Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Avrasyacılık, sistem karşıtı olamaz Günümüzde Türkiye’de kimileri Amerikancı olduğunu vurgulayarak Avrasyacılığa karşı olduğunu ifade etmektedir. Diğer bir grup ise Avrasyacılığı ideolojik bir çarpıtma olarak emperyalizme karşı bir mücadele ideolojisi olarak sunmaktadır. Bu kavramın fikir babası gerçekte Amerikan stratejisinin babası olan Brzezinski’dir. Brzezinski’nin anti Sovyetik çizgisi ve saplantısı onu günümüzde Rusya’ya karşı anti Rusçu, anti Avrasyacı bir söyleme götürmektedir. Geçmişin “şeytan imparatorluğu”, Sovyet imparatorluğuna karşı Graham Fuller’in ve Brzezinski’nin savunduğu tez Yeşil Kuşak stratejisiyle Sovyetler’i çevreleme tezidir. Bu tezi günümüze taşıyarak sistem karşıtı, Amerikan karşıtı muhalif blok olarak Rusya, Çin, Hindistan ve İran bloğu Brzezinski tarafından stratejik senaryo olarak ortaya konmuştur. Bu varsayımsal senaryo koyu bir anti Sovyetizmin subjektif bakışı ile olasılığı çok zayıf olan bir birlikteliği sistem karşıtı blok olarak tanımlamıştır. Daha objektif bir analiz yapan Thomas Barnett ise sistem karşıtlığının küreselleşmeye karşıt boşluk ülkeleri ile temsil edildiği görüşündedir. Burada vurgulanan nokta devrimci bir sistem karşıtlığı ile karşı devrimci sistem ideolojisinin üzerlemesidir. Burada vurguladığım objektif gerçeklik, sistemin karşıtları yani Avrupalı ve Atlantikçi emperyalist devletlerin karşıtlarının Asyalı emperyalist devletler, yeni emperyalist devletler veya yeni küreselleşmeci devletlerin olamayacağıdır. Yani açıkçası Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya sistemle bütünleşmiş küresel dünyanın parçası haline gelmiş devletlerdir. Bu anlamda sistem karşıtlığı sistem içindeki bu genç emperyalist devletlerce temsil edilemez. Tam tersi bu devletler sitemdeki eski küreselci merkezlerle çatışma içinde olsalar da, sistemle bütünleşme çabasındadırlar. Dolayısıyla bu çatışmalar devrimci bir muhalefeti temsil etmez. Devrimci muhalefet Sultan Galiyev tarafından formüle edilen, hem eski emperyalist merkezlere karşı hem de yeni emperyalist merkezlere karşı sömürge ve bağımlı ulusların bağımsızlık ve sistemden kopma mücadelesidir. Bu anlamda Sultan Galiyev sovyetik bir kırmızı şalla örtülmüş Rus şovenisti Rusya Komünist Partisi’ne ve Rusya devletine karşı çevre Tatar ve Türk bölgelerinin bağımsızlık mücadelesini savunmuştur. Keza aynı şekilde Mustafa Kemal de İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını sağlamıştır. Günümüzde bir emperyalist devletle işbirliğine dayanan Avrasyacı stratejilerle, geçmişteki bir emperyalist devletle işbirliğini savunan Enver Paşa çizgisini karşılaştırabiliriz. İngiliz ve Fransız hegemonyasına karşı savaşa girmiş olan genç emperyalist Almanya’nın kuyruğuna takılmak ve onun peşinden savaşa girmenin Osmanlı Türkiye’si için, Türk İmparatorluğu için ne denli felaketler getirdiğini Enver Paşa’nın politik mücadelesinde görmekteyiz. Buradaki stratejik yanlışlık sol ve devrimci bir kritikle ele alındığında, Fransız ve İngiliz emperyalizmine karşı Birinci Dünya Savaşı’na giren Alman emperyalizminin bu süreçte Fransız ve İngilizler’e kaptırdığı Osmanlı Türkiye’sini tekrar kendine tabi kılabilmek için Türkiye’de Envercilerle işbirliği yapmasıdır.
Küresel imparatorluk- Benzer bir süreci günümüzde Amerikan emperyalizmiyle askercil bir noktada, kendi petrol yataklarına sahip olabilme temelinde ve petrolünü Batıya pazarlayabilme amacına yönelik Rus emperyalizminin Amerika’yla çatışır durumda olmasında görebiliyoruz. Bu çatışma nedeniyle Rusya’nın Çin’le, Hindistan’la, İran’la ve Türkiye’yle oluşturacağı beraberlik bütünüyle eklektik bir beraberlik olup anti emperyalist bir mücadele olamaz. Bunun temeli ancak anti emperyalist bir mücadeleyle sistemle bütünleşmeyip sistemin sömürüsü altında kalan ülkelerin bağımsızlık mücadeleleridir. Barnett’in tabiriyle “sistemle bütünleşmemiş küreselleşme dışı boşluk ülkeleri” olan Türkistan, İran, Türkiye, Kuzey Afrika ve Latin Amerika’da Venezüella, Kolombiya, Şili gibi ülkelerin bağımsızlık mücadeleleleri. Devrimci olarak bu ülkelerin bağımsızlığı sonuna kadar savunmak ve bir emperyalist güce karşı mücadele verirken, diğer emperyalist gücün kuyruğuna takılmamak prensibi temel prensiptir. Daha önceki yazılarımızda enerji imparatorluğunun yani Rusya’nın, İran’ın, enerji kralı olarak Suudi Arabistan’ın, Arap ülkelerinin ve enerji petrol yatakları sahibi anti emperyalistLatin Amerika’nın yani Venezüella’nın ve Kolombiya’nın sistemle mücadelesinin keskinleştiğini vurgulamıştık. Bu anlamda petrolün 150 dolardan 200 dolara yükseldiği bir süreçte Putinizm, Rusya’da petrol gelirlerine dayanarak oluşturduğu askeri gücünü petrol yataklarına sahip olma ve kendi yataklarını koruma noktasında konuşlandırarak; sisteme yani Amerika’ya ve Avrupa’ya petrol temelli bir kafa tutma politikası sürdürmekteydi. Keza aynı şekilde İran’ın petrol gelirlerine dayanarak Amerika’ya karşı gelmesi, Latin Amerika’da Chavez’in Amerika’ya karşı meydan okuması ulusal petrol yataklarının ulusal şirketlerce işletilmesi sonucu mümkün olabildi. Elektronik emperyalizm ve kriz Fakat son küresel kriz başından beri emperyalizm teorisi konusunda ileri sürdüğüm görüşü açıklıkla ortaya çıkardı. Emperyalizm teorisinin 21. yy’daki bu yeni işlevini ve işleyişini ortaya çıkarmadan antiemperyalist bir analiz yapılamayacağını bize gösterdi. Daha önce İleri dergisindeki yazımda “elektronik emperyalizm” olarak tanımladığım emperyalizm, elektronik ortamda fiber optik ağlar aracılığıyla günde iki trilyon doların el değiştirmesi olgusunu temel alan yeni emperyalist teoriydi. Bu da bize son emperyalist krizin aslında, emperyalist merkez olan Amerika’nın dünya sistemini kontrol etme ve kendisine rakip olarak çıkan yeni küreselleşmeci devletler olan Çin’i, Rusya’yı ve Japonya’yı yola getirme aracı olduğu göstermiştir. Daha açık bir ifadeyle Rusya petrol gelirlerini Rusya’da yatırımlara sokmak yerine Amerikan ileri teknoloji hisselerini satın almayı yeğlemiştir. Bu anlamda Rusya’nın Tatar petrolleri üzerindeki hegemonyasıyla elde ettiği petrol gelirleri, Amerika’nın ileri teknoloji silah sanayi hisselerine yatırılmıştır. Bunlar Rusya’daki ekonominin düzeltilmesi ve büyümenin sağlanması doğrultusunda kullanılmamıştır. Bu da göstermektedir ki, Rusya’da bir milli ekonomi ve ekonomik bağımsızlık sözkonusu değildir. Keza Çin’in ihracat fazlası sonucu yılda 600-700 milyar dolar Çin merkez bankalarında birikirken, Amerika Çin’e hergün bir milyar dolar ticaret açığı vermektedir. Aynı şekilde Suudi Arabistan ve Arap ülkelerindeki petrol dolarları Amerikan merkez bankasında basılan dolarlardır. Bu durumda doların sürekli düşerek değer kaybetmesi gerekirdi; çünkü krizin Amerikan merkezli bir kriz olduğu ileri sürülmekteydi. Oysa kriz sonrası dolar sürekli değer kazanmış ve Euro karşısında değeri yükselmiştir. Buradaki ekonomik sihirbazlık nerededir? Bunu anlayabilmemiz için 21. yy’da sömürünün elektronik ortamda finans ağlarıyla gerçekleşen bir sömürü olduğudur. Amerika’daki borsa krizi gerek Rus petrol gelirlerinin gerek Arap petrol gelirlerinin gerekse Çin ihracat gelirlerinin tümüyle Amerika’ya geri dönüş mekanizması olmuştur. Rus, Çin ve Amerikalı bankerler kendi ülkelerinin artı değerlerini ve petrol ürünleri ile elde ettikleri birikimleriyle yüksek fiyattan Amerikan ileri teknoloji ve savaş sanayi hisselerini ve Amerikan devlet kağıtlarını satın almışlardır. Amerikanın tüm bu hesapsız harcamaları ile Amerika dışına çıkan dolarlar bu araçla Amerika’ya dönmüş ve Amerikan ekonomik şoku patlayarak tüm bu Rus, Arap ve Çin paralarını, değerlerini bütünüyle yitiren hisse senetlerine dönüştürmüştür. Bu değerlerini yitiren hisse senetleri için Rus, Çin ve Arap dolarları Amerika’ya ödenerek Amerikan kasalarına girmiştir. Bu nedenle bu krizden sonra Amerikan doları değer kazanmaktadır. Kriz: Avrasyacılığın ekonomik temelinin çöküşü Bu krizden en çok etkilenecek ülkelerden birinin Rusya olacağını vurgulamıştım. Krizin reel bir krize dönmesini ise ancak Çin’in ihracatını emebilecek dünya pazarının çökmesiyle ortaya çıkacağının da altını çizmiştim. Şimdi bu iki cümleyi analiz edersek; kriz öncesi Karadeniz’de Amerika’ya meydan okuyan bir Rusya gerçeği karşımızdaydı. Petrol fiyatlarının 200 dolara yükseldiği bir dönemde Rusya’nın petrol yatakları referans gösterilerek Rus borsasına dünya piyasasından büyük miktarda elektronik para akmaktaydı. Buradaki çelişki, Rusya’nın kendi petrol gelirleri Amerikan hisse senetlerine yatırılırken; petrol rezervleri için Batı’dan Rusya’ya elektronik para akmasıydı. Finans şirketlerinin petrol fiyatlarını yükselterek ekonomik krizi başlatıp; borsayı çökertmeleriyle birlikte petrol borsası da çökertilmiştir. Petrol fiyatları 200 dolara çıkmamış otuz dolarlara kadar düşmüştür. Bu durumda Rusya borsasından 500 milyar dolara yakın para çıkmıştır. Keza Rusya’nın 1 trilyon dolara yakın dış borcu ödemesi önündedir. Bu durumda petrol fiyatlarının düşmesiyle başka bir ekonomik girdisi olmayan Rus ekonomisi dünyanın en büyük çöküşünü yaşayan ekonomidir. Yıldızı parlayan Avrasyacılığın merkezinde yer aldığı ileri sürülen Putinizm çökmüş ve Rusya’da Komünist Parti, Putin’in istifasını isteyen gösterilere başlamıştır. Keza petrol gelirleriyle kurulan yeni Rus ordusu subayları işsiz kalmış ve ordu ekonomik desteğini kaybetmiştir. Bu durumda Rusya sistem dışı bir muhalefet değil tarihsel süreçte olduğu gibi sisteme entegre olmuş ikinci sınıf bir emperyalist ülke konumundadır. Bu anlamda Rusya merkezli Avrasyacılık ideolojisi aslında temeli olmayan bir ideolojidir. Bu temel ekonomik temeldir. Türkiye’deki ulusalcılık ile Avrasyacılığın özdeşleştirilmesi bu anlamda ulusalcılığa karşıt çevrelerin ulusalcılığa yapıştırdıkları bir yaftadır. Bu yafta Amerikancılar tarafından da Rusçular tarafından da Türk ulusulcalığına yapıştırılmaya çalışılmaktadır. Çin geleceğin süper gücü mü? Diğer taraftan Avrasyacıların dergilerinde sürekli Çin’in ne kadar büyük bir hızla kalkındığı, Amerika’nın yerine küresel sistemin egemeni olacağı övünçle vurgulanmaktadır. Burada devrimci bakış açısıyla baktığınımızda, İngiliz emperyalizmine karşı yükseliş gösteren Amerikan emperyalizmini 1940’larda desteklemek ne ise günümüzde de Amerikan emperyalizmine karşı Çin emperyalizmini desteklemek o olacaktır. Yani İngiltere’ye karşı geçmişte Amerika’yı destekleyenler veya daha eskide 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya’yı destekleyenler ne kadar antiemperyalist iseler bugün de Çin’in gelecekte dünyanın süper gücü olacağını alkışlayanlar o kadar antiemperyalist olacaktır. Gerçekte ise biraz ekonomik analiz yapıldığında Çin’de biriken Amerikan dolarlarının Amerikan devlet tahvillerini yani Amerikan kağıtlarını almak için ödendiğini gerçeğiyle karşılaşılır. Yani Amerika’yı ayakta tutan Çin’dir. Çin’in Amerikan devlet kağıtlarını satın alması nedeniyle Amerikan doları ayakta durmaktadır gerçeğini görmüşler ama buna bir kılıf geçirerek Çin’in barışçı olduğunu savaşın çıkmaması için Amerikan kağıtlarını satın aldığını ileri sürecek kadar idealizme saplanmışlardır. Bu idealizmden kurtularak Çin’in büyümesine gerçekçi bir bakış açısıyla bakarsak, Çin’in Amerika’nın çevre ülkesi olarak Amerikan yatırımları ile ikinci dalga endüstrilerin üretim yaptığı bir ülke olduğu görülecektir. Bu ikinci dalga endüstireler ağırlıklı tüketim malları üretiminde Amerikan toplumu için üretim yapmaktadırlar. Amerika’nın Çin’den hergün bir milyar dolarlık ihracat yapmasına veya ticaret açığı vermesine karşılık, Çin’e bunların karşılığı olarak Amerikan merkez bankası çıkışlı “kıymetli kağıtlar” vermektedir. Bu da Çin’in sistem içine Komünist Parti önderliğinde nasıl entegre olduğunu göstermektedir. Thomas Barnett’in bu konuda haklılığı son olaylarda açıkça göstermektedir. Yani Çin ile Amerika arasındaki bir askeri savaş hayali bir olgu olup; Çin Amerika tarafından ucuz fiyatla kendine bağlanmıştır. Keza aynı şekilde Rusya nasıl Sovyetler Birliği sonrası Yeltsin döneminde Amerika’ya bağlanmış ve Amerika’nın kendisini üçe bölme planını kabul etmiş ise günümüzde de, yani Putin sonrası dönemde Rusya’nın, bu ekonomik determinizmle birlikle Amerikan emperyalizminin güdümünde bir politikaya yöneleceği görülmektedir. Küreselleşmiş olan Rusya Putin döneminde sistem karşıtı politikalar ve söylemler geliştirme çabısındayken, günümüzdeki kriz sonrası sistemin uslu çocuğu olma noktasındadır. Görüleceği gibi Avrasyacı sistem karşıtı söylemin iki temel ayağı Rusya ve Çin sistem karşıtı bir politika sürdürmemektedirler. Sistem karşıtı politika ancak küreselleşme tarfından bütünüyle sömürülen ve küreselleşmeye karşı direnen ülkelerin devrimci mücadelesidir. Bu devrimci mücadelenin temelini ulusal bağımsızlık almaktadır. Daha önceki yazılarımda vurguladığım gibi Moskova Rusya’sı Tataristan’ın, Sibirya’nın ve Kazakistan’ın petrol yataklarını sömürgesi olarak kendine bütünleştirmiş ve bu sömürge temelinde Rusya’da ekonomik büyüme gerçekleştirme çabalarına girilmiştir. Burada esas olan Galiyev’in temelde belirttiği sömürgeciliğin Rusya’da kendi içinde de devamıdır. Sistem karşıtı blok: Devrimci-ulusalcı ülkeler Latin Amerika’daki Brezilya ve Arjantin’in sistemle bütünleşmiş ülkeler olarak Thomas Barnett tarafından alınışı dengeli bir tespit değildir. Chavez ve Morales gibi Ant ülkeleri ve Karayip ülkeleri petrol yataklarına sahip çıkarak ve emperyalizme karşı bağımsızlıklarını sürdürerek, sosyalizme doğru bir çizgi izlemektedirler. Keza Kuzey Afrika ve Sahra altı bölgeleri yani Nijerya, Sudan gibi ülkeler emperyalizmin direk saldırı alanındadırlar. Bu anlamda Türkiye, İran, Afganistan ve Türkistan gibi ülkeler, tarihsel Türk-dünya sistemi eksen ülkeleri, emperyalizmin saldırı alanındadır. Bu Batılı saldırılara karşı direnen bu ülkeler potansiyel Asyalı emperyalist ülkelerin de hedefindedir. Batılı emperyalist güçlere yani Amerika’ya ve Avrupa’ya karşı Türkiye, İran ve Türkistan’da bağımsızlığımızı savunurken aynı şekilde Rusya’ya doğuda Çin’in, güneyde de Hindistan’ın emperyalist ve emperyalist işbirlikçi saldırılarına karşı birlikte mücadele vermek devrimciliğin temel işlevidir. 21. yy’da somut verileriyle yaptığımız emperyalizm analizi ve emperyalizme karşı sistem karşıtı muhalefetin ekseni bu devrimci-ulusalcı ülkeler ekseni olacaktır. Yoksa Avrasyacı, Rusçu, Çinci emperyalist Asya ülkelerinin güdümünde Batı emperyalizmine karşı mücadele verilemez. Devrimci tarih ve pratik bize bunu açıklıkla öğretmiştir. Günümüzde de bu pratik ışık tutmaktadır. Yeter ki bu ışığı görecek gözlerimizin açık olmasıdır. Sonuç olarak 21. yy’da emperyalizm ileri elektronik iletişim araçlarını kullanarak para sermayenin elektronik ortamda yer değiştirmesi temelli bir sömürüyü esas almıştır. Bu sömürünün yanında geçmişe doğru bakarsak, çok uluslu şirketlerin veya ulus ötesi şirketlerin sömürüsü, daha önceleri tekelci şirketlerin uluslar arası sömürüsü, bunu önceleyen rekabetçi kapitalist dönemdeki ticari emperyalist sömürü ve emperyalizmin başlangıcı olarak tespit edebileceğimiz sömürgeci sömürü yani doğal kaynakların ve tarım ürünlerinin sömürüsü gibi emperyalist sömürüler tarihsel dönemlere değin geri götürülebilir. Bu emperyalist sömürü biçimlerinin en keskin ve en yoğun biçimi günümüzdeki elektronik finansal sömürüdür. Bu sömürü sistemi küreselleştiği ölçekte elinde tutmaktadır. Bu anlamda Amerika, Avrupa ve Japonya gibi merkez küresel ülkeler, çevrelerinde çevre küresel ülkeler denen genç küresel ülkeleri kendilerine entegre etmiştir. Bu ülkeler Rusya, Çin, Hindistan, Arjantin ve Brezilya olarak ileri sürülmektedir. Küreselleşmemiş, sisteme karşı duran boşluk ülkeleri olarak Türkiye, Pakistan ve Meksika küreselleşmenin hedefindeki ülkelerdir. Bu ülkeler aracılığıyla tüm ara bölgenin sistemin sömürü alanına çevrilmesi hedeflenmektedir. Bu boyutuyla Türkiye küresel dünya ile küreselleşme karşıtı dünyanın sınırında yer almaktadır. Türkiye’deki ulusalcılık bu anlamda tüm dünya küreselleşme karşıtlığı için temel ülke konumundadır. Türkiye’deki ulusalcılık ideolojik bağımsızlığını korumalı ve Avrasyacılık gibi genç küresel ve emperyalist ülkelerin güdümünde bağımsızlık tezinden vazgeçmelidir. Ancak bu sayede, Rusya’ya ve Çin’e karşı bağımsızlığını savunabildiği ölçüde Türkiye Avrupa ve Amerika’ya karşı da bağımsızlığını savunabilecek bir ülke olacaktır. Bu duruşuyla da Türkistan, İran Kuzey Afrika gibi ülkelere yani emperyalizmin saldırısı öncesi Türk-dünya sisteminin egemen olduğu ülkelere ideolojik bir önderlik sağlayabilecektir.
|