söylem ve dil ilişkisini Davos için çözümlediğimizde Davos öncesi arabulucu durumundaki Tayyip Erdoğan arabuluculuğu reddedilmiş dışlanmış ve bu süreçte İsrail karşıtı bir dil ve söylem geliştirmiştir. Söylem Tayyip Erdoğan tarafından geliştirilmiştir. Yani burada da bu söylemi geliştirdiği için değil, dışlanmış olduğu için bu söylem gelişmiştir.

Keza Simon Peres’in söyleminin dilsel analizini yaptığımızda Tayyip Erdoğan’ın tepkisini ortaya koymamız daha anlamlı olabilecektir. Bu tepki “Mübarek biliyor, Abbas biliyor sen bilmiyorsun” sözündeki Tayyip Erdoğan’ın bilmeyerek dışlanmasını ifade eden dildir.

Tayyip Erdoğan’ın beynindeki algılamalar kendisinin dışlandığını, en azından Obama tarafından dışlandığını içerdiği için bu dildeki “sen bilmiyorsun” söylemi kendisini dışlandığını algılamış, dışlanmış bir kişinin tepkisidir.

Bu anlamda reaksiyoner bir tavırla “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” söylemiyle tüm İsrail tarihi boyunca Yahudilerin katliamlarını dile getirerek keskin bir politik kopuşu getirmiştir. Buradaki dilin politik bir dil olmadığı eleştirilmektedir. Bu dilin diplomatik bir dil olmadığı eleştirilmektedir. Oysa diplomatik dil kapılar arkasında aristokratik dönemde geliştirilmiş bir söylem biçimidir. Ve ikili ve üçlü anlamları içererek açık kapılar bırakmaktadır.

Oysa buradaki toplantı medya önünde tüm dünyanın izlediği bir toplantıdır. Burada aristokratik bir diplomatik bir dilin hiçbir önemi yoktur. Tüm liderler medyatik politik bir dil kullanmaktadırlar. Tayyip Erdoğan’ın dile ise burada Obama’nın kendisini dışlamış olacağı kodlamasından hareketle yapılan bir reaksiyon dildir. Bu reaksiyon o gün bir ay önce değil bir yıldan beri süren bir sürecin boşalımıdır.

Orada politik bir dil olarak kullanılabilecek kavram ve söylem Yahudilerin ölmeyi ve öldürmeyi iyi bildikleri olmalıdır. Arkasından “siz Hitler faşizminde ölmeyi en iyi tatmış bu acıyı en büyük şekilde yaşamış bir millet olarak öldürmeden en uzak olmanız gereken millet olmalısınız” söylemiyle İsrail’in Şeria’da attığı fosfat bombalarını eleştirebilirdi.

Fakat bu söylem dışlanma kodlarına cevap olarak söylenebilecek bir cevap olma niteliğinden öteye düşerdi. O anda ideolojik söylem ve dilsel olarak Tayyip Erdoğan, formasyonel yapısındaki ideolojik biçimlerin ortaya çıktığı ve Yahudilerin öldürüldüğü süreci dışlayan bir ideolojinin etkisinde olduğunu göstermektedir.

Seçim yatırımı

Eğer bunu seçim yatırımı diye yorumluyorsak Tayyip Erdoğan’ın son söylemleri Saadet Partisi tarafından da söylenegelmiştir. Ve Saadet Partisi’nin oyu ortadadır.

Bu durumda AKP’nin oyu Milli Görüş’ten sıyrıldığı ve Milli Görüş gömleğini çıkardığı ölçüde neo-liberal kimliğiyle sağlanmıştır.

Yani Avrupa Birliği Fatih’i olarak, birinci lig ülkesinin yönetici olarak, Amerika, Avrupa ve İsrail’in müttefiki olarak %47’lik oy alınmıştır. Yoksa Davos Fatih’i olarak değil.

% 5 civarında olan siyasal İslamcı oy çevresindeki neoliberal ve milliyetçi oylarla % 47’yi bulmuştur.

Tayyip Erdoğan’ın Davos söyleminin liberal oyları kaçıracağı gibi, oyunu süreç içinde Erbakan’ın oy oranına indirgeme riski çok barizdir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi

iletmek için lütfen yazınız

Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı

ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe