Ergenekon destanından
Ergenekon yalanına
Türk destanından terör örgütüne
Bundan bir–iki yıl önce, sokaktaki vatandaşlarımızdan birine, bir ilköğretim öğrencisine “Ergenekon nedir?” diye bir soru sorsalardı, alınacak yanıt kesinlikle “bir Türk destanı” ya da “Türklerin yeniden doğuşu” şeklinde olurdu. Destanı bilirsiniz, Ergenekon adında dar bir alana sıkışan Türkler, dağları eriterek alanın dışına çıkarlar ve dünyaya yayılırlar. Ünlü düşünür Ziya Gökalp: “Ergenekon yurdun adı / Börteçine kurdun adı” diye yazmış. Bugün aynı soruyu, yine aynı kişilere sorsanız, hiç kimse “Türk destanı” ya da “Türklerin yeniden doğuşu” gibi yanıtlar vermez. “Darbeciler”, “derin devlet”, “çete”, “bir terör örgütü” ya da “korku yaratma mekanizması”, “muhalifleri susturma aracı” gibi yanıtlar alırsınız. Hiç kimse Ergenekon’un bir Türk destanı olduğunu hatırlamaz bile… Bu yüzden Ergenekon artık bir Türk destanı değil, darbeci (!) bir çetenin adı, inanılmaz teşkilatı olan bir örgüt, adeta bir ölüm makinası…
Bir kere ne zaman kurulduğu belli değil. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar götürenler olduğu gibi, NATO ile özdeşleştirenler de var.
Ne yapmış bu örgüt?
İddianameye göre neler yapmamış ki… Kurulduğu yıldan bu yana, Türkiye’de, hatta dış ülkelerin bazılarında da işlenmiş ne kadar siyasi cinayet, ne kadar faili meçhul varsa, ne kadar bombalama, ne kadar suikast yapılmışsa, ne kadar yakma, yıkma olayları varsa, hepsinin faili bu çete ya da bu çetenin mensupları… Peki kim bunlar? Böyle devasa bir gücü kimden-kimlerden alıyorlar?
Her dalgada elleri ile koymuşlar gibi buldukları silahlar, bombalar kime-kimlere ait? Bunlar kime-kimlere karşı kullanıldı? Ya da bu silahlar, kimin-kimlerin arzularını hayata geçirmek için kullanılacak?
Çetrefil ve karmaşık bir sorun değil mi? Aslında tüm bu sorulardan önce, şu soruya yanıt bulmak gerektiğini düşünüyorum: Gerçekte böyle bir çete var mı? Varsa bunun gerçek adı nedir?
Amaçları nelerdir?
Yetkililere göre, (Başbakan, Adalet Bakanı, AKP yöneticileri, Cumhuriyet Savcısı) böyle bir çete var ve bu çetenin amacı, yaratacağı kaos ortamı ile halkı hükümete karşı isyana teşvik etmek ve hükümeti devirmek, darbe yapmak… Genel olarak kendilerini demokrat, liberal olarak tanımlayan kesim de aynı kanıda… Kürtçüler, olaya bir başka açıdan bakıyorlar; bu çetenin yeşerdiği ve geliştiği alanın (sözde) Kürt coğrafyası olduğunu ve bu çetenin Kürt halkına büyük acılar çektirdiğini, bir çok Kürt’ün katili olduğunu söylüyorlar. Bir başka kesim ise, böyle bir çetenin varlığına inanmıyorlar. Bunun, AKP iktidarının polis devleti kurma girişiminin bir parçası olduğunu ve halkı korkutmaya, sindirmeye yönelik olduğunu söylüyorlar.
Biraz daha geniş açıdan olaylara bakanlar ise, terör mücadelesi sırasında bazı kişilerin yetkilerinin dışında işler yaptıklarını ve yasalara aykırı bir örgütlenmeye gittiklerini, işi şahsileştirdiklerini, bunların ayıklanarak cezalandırılmaları gerektiğini söylüyorlar.
“Hukuk işliyor” denilerek
hukuk ortadan kaldırılıyor
Hemen herkes, bir şeyler düşünüyor, bir şeyler söylüyor… Derin devlet, devlet-mafya işbirliği, Gladyo, ABD’nin tezgahı, en güçlü çete, ölüm timleri v.s. Ortalıkta inanılmaz öyküler dolaşıp duruyor. Hemen hergün gazetelerin manşetleri, televizyonların ilk haberleri bu konu ile ilgili…
Ama bir taraftan da yargılama devam ediyor, hukuk işliyor… Ama nasıl işliyor? Suçu sabit olana kadar herkes masumdur, soruşturma gizli yürütülür, dava mahkeme safhasında iken dava hakkında lehte ya da aleyhte görüş bildirilmez, gibi temel hukuk ilkeleri yok farz ediliyor, sonra hukuk işliyor yaygarası… İşliyor işlemesine de, sanıkların yanında olan ilkeler işletilmiyor, yani hukuk topallıyor, bir bacağı eksik işliyor. Peki bu hukuk mudur? Ya da hukuk böyle mi işlemelidir? Hukukçular konuşuyor, demokratlar konuşuyor, siyasiler konuşuyor, yandaşlar konuşuyor, Kürtçüler konuşuyor, karşıtlar konuşuyor, her kafadan çıkan bu sesler, milletin kafasını karmakarışık yapmaktan başka bir işe yaramıyor. Ama nedense sanıklar konuşamıyor… Neye inanacağımızı, neye inanmayacağımızı bilmez durumda şaşkın ördeklere döndük.
Bu söylenenlerin hangisi doğru, hangisi değil… Yargıya güvenin diyenler, yargının siyasallaştığını söyleyenler… “Bu iş hakimlerin işi değil, bunu ulemaya bırakmalıyız”, “ haddini aşan bir kurum, kendini milli iradenin üstünde görüyor” diyerek hukuku küçümseyenler, hukuka güvenmeyenler, şimdi bize, hukuka güvenin, diyorlar. Hangisine inanalım? İnsana, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demezler mi? Bugüne kadar yargıya güvenmeyenler, yargının yerine ulemayı koymaya kalkanlar, ne oldu da birden yargıya güvenmeye başladılar?
Gerçekten de insan düşünmeden edemiyor. 2005’te Danıştay türbanlı öğretmen ile ilgili kararını aldığında Danıştay için “Bürokratik oligarşi” demişlerdi. Hatta daha da ileri giden Tayyip, “bunu ulemaya sormak lazım” demişti de hayalindeki düzeni açığa vurmuştu. Mesela Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçildiği dönemde Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı üzerine de Tayyip Erdoğan, “367 kararı yüz karasıdır” demişti.
Ya AKP’ye kapatma davası açıldığı dönemdeki tutumlarına ne demeli? Anayasa Mahkemesi’ni kaldırmaktan söz edenler de bunlar değil miydi? Kendileriyle ilgili en ufak bir olumsuz kararda çileden çıkan ve en hafifinden “herkes kendi işine baksın” şeklinde tepki gösteren Tayyip ve AKP hükümeti mensuplarının şimdilerde Ergenekon savcısı nezdinde yargıya sahip çıkması gözlerimizi yaşarttı doğrusu. Aynı duyarlılığı Danıştay’da katledilen Mustafa Yücel Özbilgin için de gösterseydi ya?
Görüyorsunuz, kafaların karmakarışık olması için ne yapılması gerekiyorsa yapılan bir dava ile karşı karşıyayız. Sağlıklı düşünebilmek şu anda pek mümkün değil gibi…
Konuşanlar, ya hukuk, ya siyasi açıdan konuyu irdeliyorlar. İşin ilginç yönü, davanın hukuk ilkelerine zıt hazırlık safhası geçirdiğini, tutuklamaların hukuka ve genel etik kurallara aykırı yapıldığında herkes hemfikir.
Fakat bazıları bu düşüncede olmasına rağmen hukuk devleti için, demokrasi için bunların yapılması gerektiğini bile söyleyebiliyorlar.
Eğer yukarıda bahsettiklerimiz yoksa ki, buna inanıyorlar ve söylüyorlar- hangi hukuk devletinden, hangi demokrasiden söz edebiliyorlar anlamak mümkün değil…
Yanıt bulunması gereken
sorular
Ben, bu kadar karmaşık bir ortamda söylenenlerin hiç birisine inanmıyorum. Tutuklamaların da haksız ve yanlış yapıldığı kanaatindeyim.
Çünkü, düşünüyorum ve kafamdaki yüzlerce soruya yanıt bulamıyorum. Mesela; bulunan bombalar kime ait? Somut olarak bunlar niçin kullanılacaktı? Bu soruların yanıtlarını bulmak, çocuk oyuncağı gibi bir şeyken, niye bulunmuyor?
Başka yanıt bulamadığım sorular da var. Mesela, onlarca resmi istihbarat örgütünün ve yüzlerce gizli terör örgütünün cirit attığı bir ülkede, nasıl ve hangi kanıtlarla tüm faili meçhuller bu örgütün üzerine yıkılıyor? Bırakın hükümeti, devleti bile yıkmaya soyunmuş onlarla terör örgütünün cinayet işlemeyeceğini, yakıp yıkmayacağını söylemek hangi mantık ile izah edilebilir? Yalancı bir tanık bulmaktan ve konuşturmaktan kolay ne var?
Bu işleri yaptığı farzedilen insanların kişisel düşmanlıklar kazanması çok doğaldır. Bu tanıkların kişisel düşmanlıklarından dolayı bu tür konuşmadıklarını nereden biliyorsunuz? Psikolojisinin bozuk olduğunu uzman doktorların söyledikleri bir kişinin, söylediklerinin tümünün doğru olduğuna nasıl inanıyorsunuz? Ve inanılmaz, ama adam söylüyor, bu çete denilen kuruluş, bu adama nasıl güvenmiş ve kuruluş şemasına kadar tüm isimleri, eylem planlarını bu şahsa nasıl vermiş? Bu tür örgütlenmeleri teorik olarak bilen binlerce insan var bu ülkede… Böyle devasa bir örgütün ikinci adamından başka hiç kimse bir numarayı bilemez, bu kişi kim ki bunları biliyor?
Amaç toplumu sindirmek
Bu ve benzer sorulara yanıt bulunmadığı sürece söylenenlerin hiç birine inanmayacağım. Fakat, bu davanın neden açıldığına dair bir takım düşüncelerim var. Bu dava elbette, şeffaf toplum, açık toplum yaratmak, hukuk devletinde hukuka aykırı örgütlenmeleri ortadan kaldırmak düşüncesi için açılmış olabilir. Bu açanların fikridir, düşüncesidir. Herkesin bu düşüncede olmasını istemek savunulan sisteme aykırıdır. Yani, demokratik toplumlarda karşıt düşünceler de olur. Bizimki de onlardan biri:
Birincisi, AKP bugüne kadar iktidar olan siyasi partilerin hiç birisine benzemeyen bir yapılanmaya sahiptir. Bu partinin kurucuları ve tabanı, kendilerini, cumhuriyetten bu yana, dinsel inançlarından dolayı dışlanmış sayan kişilerdir. Bu yüzden cumhuriyetle ve onun değerleri ile bir hesaplarının olması gayet doğaldır. Bu dava, bu hesaplaşmanın miladı olabilir.
İkincisi, AKP bugüne kadar iktidarda olan siyasi kadrolardan ayrı bir kadroya sahiptir. İktidar erkini ele geçiren kadronun daha önceki dönemlerde, devletle ilişkisi sadece sıradan vatandaş düzeyindeydi. Bugün devlet yönetimi ellerindedir. Daha öncekilerin emir ya da talimatlarıyla oluşturulmuş “derin devlet” örgütlenmesi ile hiçbir ilişkileri olmadığı gibi, o derin devlet yapılanmasının arzularına set çekebileceği, hiç olmazsa rahat hareket edemeyecekleri bir güç olduğunun farkına kesinlikle varmışlardır. Bu gücü yok ederek kendi derin devletlerini kurma düşüncesine kapılmış olabilirler.
Ve “daha önceki siyasilerin oluşturdukları derin devlet yapılanmasını ortadan kaldırmak, kendi derin devletlerini kurmak için bu davayı başlattılar” denebilir.
Olabilir mi? Neden olmasın?
Üçüncüsü, kurmayı düşündükleri Kürt–İslam Faşizminin geçiş yolunu açmak, yolu engellerden temizlemek için, halkın sindirilmesi, korkutulması gerekmektedir. Çünkü, faşist yönetimlerin en büyük aracı korkunun yaygınlaştırılmasıdır. Bu dava, toplumun üzerinde Demoklesin kılıcını sallamak, halkı korkutmak, sindirmek ve bir korku imparatorluğu kurmak için açılmış olabilir.
AKP iktidarından
kurtulmak zorundayız
Yukarıda sıraladığım düşüncelerim, davanın hukuki olmadığını, siyasi bir dava olduğunu da göstermektedir. Siyasi davalar, diktatörlerin yönettiği, faşist ya da komünist yönetimlerde olur. Demokrasi içinde yaşıyorsak, öncelikle, davanın siyasi olduğu kuşkusu giderilmelidir. Fakat Başbakanın “ Ergenekon’un savcısı benim” sözü aklıma geldikçe, bu kuşkunun giderilmesinin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Yaşadığımız bu korku ve kuşkuların ortadan kaldırılmasının hukuk devletinin kurallarının işlemesine, demokratik hakların sadece güçlülerin kullanıldığı bir araç olmaktan çıkarılmasına, suçu sabit oluncaya kadar herkesin masum olduğu ilkesinin işletilmesine bağlı olduğu açıktır. Türkiye bu iktidardan kurtulmak zorundadır. Nasıl geldilerse öyle göndermek gerekir. Darbelerle, ihtilallerle bu sorun maalesef çözülmüyor. Bunu gördük ve yaşadık. Öyle ise, bunları halkımızın oyları ile geldikleri yere göndermenin yolları bulunmalıdır.
Mevcut partilerle bu işin olmayacağı açıktır. Yeni, antiemperyalist, Atatürkçü, milliyetçi, solcu bir oluşuma ihtiyaç olduğu açık olarak görünüyor. Hazır olun ve emperyalizmin elinde oyuncak olmuş kişi ve partilerden uzak durun. Çünkü, böyle bir siyasi oluşum geliyor. Yepyeni çehrelerle, yepyeni düşüncelerle, sadece ve sadece Türk devleti ve Türk Milleti için çalışacak bir siyasi oluşum geliyor. Biraz daha sabır istiyoruz.
Hep beraber aydınlık yarınlara…
|