16.02.2009/Sayı:224
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövABD’nde oy avcılığı-1

Geçtiğimiz Kasım ayında bir tür iki aşamalı oyla ABD Başkanlığına seçilmiş olan Demokrat Parti adayı Barack Obama 20 Ocakta Beyaz Saray’a girmiş oldu. Onun seçim konuşmalarında alanları dolduranların ellerinde yüzlerce “Değişiklik” yazan duyurumluklar (pankartlar) vardı. Oyları daha çok değişiklik umuduyla topladı. Değişiklik istemeyen kimi çevreler de onun oy avcılığına parasal destek verdiler. Demek ki, bu ikincilerin de ondan başka türlü beklentileri var. Obama, söyledikleri ve söylemedikleriyle, her iki kümeye de umutlar verdi. Önümüzdeki dört yıl içinde, Amerikan siyasal sahnesi beklenmedik biçimde tepetaklak olmazsa, tutucu çevrelerin dedikleri olacak.

Bu bağlamda, Amerikan başkanlık düzeni üstüne kimi gözlemlerin uygun düşeceğini
sanırım.

Bu amaçla, başkan adayının ve sonunda başkanın nasıl belirlendiğine ilişkin anımsatmalar yararlı olabilir. Ayrıca, Obama’nın adaylık yarışmasında ve Amerikan tarihinin daha önceki başkanlık seçimlerinde oylamalara gölge düşüren ve oldukça sık rastlanan birtakım kirli oyunlar, ucuz izlenceler ve demokrasilerde şaşırtıcı sayılacak olaylar sayılabilir.

George W. Bush
George W. Bush

Rutherford Hayes
Rutherford B. Hayes

Geçmiş oğul Bush seçimleri, hele 2000’deki skandallarla çalkalandı. 2008’de özellikle Cumhuriyetçilerin yaptıkları tüyleri diken diken eder. Ancak, az bilinen bir gerçek şu ki, ders kitaplarında yazanlar bir yana, Amerikan başkanlık seçimleri sürekli olarak kirli oyunların sahneleri oldu. Bush 2000’de Florida’daki oyları çalıp götürdü, değil mi? Ama 1876’da Hayes-Tilden ikilisi de aynı şeyi yapmıştı. Başkan Richard Nixon (1913-94) siyasal rakiplerinin kendi merkezlerinde konuştuklarını yasaları çiğneyerek dinledi, değil mi? Ama Lyndon B. Johnson da (1908-73) 1964’de aynı şeyi öteki aday Barry Goldwater’e yaptı.

Önce, başkan seçiminin anayasal gereklerine bakmakta yarar var. Amerika’da başkan halk tarafından doğrudan seçilmiyor.

Bu yol bir seçenek olarak düşünülmüş, fakat anayasaya konmamıştı. Onun yerine zaman içinde ufak değişikliklerle başka bir yol izlendi. Şimdi elli tane olan her birlikteş (federe) devlet kendi temsilcilerinin ve senatörlerinin sayılarına eşit “seçici” belirleyecek ve bunlar kendi yörelerinde bir araya gelerek başkan ve başkan yardımcısı adayları için oy kullanacaklardı.

Sonuçlar ulusal başkent Washington’a yollanacak ve oylar Kongre’de açılacaktı.

İlk başında, her seçici iki kişiye oy veriyor, daha çok oy toplayan başkan ve öteki de yardımcısı oluyordu. Ancak, 1800’de Thomas Jefferson (1743-1826) ile Aaron Burr (1756-1836) eşit (73) oy alınca, bu yolun sakıncası ortaya çıktı ve Anayasaya eklenen On İkinci Değiştirge başkanla yardımcısını ayrı oya bağladı. Hiçbir başkan adayı çoğunluğu sağlayamazsa, çözüm Kongre’nin iki alt kurumundan biri olan Temsilciler Meclisi’nin kararına kalıyordu. Bu yola 1800 ile 1824’de iki kez başvuruldu. Aynı sorun başkan yardımcısının belirlenmesinde çıkacak olursa, buna da Senato karar veriyordu.

Seçicilere gelince:

Her birlikteş devlette parti örgütleri (o birimin temsilcileri ve senatörlerinin toplam sayısına eşit) ulusal adaylarını belirleyecek seçici dizelgeleri hazırlıyorlar.

Kasım ayındaki genel seçimlerde, seçmenler oylarını bu seçici kümelerinden birine verdiler. Önceleri, basılı oy pusulalarında başkan seçmekle görevli kişilerin adları yazılıydı. Sonraki düzenlemeyle yalnız başkan ve yardımcısı olacak adayların adları kaldı.

Bu durumda, seçiciler kendi birlikteş devletinin meclis yapısında toplanıp oy kullanıyorlar. Kuramsal olarak her seçici dilediğine oy kullanabilirse de, yerleşik geleneğe göre herkes kendi partisinin adayına veriyor. Örnekleri az da olsa, seçici öteki parti adayına da verebilir.

Oylar ulusal başkentte toplanmakta ve seçildiği anlaşılan aday öteki yılın başında yemin ederek göreve başlamaktadır.

Bu düzenin kuşkusuz sakıncaları var.

Örneğin, diyelim, Ohio’da bir milyon yurttaş kendi adına hareket edecek olan Demokrat Partili seçiciler kuruluna oy verse ve bir milyon bir yurttaş da Cumhuriyetçi Parti yararına oy kullansa, o federe devlete biçilen 25 oyun tümü Cumhuriyetçi Partiye verilmiş sayılacaktır.

Böylece, her birlikteş devlette yarıdan bir fazla alan tümünü almış sayılıyor. Bu durumda, ulusal düzeyde ancak azınlık oylarını almış olan aday Beyaz Saray’a pekâlâ girebilir.

1860’da Abraham Lincoln (1809-65) ve 1912’de Woodrow Wilson (1856-1924) başkanlığa çoğunluğu kazanamadan seçildiler.

Obama

Geçtiğimiz Kasım ayında bir tür iki aşamalı oyla ABD Başkanlığına seçilmiş olan Demokrat Parti adayı Barack Obama 20 Ocakta Beyaz Saray’a girmiş oldu. Onun seçim konuşmalarında alanları dolduranların ellerinde yüzlerce “Değişiklik” yazan duyurumluklar (pankartlar) vardı. Oyları daha çok değişiklik umuduyla topladı. Değişiklik istemeyen kimi çevreler de onun oy avcılığına parasal destek verdiler. Demek ki, bu ikincilerin de ondan başka türlü beklentileri var. Obama, söyledikleri ve söylemedikleriyle, her iki kümeye de umutlar verdi.

1876’da Rutherford B. Hayes (1822-93) ve 1888’de de Benjamin Harrison (1833-1901) azınlık oylarını, ama seçicilerin çoğunluk oylarını almışlardı.

Bu durumda, başkanın halk tarafından doğrudan seçilmesini isteyenler de oldu.

Ancak, ülkenin daha çok kuzey-doğusunda yer alan küçük birlikteş devletlerle güneyliler bu seçeneğe karşı koydular.

Küçüklerin ancak birkaç oy hakkı vardı ve güneyde de halk seçimlere pek katılmıyordu.

“Orta yol” diye ileri sürülen seçeneklerin kendilerine göre ayrı sakıncaları vardı.

Her seçilen dört yıl görev yapar, ikinci kez aday olabilir.

Bu kuralın dışında kalan 1929 ekonomik bunalımı ve savaş yıllarının (dört kez) başkanı Franklin D. Roosevelt (1882-1945) oldu.

Yirmi İkinci Değiştirge (1951) bundan sonra en çok sekiz yılı kesin sayıyor.

Başkanın görev süresini tamamlamadan ayrılmasıyla yerine o süre sonuna değin yardımcısı geçer. Geçmişte (eceliyle ölüm, öldürülme ve istifayla) dokuz kez böyle oldu.

Anayasada başkanı görevden alma varsa da, iki kez ortaya çıkan bu olasılıkta Meclisin üçte-iki çoğunluğu olmadığından bu yol uygulanmadı.

Başkan yardımcıları (başkanın yerine geçenler dışında) adı sonra hemen unutulan kişilerdir. Seçime girmeleri pusulada bir denge sağlamak içindir. Başkan adayı Katolik ve doğudansa, yardımcısı Protestan ve güneyli olur. Ya da biri büyük endüstri sermayesinin tartışılmaz biçimde yandaşıysa, öteki çiftçilerin sözcüsü gibi görünür.

Seçilen başkan yürütme erkinin başıdır.

Ulusun dış ilişkileri, diplomasinin yürütülmesi, uluslararası antlaşmaların (Senato’nun üçte-ikisinin onayıyla) yapılması, yüksek rütbelilerin (gene Senato onayıyla) atanması ve silâhlı kuvvetler başkomutanlığı onun denetimindedir.

Kongre’den gelen yasayı veto yetkisi vardır. Bu yetki ancak her iki alt-meclisin üçte-iki oyuyla aşılabilir. Kongre’yi özel toplantıya çağırabilir, ona izlenecek siyaset önerebilir.

Partililerinin başkanı da olduklarından, iç siyasette de büyük güçtür ve Kongre’de çoğunluğu varsa, orada da egemen olur ve “kuvvetler ayrımı”na ilişkin anayasal ilke uygulamada işlemez.

Başkanlık seçimlerinde gerçek uygulamaya gelelim.

İyi bir yazar olmanın yanı sıra daha çok İngilizce sözlüğüyle ünlü olan Noah Webster’in (1758-1843) üçüncü Başkan T. Jefferson’a şöyle bir mektubu var:

“Namuslu kişiler yerine aptallarla düzencilerin en yüce katları ele geçirme olasılıklarının olduğu yerde, seçimle yönetime gelme yurttaşa ne kazandırır ki?”

Sıradan Amerikalı geçmişteki başkanlık seçimlerine ilişkin olarak hemen hemen hiçbir şey bilmez. Okulda öğrenciler bile son bir-iki başkan dışında eskilerden birkaçının adlarını bile sayamazlar. Ben orada doktora öğrencisiyken, kolejin alt sınıflarına Polk, Pierce, Van Buren, Harrison, Hayes ve Taylor gibi adları sıralayarak bunların kimler olduklarını sormuştuk. Tümü eski başkanlardı. Kimsenin bildiğini anımsamıyorum. İçlerinde “bizim sokağın bakkalı” diyen de çıkmıştı.

Birkaç hafta önce de, ABD’nde bir bilgi yarışmasında, on sekiz yaş dolaylarında bir kız öğrenci “ABD’nin kaç birlikteş devletten oluştuğu” sorusuna (elli yerine) “on üç!” demişti.

Geçmiş oğul Bush seçimleri, hele 2000’deki, skandallarla çalkalandı. 2008’de özellikle Cumhuriyetçilerin yaptıkları tüyleri diken diken eder. Ancak, az bilinen bir gerçek şu ki, ders kitaplarında yazanlar bir yana, Amerikan başkanlık seçimleri sürekli olarak kirli oyunların sahneleri oldu. Bush 2000’de Florida’daki oyları çalıp götürdü, değil mi?

Ama 1876’da Hayes-Tilden ikilisi de aynı şeyi yapmıştı.

Başkan Richard Nixon (1913-94) siyasal rakiplerinin kendi merkezlerinde konuştuklarını yasaları çiğneyerek dinledi, değil mi? Ama Lyndon B. Johnson da (1908-73) 1964’de aynı şeyi öteki aday Barry Goldwater’e yaptı.

Belki yalnız 1789’daki seçimde, yani kurucu George Washington tek başına aday olduğunda, bu türlü uygulamalar henüz yerleşmemişti. Ondan sonra, neredeyse seçimin cayılmaz niteliği oldu.

Belki de, çoğu kez, kazananlar en kirli oyunlara başvuranlar oluyor.

Bundan sonraki birkaç yazıda başından başlayarak bu oyunları özetlemeğe çalışacağım.

 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi

iletmek için lütfen yazınız

Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı

ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe