09.02.2009/Sayı:223
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Obama’nın adamları

Kriz, Obama ve ABD’nin yeni stratejisi

Geçen yazımızda imparatorluk başkanları ve adamlarının stratejik ve taktik değişikliklere göre değişimini ele almıştık. Türkiye’de partilerin ve parti kadrolarının kısa ömürlü oluşlarını anlamak için imparatorluk merkezine Amerika’nın strateji ve taktiklerine bakmamız gerekli olduğunun altını çizdik.

Başkanların strateji ve taktikleri çok değişmese de kendi kadrolarının adamlarının değiştiğini gördük ve görmekteyiz. Obama, starejik olarak Ortadoğu projesini genişleterek Büyük Ortadoğu, Sub-sahara ve Orta Asya projesine yönelteceği bir gerçektir. Thomas Barnett’in vurguladığı Afrikalı başkan, Afrika’daki planları daha kolay gerçekleştirecektir.

Bunun dışında Amerikan silah sanayiinin pazar sorunu da Obama’nın önünde yer almaktadır. Bir başka ifadeyle, kontrollü bir beşinci kuşak savaş, bölgesel ağ merkezli bir bombardıman, Amerikan ekonomisinin yeni dönem büyümesi için zorunlu görünmektedir.

Bush’un giderayak Amerikan ekonomisini krize soktuğu tezi son derece yanlış olup balon ekonomisini, yani balon inşaat ekonomisini, balon finans ekonomisini patlatarak Amerikan finans sektörünü yeniden dengeye sokan operasyonu yapmıştır. Bu operasyon daha önce defalarca vurgaladığımız gibi Çin’deki ihracat dolarlarını, Rusya ve Arap ülkelerindeki petro dolarları, Amerikan silah sanayii ve ileri teknoloji hisselerini satarak Çin’in ve Arapların Rusya’ya ödediği dolarları geri almıştır. Bu nedenle Rusya ekonomisi krize girerken, dolar karşısında ruble değer kaybederken, euro da dolar karşısında değer kaybetmeye yüz tuttu. Türk parası da dolar karşısında değer kaybetmektedir. Bu nasıl Amerika merkezli krizdir? Daha doğrusu Amerikadan kaynaklanan ama çevre ülkeleri etkileyen bir krizdir.

Bu da Obama’nın enkaz devraldık edebiyatını haklı çıkarmamaktadır. Tersine küresel imparatorluğunu yeni “demokratik insancıl” tezler üzerine kurması için bir ekonomik piyasa bırakmıştır.

Brzezsinki’nin olasılık olarak ileri sürdüğü Avrasya, Rusya merkezli, sistem karşıtı hareketi ve Çin merkezli sistem karşıtı hareketi bütünüyle elimine etmiştir. Amerika Çin’e sizden ithalat yapmazsam ihracatınız sona erer ve kriziniz başlar söylemiyle Çin’de biriken dolarlarla Çin’in Amerikan hisselerini almaya zorlamaktadır.

Bu durumda dünya sisteminin ekonomik krizinin önünde engel olarak Amerikan ekonomisi bu üretim fazlası ekonomilerden ithalat yaparak dengele tezini ileri sürmektedir.


Amerikan imparatorluğu başkanlarının çevre ülkelerde başkanları ve kadrolarını kendi istedikleri gibi değiştiremeyeceklerini ima ederek, Türkiye’yle işbirliği yapmak durumunda olacaklarsa Başbakan Tayyip Erdoğan’la muhatap olmak zorunda olacaklarını belirtmiştir. Bu söyleme karşı en azından Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın Tayyip Erdoğan’ı hedef alan ortak açıklamaları İsrail’in işaret ettiği tarzda Ortadoğu politikasında Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu süreceTürkiye’nin dışlanacağı vurgusunu güçlendirmiştir. Yani ideolojik olarak Tayyip Erdoğan’ın söyleminin arka planınındaki Arap ülkeleri desteği, devlet temelinde reddedilmektedir. Oysa halk temelinde büyük bir destek gören bu anlayış ve coşku, Arap ülkeleri yöneticileri tarafından reddedilen bu çizgi, Amerika ve İsrail’in güdümünde bir politikayı öne çıkarmışlardır.

Tayyip Erdoğan politik olarak siliniyor

Obama’nın temsilcilerinin İran’la görüşmeler yapması, Abdullah Gül’le görüşmeler yapması ve hatta Suriye’yle görüşmeler yapmasına karşılık Tayyip Erdoğan’la görüşmeler yapmaması, en azından söylem ve dil olarak uzak durması, Tayyip Erdoğan’ın beynindeki kodları “dışlandım” kodları olarak algılanmasına neden olmaktadır. Burada da haksız görünmemektedir.

Erhan Göksel’in televizyonlarda “Tayyip Erdoğan’ın danışmanları Tayyip Erdoğan’ı dışlanmasına neden oluyor” söylemi de bu anlamda değerlendirilmelidir.

Obama’nın adamlarını seçerken Neo-conları dışladığını görmekteyiz. Artık elden ayaktan düşmüş bir Dick Cheney’in tekerlekli sandalyeyle devir teslim törenine geldiğini bütün dünya görmüştür. Bu da Fukuyama’nın Neoconları terk etmesiyle Neo-conların ve onun küresel adamlarının tasfiye edileceği anlamına gelmektedir.

Ülkeden ülkeye değişen koşullar incelendiğinde, neoconların tasfiyesi sürecinde aynı stratejide ama yeni taktiklere göre yeniden kadrolaşmalar ortaya çıkmaktadır. Şimon Perez’e Tayyip Erdoğan’ın tepkisi, Arap halklar tarafından sevgiyle karşılanırken, küresel Yahudi cemaatleri bunun Filistin’e destek değil anti-Yahudi bir kampanya olduğu tarzında yorumlara gidecek kadar reaksiyoner bir tavır almışlardır.

Bunun yanında İsrail Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu sürece bölgesel bir arabuculuk görevinin olamayacağını ilan ederek, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki as başkanlık görevinin bittiğini ilan etmektedir. Keza Davos toplantısından sonra herkes medyatik söylem içinde yüzeysel coşkularla davranırken, beden dilindeki ifadesiyle ve söylemiyle Cüneyt Zapsu fevkaledeliliğin olumlu anlamda değil olumsuz anlamda olarak altını çizmiştir.

Tayyip Erdoğan’ı candan koruyarak silinmemesi için çabalayan Zapsu’nun Tayyip Erdoğan’ın politik olarak silindiğini düşündüren ifadeleridir bu.

Toplantıdan sonra yeniden yapılan istişareler ile Tayyip Erdoğan söyleminde ve dilinde yeni bir ideolojik arka yapı oluşturarak, “Türkiye çadır devleti değildir” vurgulaması yaparak, Kaddafi’ye yapılan baskıların ve Kaddafi’yi sindirmenin benzerinin Türkiye’ye ve onun başbakanına yapılamayacağını ifade etmeye çalışmıştır.

Bu anlamda Amerikan imparatorluğu başkanlarının çevre ülkelerde başkanları ve kadrolarını kendi istedikleri gibi değiştiremeyeceklerini ima ederek, Türkiye’yle işbirliği yapmak durumunda olacaklarsa Başbakan Tayyip Erdoğan’la muhatap olmak zorunda olacaklarını belirtmiştir.

Bu söyleme karşı en azından Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın Tayyip Erdoğan’ı hedef alan ortak açıklamaları İsrail’in işaret ettiği tarzda Ortadoğu politikasında Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu süreceTürkiye’nin dışlanacağı vurgusunu güçlendirmiştir. Yani ideolojik olarak Tayyip Erdoğan’ın söyleminin arka planınındaki Arap ülkeleri desteği, devlet temelinde reddedilmektedir. Oysa halk temelinde büyük bir destek gören bu anlayış ve coşku, Arap ülkeleri yöneticileri tarafından reddedilen bu çizgi, Amerika ve İsrail’in güdümünde bir politikayı öne çıkarmışlardır.

Korkutucu gerçek: Türk-Kürt Federasyonu

Türkiye ile birlikte İran’a da karşı çıkan Sünni Arap ülkeleri, deyim yerindeyse, Tayyip Erdoğan’ı yarı yolda bırakmışlardır. Bu Ahmet Davutoğlu’nun çizgisindeki Ortadoğu’da Sünni İslam ülkeleri birliğinde söz sahibi olan bir Türkiye, Avrupa ve Amerika’da daha belirleyici olur politikasına karşı bilinçli bir tepkidir. Bırakınız Türkiye’nin bu bölgede Osmanlı Türk imparatorluğu coğrafyasında egemen olmayı bizi bekleyen korkutucu gerçek, yerel seçimlerden sonra Güneydoğu’daki ilçe ve beldelerde yerel Kürt yöneticilerinin oluşturacağı resim ve onların Kuzey Irak Kürt yönetimiyle olan eğilimleri Ortadoğuda Kürt-Türk federasyonuna Türkiye’yi razı etme noktasına gelecektir.

Büyük Ortadoğu’da Büyük Osmanlı Türk İmparatorluğu coğrafyasından Türk Fırat’ın batısındaki Türkiye’ye indirgeme riski, bütün korkutuculuğuyla önümüzde olacaktır.

Arap ülkelerinin ve İsrail’in Türkiye- İran yakınlaşmasını hedef alan politikaları söylemi bizim açımızdan geri bir nokta olmayıp Türkiye’nin müttefiki İran ve Orta Asya olmalıdır tezimizin gerçekçiliğini ortaya çıkarmaktadır. Ama bu teze karşı İran’ın Şiiliğini öne çıkararak Türkiye-İran jeopolitik birlikteliğini geçersiz kılma politikaları önümüzdeki dönemin politikaları olacaktır. Bunun işaretleri olarak Alevilerin Anadolu Türkmen kökenli söylemlerini Şiileştirerek Anadolu kökeninden koparma çalışmaları bu sürecin bir parçası olarak karşımıza çıkmıştır.

Ermenilerden özür dileyelim söyleminin yanında Alevilerden özür dileyelim söylemi dayatılmaktadır. Bu dayatmalar Güneydoğu’nun federatif olarak ayrıldığı ve Kuzey Irak’la birleştirildiği stratejisini takip edecek dönemdeki Türkiye’yi bölme stratejileri olarak önümüze çıkacak süreci resmetmektedirler.

Diğer taraftan başından beri Barzanicilerin vurguladığı “Türkiye’nin en büyük şehirleri İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin aynı zamanda en büyük Kürt şehirleridir” söylemi ileri sürülmektedir. Bu söylem ile Güneydoğu Anadolu’yu İsviçre modelinde iki etnili bir devlet modelinin önerilmesidir. Yani Güneydoğu Anadolu federatif bir coğrafi bölge olarak ayrıldıktan sonra büyük şehirlerde iki milletli Türk-Kürt federasyonunun şehirleri olarak yeniden “demokratik” bir şekilde örgütlenmesi projesinin dayatılması sözkonusudur. Bu projeler Abdullah Öcalan’ın “Türkler ve Kürtler birlikte emperyalizme karşı Türkiye’yi bağımsızlaştıramazsa emperyalistler Türkiye’yi bölecektir” söylemiyle yeniden değerlendirdiğimizde daha bir derinlik kazanacaktır.

Abdullah Öcalan’ın ağzından çıkan her sözcük mutlak bir söylem gibi kabul edilirken bu söyledikleri hasıraltı edilmiş ve üzerine kalın bir örtü örtülmüştür. Gözümüzü açmak için Abdullah Öcalan’ın bu sözlerini de beynimizin bir köşesine yerleştirmemiz zorunludur.

Türk-İslâm’dan Kürt-İslâma Fethullahçılar

Bu noktada Obama’nın yeni adamları bu söylemleri özümsemiş ve bu söylemleri topluma kabul ettirme çabasında Tayyip Erdoğan’ı çok geride bırakmışlardır. Bunu anlamak için Tayyip Erdoğan’ın “ya sev ya terk et” söylemi Fethullah Gülen hareketi tarafından eleştirilmiş ve Abant toplantıları Erbil’de düzenlenerek yeni politika öne çıkarılmıştır.

Fethullah Gülen hareketi, 1980’lerde Türk dünyasındaki Türk İslâmı olarak öne çıkarılırken, yani o dönemde İran Şiiliğine ve Suudi Vahabiliğine karşı Türk İslâmı olarak öne çıkarılan Gülen Hareketi, bugün Türk İslâm sentezini terk ederek safını Kürt İslâmının yanında almaktadır.

Nakşi geleneğinin Süleymaniye’deki başlangıcı Mevlana Halit’ten başlayarak onun halifeleri ile nehri şeyhleri Taha Yasin’den günümüzde molla Barzani’ye geçiş göstermiştir.

Nakşi hareketinden kopmadan yeni bir dal olarak ayrılan Nurcu hareket Bediüzzaman Said-i Nursi ile başlangıçtaki Said-i Kürdi’liğini Batı Anadolu’da kısmen terk ederek Sadi-i Nursiye dönüştürmüştür. Bunun devamında yüz yıl müceddidi olarak Fethullah Gülen Nur cemaatinden ayrılarak Türk İslâmcısı teziyle Orta Asya’daki Amerikancı Avrasyacılığın dinsel temelini oluşturmuştur.

Günümüzde ise AKP ile birlikte oluşan koalisyonda moodest İslâm -makul İslam’ın- evrensel İslâm’ın sözcüsü olarak, dinler diyaloğunu öne sürerek, Ortadoğu dinleri İsevilik, Musevilik ve Müslümanlığın ortak yönlerini öne çıkaran bir politika geliştirmiştir.

AKP yapısında Nakşi geleneği Nurcu gelenek ve Fethullahçı gelenek kendi aralarında bir konsensusa varmış, bir dini taban oluşturmuştur. Fethullahçı ve Nurcu gelenek daima Milli Görüşten uzak kalarak iktidar ile Özal ve Demirel ile yakın bir çizgi izlemiş ve Milli Görüş’ün önüne geçmişte engel olmuştur. Günümüzde AKP içindeki beraberlik, Erdoğan’la Amerika’nın, İsrail’in ve Avrupa’nın çatışması durumunda Erdoğan’dan koparak Erdoğan’la yollarını ayırabileceğini göstermiştir. “Ya sev ya terk et” söylemi ile ortaya çıkan Erdoğan’ın tepkisel çıkışına Fethullah Gülen çizgisi tavır göstermiştir. Ve bugün bu tavrı Erbil’deki Abant toplantısı ile en üst noktaya çıkarmıştır.

Diğer taraftan Cumhurbaşkanı, Erdoğan’ın söylemini destekler görünürken Erdoğan’a tepki gösteren Arap ülkelerinin beyni olan Suudi Arabistan’da bulunması ve aynı dönemde Suudi Arabistan’ın, Ürdün’ün, Mısır’ın Erdoğan’a tepki göstermesi anlamlıdır.

Bu da Obama’nın adamları olarak Türkiye’deki AKP çizgisinin ömrünü doldurmaya başladığı göstermektedir. Sorun bu çizginin yerine konacak çizginin ortaya çıkarılmasıdır. Bu çizginin dayanakları olarak Cumhurbaşkanı Gül ve Fethullah Gülen hareketi Obama’nın yeni adamları olarak potansiyellerini korumaktadır.

Diğer ayağını ise Barzani, Talabani yönetimi ve onların Türkiye’deki egemenlikleri ile oluşturulan yeni Kürt hareketi olacaktır. Bu anlamda DTP bir çatı partisi olarak Barzanicilerin ve Eski PKK’cıların partisi olarak düşünülebilir. Geçmişte PKK legal bir çizgi olarak görülürken günümüzde Barzani, Talabani ve onlarla uzlaşmış yeni PKK çizgisi koalisyonu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu koalisyonda PKK, Obama’nın yeni adamını oluşturacaktır.

CHP ve MHP’nin yanlışları

Diğer taraftan Cumhuriyet Mitinglerinde de erken bir şekilde sezgiyle altını çizdiğim, Amerikan iki taktiği olarak tanımladığım, bir tarafta laik milliyetçi Türk milliyetçisi çizgi olarak CHP ve MHP işbirliğini savunurken diğer tarafta ise moodest İslam ve Kürtçülerin birliğini savunan AKP çizgisi olmuştur. Bu süreçte CHP sözcüleri, özellikle Onur Öymen, yaptığı konuşmalarda “Amerika bize AKP’yle aynı mesafede duruyor ama medya bunu vermiyor sanki Amerika AKP’yi destekliyormuş gibi bir tavır göstererek AKP’ye destek veriyor” söylemini dile getirmiştir.

Bu da aslında günümüzde İsrail, Amerika ve Avrupa’yla çatışan Davos politikası ve Davos krizisinin gerçekte AKP’ye oy taşımayacağı, oyunu azaltacağı gerçeğini 2007 seçimleri pratiğinde yansıtmaktadır. Bu dönemde laikliği öne çıkaran CHP sözcüleri, İran’a karşı Amerika’nın operasyonu söz konusu edildiği (ben hiçbir zaman buna olasılık vermedim, karşı çıktım) için “İran’da Rejim Yayma Bakanlığı var, ve şeriatçı rejimleri tüm Ortadoğu’ya yaymak istiyorlar biz buna laik Türkiye olarak razı olamayız” söylemiyle Amerika’ya mesaj vermeye devam etmişlerdir.

Cumhuriyet yürüyüşlerindeki anti Amerikancı anti batıcı anti İsrailci kitleler bu söylemlere rağmen CHP’ye oy vermekten başka alternatifleri olmamıştır. Bu da bizim ulusalcı devrimcilerin dileması ve çelişkisidir. Keza ne MHP ne CHP Avrupa Birliği’ne, Amerika’ya ve İsrail’e karşı olmamış, AKP’nin Avrupa Birlikçiliğini eleştirirken onurlu bir birliktelik gibi soyut bir kavrama sarılmışlardır.

Şimdi, Obama’nın yeni adamları kavramını sadece küresel gücün belirleyeceği açıdan bakmamız gerçekçi görülmemektedir. Ama maalesef gerçek ideolojik aygıtlarla örgütlenmelerle ve küresel söylemlerle sistem partisi her zaman Türkiye’de % 50’lik oyu almaktadır.

Sistem partisinden vurguladığım dünya ekonomik sistemi merkezi Amerikancı Avrupacı parti anlamındadır. Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve AKP sistemin Türkiye’deki partisi olarak % 50’lik oyları her zaman almışlardır. Bunu daha önceki yazılarımızda İleri dergisinde sistemin ideolojik aygıtları ve AKP’nin seçim başarısı üzerine yazdığım yazıda ayrıntılarıyla vurgulamıştım.

Burada vurgulamak istediğim, AKP başkanı olarak Tayyip Erdoğan, “Türkiye çadır devleti değildir” diyerek bütünüyle Amerikan Başkanı’nın yönetiminde yönetilemeyeceğini ima etmektedir. Daha ötesi Amerikan Başkanı’nın Türkiye’deki seçimi mutlak olarak belirleyemeyeceğidir. Bunun yanında “uysalız dedikse sessiz koyun değiliz” söylemiyle Tayyip Erdoğan’ın beynindeki kodlarda Amerika’nın kendisini silmek istemesine karşılık Amerika’ya verdiği mesaj, beni diğer geçmişteki partiler gibi ekarte etmeniz kolay olmayacak söylemidir. Mücadele de bu noktadadır. Davos sonrası coşkulu karşılama bunu ima etmektedir. Yani Tayyip Erdoğan’ın oyu artmıştır demektedirler. Gerçekte ise tam tersidir.

Muhalefet de bu oyuna alet olmuştur. Yani Davos’u bir seçim propagandası ve taktiği olarak, senaryo olarak yorumlamışlardır. Gerçekte ise Türkiye siyasi hareketi pratiği ne kadar direnirse dirensin daima imparatorluğun merkezindeki Başkanın adamları Türkiye’de seçimi kazanmaktadırlar. Bu anlamda AKP’nın Davos sonrası seçim şansı düşmüştür.

Bu yerel seçimlerde yansımayabilir ama genel seçimlere yansıyacaktır. AKP, kendi içinde Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak yeni yapılarla sistemin yeni partisini oluşturma çabasına girebilir. Bu çaba içine CHP’nin de moodest İslam görüntüsüyle katılması mümkündür. CHP’deki son taktiksel değişiklikler bunu yansıtmaktadır. Ama Türkiye açısından önümüzdeki yerel seçimlerde en dikkate alınması gereken nokta Güneydoğu’nun seçim pratiğinde de fakto olarak ayrı bir kimlik göstererek Türkiye bütününden ayrılması, seçimsel bir federasyon görüntüsünde ortaya çıkması olasılığıdır.

Başkanın yeni adamları ve yeni partisi bu pratiklerden sonra ortaya çıkacaktır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe