Yunus Yılmaz |
Gazeteciliği öğreniyor 1961 yılında Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenciliğe başlayan Uğur Mumcu, üniversitede öğrenciliğine devam ettiği yıllarda, daha 20 yaşındayken, kaleme aldığı “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazısıyla Yunus Nadi Makale yarışmasını kazanmıştı. Yazısında özetle Türkiye’ye özgü bir sosyalizmin olmasını savunan Mumcu, o yıllarda solcu gençlerinde etkilendiği Yön dergisinin fikirlerinisavunuyordu. Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra avukatlık yapan Mumcu, aynı zamanda Yön dergisinde yazılar yazarak Doğan Avcıoğlu’nun yanında gazeteciliği öğreniyordu. Ayrıca bugün Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Orhan Birgit’in 60’lı yıllarda çıkarmış olduğu Kim adlı dergide, kendisi gibi ileride faili meçhul cinayetle öldürülecek olan Muammer Aksoy ve Cavit Orhan Tütengil’le beraber yazılar yazan Mumcu, dil öğrenmek için İngiltere’ye gitmesine rağmen yazılarına ara vermedi. Hukuk Fakültesi’nde asistanlık yaptığı yıllarda da gençliğin devrimci mücadelesinden kopmayan, 68 Kuşağı’nın bir ferdi olarak yazılarıyla mücadelenin içinde olan Uğur Mumcu, Milli Demokratik Devrim tezini savunan Türk Solu dergisinde yazılar yazdığı gibi o yıllarda sol düşünceye yakın Akşam, Milliyet ve Cumhuriyet gibi gazetelerde de yazılar yazdı. Daha sonra, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinden sonra çıkardığı Devrim dergisinde sürekli yazılar yazmaya başlayan Mumcu, Devrim gazetesinin 12 Mart faşist yönetimince kapatılmasından dolayı kısa bir süreliğine Ortam gazetesinde yazılar yazdı. Yazmış olduğu yazılar nedeniyle 12 Mart faşist yönetimince tutuklandı ve yargılandı. Beraat edince de askerliğiniyapmak üzere birliğine teslim oldu. Ancak 12 Mart yönetimince fişlendiği için askerliğini subay olarak yapması gerekirken er olarak yaptı. Kendi deyimiyle o “sakıncalı piyade” idi artık. 12 Mart faşist yönetimi, devrimci gençlik ve asker-sivil aydın kesim üzerinden silindir gibi geçmişti. Kimi öldürüldü, kimileri fişlendi, kimileri de sayısız işkencelerden geçti. Kim bilir bekli de Uğur Mumcu, devrimci gençlik ve aydın kesime yapılan zulmün hesabını sormak için askerlik dönüşü gazetecilikte karar kılmıştı! Zaten askerlik dönüşü işe başladığı Yeni Ortam gazetesinde de hukukçuluğunu ön plana çıkartıp, 12 Mart dönemindeki davaların koca koca dosyalarını üşenmeden okuyarak, Mahir Kaynak, Eyüp Temeltaş, Can Özbay, Ahmet Yılmaz, Mahmut Erdoğan, Mevlüt Bayraktar, Sefer Sayılır, Kubilay Kılıç, Muzaffer Köklü gibi devrimci gençlik içine sokulan ajanları belgeleriyle deşifre etmişti. Yapmış olduğu bu araştırmacılık ile “bir tek tahrikçi ajan adı verin” diyerek meydan okuyan Süleyman Demirel’den de hesap soruyordu. Uğur Mumcu bu araştırmasında Ağca’yı suikasta azmettiren kişilerin, eski Nazi subaylarıyla, CIA ve Mason localarıyla ilişkisi olduğunu ortaya çıkardı. Onun bu araştırmalarından rahatsız olan ülkücü tosunlar, “çok uluslu yazar” sıfatı takarak O’nu küçük düşürmeye çalışsalar da O’nun bu başarısını hiç bir şey gölgeleyemedi. O yıllarda içerde ülkücü kesimin sözlü saldırısına uğrayan Mumcu, dışarıda da CIA ajanı Paul Henze başta olmak üzere diğer gizli servislerin çarpıtmalarıyla mücadele ederek araştırmalarını sürdürmüştü. Uğur Mumcu, Doğan Avcıoğlu’nun yanında öğrendiği gazeteciliğe, kendi bilgi ve becerisini de katarak araştırmacı gazeteciliğini, 24 Ocak 1993 tarihinde aracına bomba konulup öldürülmesine kadar sürdürdü. Ve bugün Uğur Mumcu aramızdan ayrılalı tam 16 yıl oldu. Sosyalistler milliyetçi olur Bazı okuma yoksunu cahiller tarafından Marksist bir yazar olmakla itham edilen Mumcu, iddia edilenin aksine Marksist biri değildi. O, milliyetçi bir sosyalistti. Çünkü O, hem milliyetçi hem de sosyalist olmayı Doğan Avcıoğlu’ndan öğrenmişti. Zaten hem milliyetçi hem de devrimci olduğunu sürekli yazılarında işliyor ve diğer devrimci gençleri de bu çizgiye davet ediyordu. 18 Eylül 1984 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Şoven” başlıklı yazısında bir okurun “Siz sosyal şovenist misiniz?” sorusuna cevap olarak: “… Bir insanın kendisini hem ‘milliyetçi’ hem de ‘sosyalist’ sayması, faşistliği ya da şovenliği anlamına gelmez” diyerek, hem milliyetçi hem de sosyalist olduğunu söylüyordu. Solculuğu sadece Marksist-Leninist bir kavram zannedenler, Galiyev’i, Mustafa Suphi’yi, Kadro’yu, Yön-Devrim çizgisini bilmedikleri için hem milliyetçi hem de sosyalist olmayı garipsemektedirler. Oysa bu ülke Kadro, kendisi ile başlayan sistemli bir Ulusal Sol anlayış yerleştirilmeye çalışmıştı. Zaten Uğur Mumcu’da tüm hayatı boyunca Kadro ve Yön çizgisini savundu. Uğur Mumcu da, bu Ulusal Sol anlayışın bir neferi olarak Doğan Avcıoğlu’ndan öğrendiklerini yazıyordu. Özellikle, sürekli olarak yazılarında gerçek milliyetçiliğin solculuk olduğunu yazıp-çizen Mumcu: “Kapitalizm, hakim ekonomiler nazariyesi gereğince enternasyonaldir. Yani asıl milliyet tanımayan akım budur. Sol akımlar bu enternasyonal güçle savaştıkları için millidirler. Daha doğru bir tanımla, Kapitalizm bugün uluslararası soygun örgütünün kibarca bir adıdır. Sol bu soyguna karşı milli direnişleri örgütleyen milliyetçiliğin gücüdür ve milli uyanışları örgütlediği ölçüde sol olacaktır (Kim, 25 Ağustos 1967)” diyerek asıl kökü dışarıda olanların kapitalist düzeni benimseyenler, asıl milliyetçilerin ise devrimciler olduğunu söylüyordu. Dünyadaki milliyetçi-devrimci mücadelelerin örnek alınması gerektiğini söyleyen Mumcu, “Bolivya’nın öğrettikleri” yazısında, Bolivya Devrimi’ndeki milliyetçiliğe dikkat çekerek: “Emperyalizme karşı sol-milliyetçi devrimlerin yakından izlenmesi, şimdi bütün milliyetçilerin ortak görevleridir (Devrim, 20 Ekim 1970)” diyordu. Yazılarında sık sık ezilen milletlerin milliyetçiliğinden bahseden Mumcu, “Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır” diyordu ve şunu ekliyordu: “Toplumsal sınıflar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalararası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır.” Mumcu, “Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına uygar ve demokrattır. Özgürlükleri yalnızca kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır (Akşam, 25 Şubat 1968)” diyerek batının uygar olamayacağının da altını çiziyordu. Yazılarında ezen ve ezilen ulus gerçeğine değinen Mumcu; bu çağın “ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliği bulma çağıdır” tespitini yapıyor ve “Devrimciliğin bilinci; ancak milliyetçi antiemperyalist savaşın eyleminde değerlendirilebilir” diyerek dünyayı ezen uluslara karşı ezilen ulusların, milliyetçi antiemperyalist mücadele vermesi gerektiğini yazıyordu. O yıllarda gerek Yön ve Devrim çizgisi, gerekse Milli Demokratik Devrim tezini savunan gençler de tıpkı Mumcu gibi antiemperyalist bir milliyetçiliği savunuyordu. Hem sosyalist hem de milliyetçi olunamayacağını sadece ülkemizde Marksist-Leninistler söylemiyordu. Başta Nihal Atsız olmak üzere onun yamağı ülkücüler de aynı sayıklamayı sürekli olarak tekrarlıyorlardı. Oysa başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere tüm Yön’cüler de asıl sağcıların ve gericilerin milliyetçi olamayacağını izah ediyorlardı. Çünkü özünde milletini ekonomik politikalarıyla emperyalist devletlere sömürten bir anlayışın milliyetçi olması söz konusu değildir. Şimdi milletine bunu reva görüp, ezilmesine ses çıkarmayan özde milletini sevmeyenler milliyetçi olabilir mi? Kaldı ki Uğur Mumcu, “Halkın alın terini savunanlar, hiçbir korkunun yükü altında ezilmezler. Yabancı sermayeye, uluslararası kapitalizme karşı dövüşenler, hiçbir ayıbın yüz kızartısını taşımazlar. Bunlar milliyetçi ve halkçı savaşın neferleridir” diyordu. Ayrıca “Türk milliyetçiliği, Türk halkının alın terini yabancı çıkarlara karşı korumak demektir (Kim, 1 Mart 1968)” demiyor muydu? O nedenle Uğur Mumcu gibi sosyalistler, gerçek Türk milliyetçisi olurlar. Mumcu Atatürkçüydü Uğur Mumcu, hem milliyetçi hem de sosyalist olmasının yanında Atatürkçü biriydi. Kimine göre hem sosyalist hem de milliyetçi olunamayacağı gibi hem sosyalist hem Atatürkçü de olunamazdı. Oysa Mumcu’nun sosyalistliğinin yanında Atatürkçü olması çok normaldi; çünkü Atatürk de milliyetçi ve antiemperyalist söylemleri olan solcu bir devlet adamıydı. Onun için Uğur Mumcu’nun sosyalistliğinin ve milliyetçiliğinin yanında Atatürkçü olmasına şaşılmamalıdır. Zaten O da Atatürk’ü örnek alan bir devrimciydi. Mumcu, hem sosyalist olup hem de Atatürk düşmanlığı yapanlara: “Kendisine devrimci diyen bir aydının Kemalizm’e karşı olması düşünülemez. Bu, olsa olsa günlük devrim kavgasından kaçan korkakların kendi kendilerine buldukları bir sığınaktır. Böylece toplum içinde en ilerici kendileri görünecekler ve fakat devrimci kavganın hiçbir atılımında bulunamayacaklar! Bunlar gizliden bir sağcılık akımının içindedirler” diyerek Atatürk düşmanı sahte devrimcileri eleştiriyordu. Sahte Atatürkçülüğe de savaş açan Mumcu, Atatürkçülerin; 12 Eylül’den önceki Atatürkçüler, 12 Eylül’den sonraki Atatürkçüler olarak ikiye ayrılması gerektiğini; hatta biraz daha geriye giderek 12 Mart öncesi Atatürkçüler, 12 Mart sonrası Atatürkçüler olarak da ikiye ayrılması gerektiğini savunuyordu. Atatürk’ün antiemperyalist söylemlerine yazılarında sıkça yer veren Mumcu, “Evet, Kemalizm antiemperyalizm demektir. Atatürkçülüğün ilerici özü bu antiemperyalizmden kaynaklanır” diyerek de Atatürk’ün solcu söylemlerini ortaya koyduğu gibi antiemperyalizmin Atatürk ile özdeşleştiğini sürekli tekrar etme gereği duyuyordu; çünkü Atatürk’ün görmezden gelinen özelliklerinden birinin antiemperyalistliği olduğunu çok iyi biliyordu. Mumcu, 12 Mart döneminde Atatürkçülük adına darbe yapan faşist yönetimin zulmüne ve haksızlığına uğrasa da hiçbir zaman geçmişte sosyalist olup şimdi liboşluk yapan sahte demokratlar gibi Atatürk düşmanlığı yapmamıştır. Bunun yerine sahte Atatürkçüleri deşifre etmeye çalışmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası Evren ve Özal tarafından Atatürkçülük yerine ikame edilmeye çalışan “Türk-İslam sentezi” tehlikesine karşı Türk halkını uyaran ilk kişilerden biriydi. İyi bir Atatürkçü olması onun Atatürkçülük yerine başka bir şeyler ikame etmeye çalışanlara karşı devamlı olarak mücadele etmesine ve bu kesimin sürekli saldırılarına maruz kalmasına neden olmuştur. Uğur Mumcu gerçek bir Atatürkçüydü; çünkü gerçek Atatürkçülüğün salt laik olmak olmadığını, bunun yanı sıra Atatürk gibi Türk milliyetçisi ve antiemperyalist olmanın şart olduğunu çok iyi biliyordu. Kürt-İslam Sentezi’ni ortaya atan ilk kişi Uğur Mumcu’dur. 15 Mart 1991 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Kürt-İslam sentezi” başlıklı yazısıyla Uğur Mumcu, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın PKK’nın yayın organında yazdığı yazılardan örnekler vererek PKK gibi Marksist-Leninist bir terör örgütünün din duyguları ve dince kutsal sayılan kavramları Kürtçülük uğruna kullandığını iddia ediyordu. Bu iddiasını da: “Dinin antiemperyalist, antisömürgeci bir temelde ve halkın tarihi geleneklerine uygun bir mücadele aracı olarak kullanılmasına ön ayak olmak gerekir” ve “İran Devrimi, İslamı ilerici temelde kullanmış veya değerlendirmiş, devrimci ve antiemperyalist özünü ortaya çıkarabilmiş ve büyük bir etkinlik kazanmıştır” gibi Abdullah Öcalan’a ait birçok söyleme yazılarında yer vererek ispatlamıştır. Mumcu, çok açık ve net olarak PKK’nın Kürtçülüğün yanında Şeriatçılık peşinde koştuğunu ortaya koymaktaydı. Yani PKK’nın Şeriatçılara yaklaşma çabalarını çok iyi gözlemliyordu. Aslında Mumcu’nun gözlemlediği şey Türkiye gibi milli bir devletin iki büyük düşmanının müşterek bir zeminde buluşmasından başka bir şey değildi. Bu iki düşman akım ise, Türkçülüğe karşı Kürtçülük ve laikliğe karşı Şeriatçılıktı. Gerek Kuzey Irak’ta Nakşibendi koluna bağlı İslamcı, Kürtçü Barzani ve Talabani ikilisinin; gerek Türkiye’deki PKK gibi sözde Marksist-Leninist özde Kürt-İslamcı terör örgütünün birbirlerini desteklediğini belgeleriyle ispatlayan Mumcu, kardeş Kürt-İslamcı gruplar ayakta durmak için yer yer çatışsalar da birbirini desteklemekten vazgeçemediği tespitinde bulunuyordu. Tayyip’li AKP bugün Talabani ve Barzani ikilisinin nasıl arkasındaysa; dünde Özal’lı ANAP arkasındaydı. Mumcu, Çekiç Güç olayına destek veren Özal’ın burada Talabani ve Barzani gibi aşiret reislerine rahat hareket etmesini sağladığı gibi PKK ya da rahat hareket ortamı sağladığını anlatmaya çalıştı hep. Ayrıca Uğur Mumcu, bugünkü PKK gibi bölücü Kürt hareketlerinin anlaşılması için geçmişteki Kürt hareketlerinin de çok iyi bilinmesi gerektiğini savunuyordu. Çünkü Mumcu’ya göre bugünkü bölücü faaliyetlere sebep hazırlayan ortam ile geçmişte bölücü faaliyetlere zemin hazırlayan ortam aynıydı. Geçmişte bölücü Kürt hareketlerinin arkasında İngilizlerin olduğunu, bugün ise aynı role ABD’nin soyunduğunu sürekli yazdı. Korkusuz ve cesurca yaşadı, bir an olsun mücadeleye ara vermedi Uğur Mumcu, PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın 12 Mart ve 12 Eylül döneminde nasıl korunduğunun izlerini sürerken, Türkiye’de önemli kuruluşları işgal edenlerin PKK ile olan bağlantısını, başta MİT olmak üzere yabancı istihbarat servislerinin de ilişkisi olduğunu, bunu ise çok yanında açıklayacağını söylüyordu. Gazeteciliğinin ilk yıllarından beri öldürülen devrimci gençleri ve demokratları kaleme alan Mumcu, belki kendi sonununda böyle olacağını çok iyi biliyordu; ama o buna rağmen yazılarındaki üslubunu hiç yumuşatmadan doğru bildiğini yazmaya devam etti. Ondan beklenen de buydu zaten; çünkü o cesur, yürekli ve yiğit bir devrimciydi. Korkusuz ve cesur yaşadı, bir an olsun mücadeleye ara vermedi. O’nun bu tutarlı tavrının, yılmaz antiemperyalistliğinin ve Atatürkçülüğün bilincinde olan Türk Milleti, onu “uğur”larken bile bunun farkında olarak son görevini yerine getirdi. Ve biz gençler de Uğur Mumcu’dan öğrendiğimiz gazeteciliği, devrimciliği ve Atatürkçülüğü bıraktığı yerden devam ettiriyoruz. Nur içinde yat! Ruhun şad, mekanın cennet olsun yiğit devrimci!
|