26.01.2009/Sayı:221
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövGazze’nin ötesi

İsrail silâhlı güçleri tarihsel olarak “Filistin” diye bilinen toprakların Gazze (Gaza) bölgesinde, 27 Aralık 2008’den bu yana, uluslararası insanlık hukukuyla bağdaşmayan çeşitli ve ciddi suçlar işliyor ve İsrail yetkilileri bu sürecin daha süreceğini de açıkça söylüyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) ana altı organından biri ve “uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca sorumluluğu” olan Güvenlik Kurulu, ABD’nin veto ayrıcalığı nedeniyle, İsrail’e karşı bir karar alamıyor. Sessizliğini en yaşamsal ulusal konularda bile şaşılacak ölçüde koruyan tam 22 üyeli “El-Câmiatü’l-Düvelü’l-Arabiyye” (yani, Arap Birliği de denen Arap Devletleri Topluluğu) bu kez de kılını kıpırdatmıyor. Türkiye’yi yönetenlerin, üyesi olabilmek için ülkenin her şeyini vermeğe ant içmiş göründükleri Avrupa Birliği’nin resmî çevrelerinden ivedi ve acıya merhem hiçbir geçerli öneri yok. Ancak, biri yakın ve biri de uzun erimli olmak üzere, seçenekler ve bunların içinde uygulanabilir kimi alt-başlıklar var. Bu yazı bu çıkış yolları üstünedir.

İsrail Gazze saldırılarında BM'ye ait bir binayı vurdu ve fosfor bombası kullanarak uluslararası hukuku çiğnediGerçekten, Gazze’de bulunan gözlemciler işgâlci İsrail’in şu suçları işlemekte olduklarına ilişkin kanıtlar topladılar: BM’in (ona bağlı UNRWA örgütünün) kurduğu ve sivil halkın korunmak için sığınabileceği okullar birkaç kez bombalandı ve içinde çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Yaralıları taşıyan cankurtaran arabalarına üst üste saldırılarla kurbanlarla birlikte doktor ve sayrı bakıcı gibi yeri doldurulmaz görevliler de öldüler. BM yardım araçları da ateş altına alındı. Özel konutlar hedefler içinde kalınca kadın, yaşlı ve çocuklar sanki “yasal savaşta muhariplermiş” gibi işlem görmüş oldular. Özellikle kalabalık yerleşmeler ateşe tutulunca askerî ve sivil hedefler ayrımı ortadan kalktı. Camilere sığınıp secdeye varanlar da saldırıdan kurtulamadı. Saldırganlar savunmasız sivillere karşı onların toplam gücünün çok üstünde ve öldürme niteliği çok fazla olan silâhlar kullandılar. Ayrıca, Gazze gitgide daralan bir çevreleme sınırları içinde olduğundan sivil halk kaçıp kendini kurtaramamakta ve ne yapacağını bilememektedir.

İsrail Gazze saldırılarında BM'ye ait bir binayı vurdu ve fosfor bombası kullanarak uluslararası hukuku çiğnediTüm bu eylemlerin sonucu olarak, Gazze’deki Filistin halkı (tarihte Yahudilerin içinde kıstırıldıkları) “ghetto”lara benzeyen sınırlar içinde baskı, kurşun ve bomba hedefi olmakta, ve kanlı, gözyaşlı ve çocuk hıçkırıklarıyla dolu bir cehennem yaşamı sürmektedir. Bu noktada anımsanabilir ki, Katoliklerin Papası Dördüncü Paul 1555’de Roma yakınında Tiber Nehrinin ikide-bir taşan ve hastalıkların yayılmasına en uygun rutubetli bir köşesinde Yahudiler için ilk “ghetto” denen kapalı yerleşimi oluşturmuştu. Bu yolu, Türkler dışında, kendine utanmadan “uygar” önadını yakıştırmış olan birçok Avrupa ulusları ve yönetimleri uyguladılar. Nazi iktidarı da Almanya’da ve işgâli altındaki Avrupa topraklarında aynı şeyi yaptı ya da öncekilerden yer yer daha acımasız davrandı.

***

İsrail’in Gazze’deki umarsız tavrına karşı sokak gösterilerine ek olarak atılacak adımlar var. Önce, uluslararası düzeyde tepkiler neden yetersiz? Sonra, neler yapılmalı?

İlk başlık altında sorulması gereken birinci soru şu: BM Antlaşması Madde 23/1’e göre, “uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının başlıca sorumlusu” ve kararları bağlayıcı nitelikte olan Güvenlik Kurulu görevini neden yapamıyor? Çünkü ABD bu kurulun (Rusya, Çin, Britanya ve Fransa ile) beş sürekli üyesinden biridir ve veto ayrıcalığı vardır. Kurulun toplam 15 üyesinden 14’ü “usûl sorunları dışında kalan konularda” bir kararı onaylasa da, yalnız ABD’nin olumsuz oy kullanması durumunda, böyle bir karar (geri kalan çoğunluğa karşın) alınmamış sayılır. Bu beş devlet bu yoldan kendine (ya da gene kendi çıkarları için korumasına aldığı başka bir devlete) zarar gelmemesini sağlar. Geri kalan on üye, genelde iki yıllığına, yani belirli bir süre için seçilirler. Türkiye yeni seçilmiştir ve sıra kendi temsilcisine geldiğinde Güvenlik Kuruluna kısa süre (örneğin, bir ay) için başkanlık da yapabilecektir. Süresi kısıtlı devletler bu dönemleri sona erince ardından hemen yeniden seçilemezler.

İkinci Dünya Savaşının önde elen beş devletine 1945 San Francisco Toplantısında tanınmış olan veto ayrıcalığı, hattâ Güvenlik Kurulunun kendi artık kalkmalıdır. BM Antlaşmasına ABD’nin baskısıyla konmuştur. 1945 toplantısına katılan T.C. temsilcilerinin buna uluslararası ilişkilerde eşitliğe aykırı olduğu için karşı çıktıklarından ders alarak anımsamalıyız. BM’in ellinci yılı gelirken, 1990’larda oluşturulan ve Antlaşmanın değişmesi üstüne eğilen uluslararası kurullara ben de araştırmacı-konuşmacı olarak çağrıldım ve yazılı önerilerim daha çok BM’in ana üç merkezinden biri olan Viyana’da birkaç kitabın bölümleri olarak yayımlandı da. Ancak, 1995, yani ellinci yıl, gelip çattığında, bunca yıllık çalışmanın ürünleri olan önerilerin hiçbiri, yani benimkiler ve başkaları, gene ABD baskısıyla dikkate alınmadı ve Antlaşma metni olduğu gibi kaldı. O denli ki, bugün de yürürlükte olan metne bakılırsa, Almanya ve Japonya için (Madde 53 ve 107’de) hâlâ “düşman devletler” sözcükleri kullanılmaktadır. Üstelik, bu ikisinin de günümüzde genişleme olasılığı olan Güvenlik Kuruluna üye, giderek sürekli üye, olmaları bile söz konusudur.

ABD bugünkü konumuyla Güvenlik Kurulunu kendi siyasetinin bir uygulama aracı olarak kullanmaktadır. Yaklaşık on yıl önce, BM’in New York merkezinde bulunduğum bir sırada, bir Amerikan televizyon kuruluşuna açıklama yapan o yılların ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright tüm BM için “Amerikan siyasetinin bir aracı” tanımlamasını yapmıştı. İki-üç metre yakınında bulunarak tanığı olduğum bu sözlerini bugün gibi anımsıyorum. Bu kuruluş yıllara yayılan uygulamayla bir “ortak güvenlik” değil, Amerikan güvenliğinin araçlarından biridir. Üstelik, ABD BM’e olan birikmiş üye ödenti borcunu da vermemiştir. Amerika gibi birkaç ulus “1939-45 Savaşını biz kazandık!” diyorlarsa da, o olay 58 yıl önceydi. Veto ayrıcalığına, giderek Güvenlik Kuruluna artık gerek yoktur, ortadan kaldırılmalıdır.

Öte yandan, BM’in Genel Kurul diye başka bir ana kurumu, bir alt kuruluşu daha var. Orada tüm üye devletlerin temsilcileri ve oy hakları bulunmaktadır. ABD’nin de orada (vetosuz) tek bir oyu vardır. Ancak, bu kurulun kararları (M. 10’da belirtildiği gibi) “tavsiye” niteliğindedir, başka bir deyişle, hukuk açısından bağlayıcılığı yoktur. Ama gene de, tümü kapsayan büyük bir kurulun eğilimini göstermesi açısından önemlidir, ağırlığı vardır, değer verilmesi gerekir.        

Madde 12 bir sınırlama getiriyor. Ona göre, Güvenlik Kurulu uyuşmazlık ya da herhangi bir durum karşısında, görev yaptığı sürece, Genel Kurulun aynı konuyu (Güvenlik Kurulu bunu ondan isteyinceye değin) ele alamayacağını belirtir. Ne var ki, Gazze (ve Filistin) konusu bir yukarıdaki kurulda ABD vetosu yüzünden tıkandığı için, izlenecek iki yol var. Biri, aynı konuyu biraz değişik başlık altında Genel Kurulun gündeminin başına taşımaktır. Madde 12’deki kısıtlamayı aşmak için düşünülmüş olan bu yol birkaç kez başarıyla denenmiştir. Yukarıdaki kurulun gündeminde “Gazze’de Silâhlı Çatışmalar” diyorsa, Genel Kurul gündemindeki başlık “İsrail-Hamas Çatışmasının Sonuçları Üstüne İnsancıl Tepkiler” olabilir. Böyle bir öneriyi herhangi bir üye, örneğin Türkiye tek başına, ileri sürebilir. Bunu yaparken, kuşkusuz, Amerika’nın kendine uygulayacağı baskıyı, vereceği “cezayı” göze almalıdır.

İkinci yol daha da yasaldır. BM’in 1950’de kabul ettiği “Barış İçin Birleşme Kararı”na (Uniting for Peace Resolution) göre, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını tehdit eden bir konu Güvenlik Kurulunda veto nedeniyle tıkanırsa, Genel Kurul aynı konuyu, (M. 12’nin sınırını aşarak) başlığında ya da içeriğinde, hiçbir değişiklik yapmağa gerek duymaksızın, kendi gündemine alıp tartışabilir ve tavsiye kararına bağlar.

Bu olanak Kore Savaşının başında ABD’nin duyduğu bir kaygıyla bağlantılıdır. ABD yönetimi Kore’de savaş başlatmaya karar verdiğinde, Güvenlik Kurulu’ndaki Sovyet temsilcisi Çin Halk Cumhuriyeti’nin BM’e üye alınmamasına ve onun yerine Formosa’daki Çan Kay-şek iktidarının Çin’in bütününü simgeliyormuş gibi kabullenilmesine tepki olarak, o kurulun toplantılarına (kuşkusuz, Moskova’nın isteğiyle) katılmıyordu. ABD kendi Pasifik filosunu Uzak Doğu sularına bir gün önce yollamışsa da, Güvenlik Kurulu’nun onay kararını (Sovyet vetosunun yokluğunda çıkarabilmek için) elini çabuk tuttu. Üç yıl (1950-53) süren Kore Savaşı böyle başladı. Kuzey Kore’nin özgür seçimlerde kazanmasını ve iki Kore’nin birleşmesini engelleyen bir yoldu bu. Ancak, Sovyetler Birliği bundan kendi için bir ders çıkarıp tüm toplantılara bundan böyle katılacak ve ABD orada dilediğini yapamayacaktı. Amerika bundan sonraki müdahaleleri için şöyle bir çözüm düşündü: Bir sorun veto nedeniyle Güvenlik Kurulu’nda tıkanıp kalırsa, aynı konu (bu tıkanıklık gerekçe gösterilerek) hemen Genel Kurul’da ele alınabilirdi. 1950’de yaratılan bu olanağın adı: Barış İçin Birleşme Kararı.

Bu çözüm bugün de geçerlidir. Gazze konusu da aynı gerekçeyle Genel Kurul’un gündemine alınabilir. Bu yol yasaldır ve gerekli anımsatmayı BM Genel Sekreteri, bir üyeler kümesi ya da Türkiye yapabilir. Genel Kurul en kısa sürede toplanır ve konuyu görüşmeğe başlar. Veto söz konusu olmadığından, üyelerin eğilimlerine göre karar da çıkar. İsrail’i suçlayacak bir karara İsrail kuşkusuz olumsuz oy verecek ve ABD de onun yanı başında yer alacaktır. Belki bir-iki devlet daha. Büyük çoğunluğun karşı yönde olacağı daha şimdiden söylenebilir. Ne var ki, ABD’nin bu yasal yolun denenmemesi için gereken baskıları daha şimdiden hazırlamış olduğu düşünülebilir.

Genel Kurul’un durumu değerlendiren tavsiye kararı dışında da yapacakları vardır. Örneğin, Madde 22’ye göre, “görevlerinin yapılabilmesi için gerekli gördüğü ikincil kuruluşları oluşturabilir.” Genel Kurul, bu yasal yetkiden hareketle, “Gazze’deki Savaşta Savaş Suçları Yarkurulu” adı altında bir oluşum yaratabilir. Birinci Dünya Savaşından sonra ve İkinci Dünya Savaşı sırasında böylesine birer kurul oluşturulmuştu. Gazze için oluşturulması gereken kurulun görevi olaylara 12 Ağustos 1949 tarihli “Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Antlaşması”nı (ya da Dördüncü Cenevre Antlaşmasını) uygulamaktır. Antlaşmada M. 147 der ki: “Her Yüksek İmzacı Taraf Antlaşmayı çiğneyen ciddi eylemleri yapmış, ya da onların yapılması yolunda buyruk vermiş olanları araştırmak ve bunları, milliyetleri ne olursa olsun, kendi yargı kuruluşlarına götürmekle yükümlü olacaktır.” İsrail de bu sorumluluğun içindedir.

Genel Kurul’un oluşturacağı yarkurul savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları araştırmak, bu yolda saptamalar yapmak, bunları belgelemek ve 1949 Antlaşmasında öngörülen biçimde suçlama altyapısını hazırlamakla görevli olmalıdır.

Arap Devletleri Topluluğu adında bir küme varsa da, bunun işe yarar bir atılımda bulunamayacağı söylenebilir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinin 1945’de Kahire’de kurdukları bir birliktir. Kurucuları Mısır, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün (o zaman, Mavera-yı Ürdün), Suudî Arabistan ve Yemen’di. Sırayla sonra katılanlar: Libya, Sudan, Tunus, Fas, Kuveyt, Cezayir, Bahreyn, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Moritanya, Somali, Filistin Kurtuluş Örgütü, Cibuti ve Komoro Adaları. 1967-90 arasında her iki Yemen de ayrı ayrı üyeydiler. Üyelerin arasında ortak savunma antlaşması da vardır. Mısır’ın 1979’da İsrail’le tek başına bir barış antlaşması imzalaması üstüne, öteki üyeler Bağdat’ta toplandı, Mısır’ın üyeliği askıya alındı, örgüt merkezi Tunus’a taşındı, ama Mısır Arap Cumhuriyeti 1989’da gene üyeliğe kabul edildi. Bu topluluk Filistin, ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı ve Suudî Arabistan’da yabancı birliklerin konuşlandırılmaları konularında kendi içinde anlaşmazlıklar yaşamaktadır.

Gazze ağlatısında Mısır’a özel bir sorumluluk da düşüyor. Bu Arap devleti Filistinlilere karşı İsrail’in uyguladığı kuşatma çemberinin bir köşesini İsrail yararına denetlemek gibi çarpık bir işlev de üstlenmiş durumdadır. Mısır’ın Gazze ile ortak sınırı vardır. Sivil Filistinlilerin bu sınırı aşıp gerideki cehennemden kurtulma olasılıkları da yoktur. Türkiye’nin Irak sınırını güneyden yukarıya kaçan Kürtlere açması gibi bir tavrı Mısır Gazze’li kardeşlerine sergileyemiyor.

1 Temmuz 2002 tarihinden bu yana işlemekte olan bir Uluslararası Ceza Mahkemesi de vardır, ama günümüz koşullarında o da, ne yazık ki, işe yaramayacaktır. Kuruluşundan sonraki olayları ele alabilirse de, 17 Temmuz 1998’de belirlenmiş olan Roma Statüsünün (Madde 13/b) Gazze’ye uygulanmasına ABD vetosu engel olacaktır. ABD bu vetoyla İsrail adına hareket ettiğinden gerçekte bu oyla İsrail kendi kanlı olaylarında bir tür yargıç olmakta ve kendini korumaktadır. Kuşkusuz, hukuku çiğneyen bu eylemlerde İsrail yargı kuruluşları da kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Bu durumda, BM Genel Kurulu, o çerçevede Barış İçin Birleşme Kararı ve gene Genel Kurul’un oluşturacağı Savaş Suçları Yarkuruluna iş düşmektedir. Bu adımlar henüz atılmamıştır. Atılacak olursa, gerilim bir ölçüde azalacak, bundan barışçı yoldan çözümler üreyebilecektir.

***

Öte yandan, Filistin sorununa uzun erimli ve daha temel bir çözüm yolu da var. O da tüm Filistin’de, yani bu toprakların Yahudileri ve Arapları içine alan bütününde tek bir devlet kurulması yolunu açmaktır. Bunun uygulamadaki güçlüğü kuşku götürmez. İsrail böyle bir olasılığa temelden karşıdır. Amerika da öyle. Kimi başka ülkeler de. Ancak, “tek devlet” önerisi 1930’larda ve 1940’lı yılların başında birçok dengeli Yahudi aydını tarafından destekleniyordu. Onlara göre, Yahudiler ve (Müslüman ya da Hıristiyan) Filistinli Araplar iki ayrı devlet olarak yan yana yaşayamayacaklardı; aralarında yinelenen savaşlar ve sürekli kan dökümü olacaktı. Oldu da. Üstelik, olmayı bütün şiddetiyle sürdürüyor. 401 yıllık (1516-1917) Osmanlı yönetiminde bu din, ulus ve kültür kümeleri bugünkü karmaşayı hiç yaşamadılar. Bu uzun yüzyıllar içinde bugünü andıran en ufak bir olay olmadı. Osmanlı yüzyıllarında Kıbrıs’ta da olmadığı gibi. Ancak, o günden bugüne köprülerin altından çok sular (ve kan) aktı...Uzun erimli bu çözüm (henüz bitiremediğim) yeni bir kitabımın konusudur. Burada konuya yalnız değinmekle yetiniyorum.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe