26.01.2009/Sayı:221
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Yavuz Selim

Ele verir talkını, kendi yutar salkımı

ABD Savunma Bakanı Robert Gates ve CIA Başkanı Michael HaydenAmerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl düzenli olarak yayınladığı insan hakları raporunu az çok hepimiz biliriz. ABD ölçütlerine göre tüm dünyadaki insan hakları ihlallerini mercek altına alan raporun değişmeyen unsurları vardır. İddia edilen ihlalin biçimi değişse bile, insan haklarını ihlal etmekle suçlanan ülkelerin ismi nedense hep değişmeden kalır: İran, Kuzey Kore, Küba, Sudan, Afganistan, Suriye, Çin... Yani bu ülkelerin hepsinin ortak özelliği, ABD’nin stratejik çıkarlarına zarar veren ya da zarar verme olasılığı olan ülkeler grubunda olmasıdır.

Raporun ABD ile ilgili bölümüne gelindiğinde ise beyaz bir sayfa ile karşılaşırız. Raporu hazırlayan kurulun her nedense CIA’nin işkence uçaklarından, Afganistan ve Irak’taki sivil katliamlarından ve Guantanamo’daki insan hakları ihlallerinden  hiçbir zaman haberi olmaz. Raporu hazırlayanların ar damarı o kadar çatlamıştır ki, yapılan işkenceler açık açık itiraf edilse ve savunulsa bile ABD’nin insan hakları sicili hep tertemiz kalır.

Fakat mızrak her zaman çuvala sığmıyor. Bazen bir tanık, bazen de işkencecinin bizzat kendisi itirafta bulunup, ABD’nin insan hakları sicilini bir anda paçavraya dönüştürüyor.  Geçtiğimiz hafta bunun en çarpıcı örneklerini, ABD’nin üst düzey iki yetkilisinin medyaya yansıyan itiraflarıyla gördük.

İtiraflardan ilkini ABD hükümeti tarafından Guantanamo’daki davalara bakmakla görevlendirilen Susan Crawford yaptı. Washington Post’a demeç veren Crawford, 11 Eylül saldırılarına karıştığı kuşkusuyla yedi yıldır Guantanamo’da tutulan Suudi Arabistan yurttaşı Muhammed el Kahtani’yi konuşturmak için yetkililerin işkence yaptığını itiraf etti. Uzun süre soğukta bırakılan ve uyuması engellenen Kahtani’nin sorgulama sonrası durumunu “hayati tehlike altındaydı” olarak niteleyen Crawford Guantanamo’daki işkencenin hangi boyutlara ulaştığını gözler önüne serdi. Fakat bundan çok daha kötüsü, Crawford’un bu yöntemi “mevzuatlara uygun” olarak nitelemesi.  Crawford’a göre sorun uygulama değil, uygulamanın uzun  sürmüş olması. Yani işkence, uzun süre uygulanmamak koşuluyla ABD mevzuatlarına uygun.

İkinci itiraf ise en üst düzey bir yöneticiden, CIA Başkanı Michael Hayden tarafından yapıldı. Daha önce El Kaide mahkumlarının sorgulamalarına ilişkin video kayıtlarını yok ettiği için 2007 yılında değindiğimiz Hayden, görev süresininin dolmasına çok kısa zaman kala yaptığı açıklama terör zanlılarına karşı suyla işkence yöntemini kullandıklarını kabul etti. Waterboarding adı verilen bu yöntemi şimdiye kadar 3 önemli zanlı üzerinde denediklerini ve başarılı olduklarını söyleyen Hayden, “Örgütümüz bunu heves için değil görev duygusuyla yaptı ve en iyi yasal danışmayla yaptı. Programın maksimum bilgiyi sağladığına eminim” sözleriyle de işkencenin ABD’de münferit bir olay olmaktan çok yasal güvence altında rutin bir uygulama olduğu gerçeğini bir kez daha kanıtladı. İşkence yapmak anlaşılan CIA çalışanları için o kadar sıradan bir olay haline gelmiş ki, bu insanlık suçunu hiç çekinmeden bir görev duygusu olarak niteleyebiliyorlar.

Elbette ki tüm dünyada faşist darbeler düzenleyen, binlerce insanı işkence tezgahından geçiren bir kurumun başındaki insanın işkenceyi savunmasından daha doğal bir şey olamaz. Şaşırtıcı olan, böyle bir kuruma sahip ülkenin hâlâ nasıl olup da utanmadan tüm dünyanın insan hakları karnesini verebiliyor olması. Gerçek haydut devletin kim olduğu ortada değil mi?


Ermenistan’dan ders almak

Eduard Nalbantyan ve Ali BabacanDış politikada kazan-kazan adı verilen bir politika vardır. Bu ilkeyi kısaca özetlemek gerekirse, yapılan bir antlaşmanın iki taraf için de olumlu sonuçlar doğurması, iki tarafın da çıkarına uygun düşmesi demektir. Siz daha önce sahip olmadığınız bir şeyi kazandığınız gibi, karşınızdaki de yeni bir şeyler kazanır. Yani iki taraf için de kârlı alışveriş gibi bir şeydir.

Bu politikanın en güzel örneklerinden birini Atatürk döneminde görebiliriz. 1930 yılında Kürtlerin Cumhuriyet’e karşı başlattıkları Küçük Ağrı isyanında bölücüler bir türlü tam olarak yok edilemez. Çünkü Türkiye’de isyan başlatan Kürtler İran’daki Kürtlerden askeri ve lojistik destek aldıkları gibi, Türk Ordusu’nun hareketinin başlamasıyla birlikte o zaman İran sınırında kalan Küçük Ağrı Dağı’nın doğu eteklerine çekiliyor ve kendilerini güvenceye alıyordu. Türkiye’den kaçan isyancılar buraya çekildiklerinde etkili bir harekât mümkün olmuyordu. Bunlara karşı başarılı bir harekât ancak İran tarafından mümkündü. Atatürk bu soruna son vermek için İran’la anlaşmaya varır ve stratejik öneme sahip Küçük Ağrı Dağı’na karşılık “Kotur” denilen yeri İran’a verir. İran kendisi açısından stratejik bir önemi olmayan taşlık bir araziyi Türkiye’ye verirken, karşılığında son derece verimli toprakları olan Kotur’u almıştır. Türkiye ise artık Kürt isyancılara kaçacak bir delik dahi bırakmamıştır. Antlaşma her iki taraf açısından da olumludur.

Fakat AKP iktidarıyla birlikte kazan-kazan ilkesinin yerini yeni bir ilke, ver-ver ilkesi almış görünüyor. Çünkü veren hep Türkiye oluyor ama nedense hiç bir şey elde edemiyor. Kıbrıs’ta inisiyatif AKP sayesinde Türkiye’nin elinden çıkarken hiçbir şey kazanmadığımıza hepimiz tanık olmuştuk. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye-Ermenistan arasındaki futbol maçını dostluk adına, barış adına izlemeye giderken de TÜRKSOLU olarak bu yeni ilkenin sonuçları konusunda Türk halkını uyarıyorduk:

“Yani bir ülke düşünün kendi ambargosunu onursuzca kendi deliyor.

Neden? Karşılığında bir şey mi istiyor?

Hayır!

AKP’nin dış politikada Türkiye için bir şey istediği ne zaman görülmüş!

Deniyor ki; “hava koridorunu iyi niyet gösterisi için açtık.”

Yani tam da Ermenilerin dediği gibi… Hiçbir şey karşılığında... Bir tek iyi niyet… Kayıtsız ve şartsız…

... Ermeni haklı olarak düz mantık yürütüyor. Biraz ABD, biraz AB baskısı, biraz da iyi niyetle hava koridorunu “kayıtsız, şartsız” açan, sonra Halaçoğlu’nu görevden alan, sonra “kayıtsız, şartsız” ayağımıza kadar gelen bu “gül gibi adamlar”, neden kara sınırını da açmasın ki?

Neden soykırımı tanımasın ki?

Neden biraz daha iyi niyet gösterip toprak vermesin ki?”

Aradan geçen aylar her zaman olduğu gibi bir kez daha TÜRKSOLU’nu haklı çıkardı. Köklü bir tarihin mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti, AKP iktidarı ile birlikte dış politika alanında karşılıksız ödünler vermeyi sürdürürken, daha düne kadar bağımsız bile olmayan Ermenistan şimdi Türkiye’ye ilkeli ve hedefli dış politikanın nasıl olması gerektiği dersini ezberletiyor.

Ermeni haber ajanslarında çıkan haberlere göre Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan, Erivan’da düzenlediği basın toplantısında 1915 olayları ile ilgili sözde soykırım iddialarının uluslararası alanda tanınması çabalarından hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerini belirterek “Ermenistan, Türkiye ile ilişkileri normalleştirmek için özveride bulunmayacak” açıklamasında bulunmuş. Nalbantyan Efendi’ye göre Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunların çözümünün tek bir yolu bulunuyor: “Yine de sorunlar, Türkiye’nin Ermenistan ile önkoşulsuz olarak diplomatik ilişki kurmayı kabul etmesinden sonra çözülebilir.” Yani Ermenistan tarafı hiçbir özveride bulunmadığı gibi Türkiye’den de koşulsuz olarak masaya oturmasını istiyor. Yani Ermenistan isteyecek, biz vereceğiz. Onlar soykırım diyecek, biz kabul edeceğiz... Hem de her zamanki gibi hiç bir karşılık beklemeden.

Ali Babacan “İki ülke arasında uzlaşma çok yakın” diyedursun, eğer uzlaşma bu koşullar altında yapılacak olursa vay halimize! Ortada belki bizim bilmediğimiz  bir kazan-kazan politikası var ama nedense bir türlü göremiyoruz.

Bizler barış, dostluk nutukları atarak kendimizi kandırmayı sürdürürken, Türk’e Ermeni propagandası yaparken; Ermenistan emin adımlarla, bağımsızlığını kazandığında ortaya koyduğu hedefine doğru ilerlemeyi sürdürüyor. AKP iktidarının ver-ver politikası altında bu hedefe varmaları da fazla uzun sürmeyecek gibi.


Çin’in kapitalizm sancısı derinleşiyor

Çin'in kapitalizm sancısı derinleşiyor1978 yılında Deng ?iaoping’in Komünist Parti’nin başına geçmesiyle Çin’de başlayan kapitalist dönüşüm sürecinin bedelini sıradan Çinliler artık daha çok ödüyor. Anayasasına göre Çin halen daha komünist rejime sahip görünse de, iş gerçek yaşama geldiğinde kapitalizm olanca ağırlığıyla  egemenliğini hissettiriyor.  ?iaoping öncesi birinci önceliği toplumun çıkarları olan hükümet politikası artık yerini tamamen firmaların kâr maksimizasyonuna bırakmış durumda.

Pekin Olimpiyatları’nı takip edenler, başkentteki fabrikaların olimpiyatlar nedeniyle başka yerlere nakledildiklerini anımsayacaklardır. Daha fazla kâr uğruna filtre takılmayan yüzlerce fabrikanın, dünyanın en kirli havasına sahip kent unvanını kazandırdığı Pekin’de bugün yüz binlerce kişi solunum yolları sorunları ile boğuşmak durumunda.

Sağlık sorunlarıyla boğuşsa bile hâlâ yaşamayı başarabilenler kendilerini yine de şanslı kabul edebilirler. Çünkü Çin Devlet İş Güvenliği Kurumu Başkanı Li Yizhong’un açıkladığı verilere göre  2007 yılında Çin’de 101 bin 480 işçi iş kazaları sonucu yaşamını yitirdi. Ancak bunların da resmi rakamlar olduğunu, kayıtlara geçmeyen ya da geçirilmeyen iş kazası sonuçları ölümlerin çok daha fazla olduğunu anımsatmak gerekiyor. Ölümlerin büyük çoğunluğunun nedeni ise masrafları azaltmak için temel iş güvenliğine yönelik harcama yapılmaması.

Kapitalizmin Çin’de yol açtığı bir diğer sorun ise gelir dağılımda oluşan eşitsizlik. Çin Tarım Bakanlığı’nın açıkladığı son verilere göre kırsal kesimde çalışanlarla, kentte çalışanların geliri arasındaki fark üç kata kadar çıkmış durumda. 2008 yılında kırsal kesimde çalışan bir işçi ortalama yıllık 690 dolar kazanırken, kentte çalışan bir işçi aynı dönemde ortalama 2.000 dolar kazandı.  Çinli yetkililer defalarca bu sorunu çözmeye gayret göstereceklerini açıklasalar da halen daha somut bir adım atılmış değil. Üstelik makasın kapanmaya başlamasının bile en az 10 yıl alacağı ifade ediliyor.

Peki, çalışanların durumu giderek daha kötüleşirken, küresel ekonomik kriz ortamında kayda değer bir büyümeyi gerçekleştiren tek ülke olmayı nasıl başarabiliyor? Aslında sorunun içinde yanıtın büyük bölümü gizli. Bugün Çin’de, çalışanların büyük çoğunluğu sosyal bir güvenceden yoksun olduğu gibi, çoğu işçi günde neredeyse 16 saat çalışmak kalıyor. Üretim maliyetinin son derece düşük olmasının yanına bir de devasa iç pazarı eklediğinizde Çin’e niçin oluk oluk yabancı sermaye aktığını anlamak hiç de zor değil. Çin’de çalışanlar için yaşam bugün ne kadar zorsa, emperyalist sermaye açısından da o kadar kârlı. Kısacası Çin’in ekonomik büyümesinin ardında  büyük oranda kendi halkının kapitalist sermaye adına sömürülmesi yatıyor.


Latin Amerika’da işbirliği genişliyor

Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner ve Küba Devlet Başkanı Raul CastroKüba Devlet Başkanı Raul Castro’nun resmi daveti üzerine ilk kez Küba’ya giden Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner, Latin Amerika ülkeleri arasında işbirliğinin boyutlarını daha da güçlendirdi.

Havana Devrim Meydanı’ndaki Jose Marti anıtına çelenk konmasının ardından iki ülke hükümetleri ve halkları arasındaki dostluğu ve dayanışmayı güçlendirecek birçok teknik, bilimsel ve ekonomik antlaşmaya imza atan Kirchner, Havana ziyareti kapsamında Küba eski Devlet Başkanı Fidel Castro ile de bir araya geldi. Arjantin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, 30 dakika süren görüşmede ABD’nin yeni başkanı Barack Obama’nın yemin töreni ile ABD’deki yeni gerçeklik konusunun ele alındığını bildirdi.

Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez’i Havana Havaalanı’ndan uğurladıktan sonra gazetecilere açıklama yapan Raul Castro’dan ise daha da sevindirici haberler geldi. Son zamanlarda medyada sık sık gündeme gelen Fidel Castro’nun ağır hasta olduğu spekülasyonları kesin bir dille yalanlayan Raul Castro, Fidel Castro’nun her konuda kendisine yardım etmeyi sürdürdüğünü,  belirtti. Yakında Avrupa’ya bir seyahat yapmayı planladığını söyleyen Raul Castro, eğer Fidel Castro ağır hasta olmuş olsaydı böyle bir seyahati yapamayacağın da altını çizdi.

Kuşkusuz Fidel Castro’nun sağlığı ile ilgili spekülasyonlar hiç son bulmayacak; hasta olsun ya da olmasın. Günün birinde Fidel Castro da diğer devrimciler gibi aramızdan ayrılacak ama Chavez’in de dediği gibi “Fidel yaşamayı sürdürecek, tıpkı bugün olduğu gibi, fiziksel varlığının ötesinde o hep yaşayacak.” Atatürk bugün nasıl yaşıyorsa, Che bugün nasıl yaşıyorsa...


Rusya’da faşizm giderek tırmanıyor

Stanislav Markelov
Stanislav Markelov

Markelov'un cesedi

Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte Rusya’da yeniden tırmanışa geçen faşizm artık kendisine muhalif tüm insanları ortadan kaldırmaya yönelmiş durumda. Moskova sokaklarında her hafta bir yabancı yalnızca Rus olmadığı için öldürülürken, demokratik hakkını kullanarak iktidarı protesto etmek isteyen insanlar karşılarında polisi buluyor. Putin rejimine muhalif olanların en şanslıları yalnızca polis jopuyla karşılaşırken, bazı muhalifler ise, eski KGB ajanı Aleksandır Litvinenko gibi, görünmeyen eller tarafından ortadan kaldırılıyor. Bugün Rusya, Putin muhalifleri için tam anlamıyla bir korku imparatorluğuna dönüşmüş durumda.

Rusya’nın tanınmış avukatlarından Stanislav Markelov ile Novaya Gaseta gazetesinde serbest muhabir olarak çalışan gazeteci Anastasia Baburova Rusya’da rejim karşıtlarına yönelik faili meçhul cinayetlerin son kurbanları oldu.  Kremlin’e 1 km. uzaklıkta düzenlediği basın toplantısının çıkısında saldırgan ya da saldırganlar tarafından yakın mesafeden başından vurulan  Markelov olay yerinde yaşamını yititirken, saldırganları takip etmek isterken başından vurulan Anastasia Baburova da kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Rusya Markelov’u, Putin rejiminin insan hakları ihlallerine karşı açtığı davalarla  tanıyor. Daha önce, Kremlin’i sert biçimde eleştirdikten sonra bir suikaste kurban giden gazeteci Anna Politovskaya’nın da avukatlığını yapan Markelov’un baktığı davalar arasında Pravda gazetesinin editörü Mihail Beketov, subay Aleksandr Nikitin, Andrey Sokolov davaları da vardı.

Suikastin ardından tüm gözler ilk önce 18 yaşındaki Elsa Kungayeva adlı Çeçen kıza tecavüz ederek öldüren ve bu suçtan hüküm giyen Albay Juri Budanov’a çevrildi. Çünkü Markelov, suikast öncesi düzenlediği basın toplantısında 10 yıl hapse mahkum ettirmeyi başardığı Budanov’un geçtiğimiz günlerde tahliye edilmesini kabul etmediğini ve Budanov’un peşini bırakmayacağını açıklamıştı.

Suikastin ardından Rus medyası katil adayı olarak ilk sırada Rus faşistlerini gösterirken çok daha tehlikeli bir gelişmeye de dikkat çekiyor. Rusya’da bugünlerde herkesin saldırıya uğramasına karşın bu saldırıların halk tarafından doğal karşılanmaya başlamasının çok tehlikeli bir gelişme olduğuna dikkat çeken Rus medyasının ortak kanısı, katillerin arkasındaki gerçek gücün Rus iç güvenlik teşkilatı FSB olduğu yönünde: “Markelov saldırısında da, Slav kökenli olmayan insanlara karşı yapılan saldırıların da arkasında aynı güçler var. Bunlar Rus faşistleridir. Temel soru da şudur: Bu faşistler nasıl ortaya çıktı? Ayrıca Rusya gibi bir yerde FSB koruması olmadan kimse bu kadar teşkilatlanamaz. Bunu düşünmek saflıktır. Rusya gerçeklerini bilen herkes FSB olmadan bunun yapılamayacağını iyi bilmektedir.”

Artık Rusya’da Kremlin’e karşı muhalefet yapmak için ya kelle koltukta gezmek ya da mangal gibi bir yüreğe sahip olmak gerekiyor. Kremlin rejimini eleştiren herkes birbiri ardına ortadan kaldırılırken, verilen tüm sözlere karşın saldırıların failleri bir türlü bulunamıyor. Albay Budanov gibi savaş suçu işlediği açıkça sabit olanlar bile Rus mahkemeleri tarafından kısa bir hapis cezasının ardından tahliye ediliyor. Rus medyasının da işaret ettiği üzere gerçek tehlike ise halkın artık bu olayları doğal karşılamaya başlaması. Faşizm her yerde aynı taktikleri kullanıyor olsa da, tarih bize eninde sonunda tüm faşist rejimlerin sonunun aynı olduğunu gösteriyor.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe