19.01.2009/Sayı:220
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Kitap

Serap Yeşiltuna

“Ve Evladı Fatihan: Havan Hasan”
“Beyaz adama boyun eğmeyen Türk”ün öyküsü

ve evlad-ı fatihan Havan HasanTarihleri olmayan toplumların öyküleri olmaz. Romanları, efsaneleri ve şiirleri de… Türk’ünse tarihi bu nedenle sadece tarih kitaplarında değil, efsanelerinde, şiirlerinde öykülerinde gizlidir.

“Merhaba sağdıç, nasılsın? Kişinin geçmişi bırakmıyor geleceğini. Benim için geçmiş ve gelecek var yalnızca. Bugün yok. Bugün yalnızca umarsızlar için vardır zaten. En önemlisi geçmiş ve gelecek.”

Böyle başlıyor Umut Yalım’ın “Ve Evladı Fatihan: Havan Hasan” adlı kitabı. TÜRKSOLU gazetesinde 20 hafta boyunca yayınlanan bölümler uzunca bir öyküye dönüştü ve İleri Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Bu kitap, tarih yazmış bir milletin çocuklarının, o tarihin yazılışından neredeyse bir asır da geçmiş olsa, o tarihin yeniden öyküleştirerek geleceğe yön verebileceğinin göstergesi.

“Havan Hasan”, internet çağının öyküsü. Olayları anlatanla,  çok yakını “Sağdıç”ının internet üzerinden yaptıkları yazışmaların sonunda oluşan bir öykü. Bu yüzden hem gelecek kokuyor hem de geçmiş. Ama daha fazla geçmiş.

Hasan, 1902 yılında Üsküp’te doğmuş, babası, anası, tüm kardeşleri Rum-Bulgar çeteleri tarafından  katledilmiş öksüz ve yetim bir Türk çocuğu. Doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmak zorunda olan bir Türk çocuğu. Çünkü 1912 yılı geldiğinde artık Üsküp Türk yurdu değildir. Şöyle tarif eder Umut Yalım  bu kaybedişi: “Sakalları göbeğinde paşalar bir savaş daha kaybetmiş idiler. Edirne, Selanik, Manastır ve de Üsküp, kurşun atılmadan yeşil çuhalı bir masada verilmiş idi. …Sancak Rumeli’den sökülmüştü. Arkasından da Rumeli Türklüğü”.

İşte böyle bir ortamda Üsküp’ten İstanbul’a yollara koyulur Hasan. Bu gidiş acı bir gidiştir; çünkü Hasan’ın hayatıyla birlikte Türklüğün nasıl adım adım yok edilmeye çalışıldığının hikayesi başlamıştır.

“Son kez merdivenlerden inildi, ocak söndürüldü.”

Burada bir gönderme yapılır geleceğe. İstiklal Marşı’nın yazıldığı döneme. “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”

Üsküp’ün Türkler açısından tarihe gömülüşü bu dizelerdedir. Ocaklar sönmüştür.

Yıl 1912. İstiklal Marşı’nın yazılışına daha 11 yıl varken yani.

İşte bu yolculuk esnasında annesi, babası ve 11 kardeşi katledilir Hasan’ın. Elinde sancağıyla ve onu kimseye vermeden İstanbul’a kadar gelebilmiştir Hasan.

Hem onun için hem de Türklük için yeni bir tarih başlayacaktır.

İstanbul’da elinde sancağıyla çevresini tanımaya çalışırken, pek çok gerçeklikle de karşılaşmaya başlar. Kaybediliş, sadece Üsküp’le sınırlı değildir. İstanbul da bir işgale doğru gitmektedir. İşgalcileri küçük bir çocuğun fark edişi ise  şöyle tanımlanır öyküde:

“Bunların kim olduğunu daha sonraları daha iyi anlayacaktı ve neden gayrimüslimlere dost davrandıklarını. Ancak o an için pek bir anlam verememiş idi bu duruma…Tarihin ağır balyozlarıyla İstanbul gözünde yıkılıyor idi. Yıkıldıkça da yine ekmek gözlü insanlar…Yine bankınot gözlü insanlar.”

İstanbul’a geldikten sonra bir yüzbaşı Hasan’la ilgilenir ve durumunu anlayarak ona sahip çıkar. Kendisinin değilse de halasının yanında kalabileceğini söyler. Ancak uzun sürmez bu birliktelik. Hala ölmüştür ve Hasan, yüzbaşıyı zor durumda bırakmamak için kaçar. Kendi kendine yürürken bir kulübeye sığınır ve orada İslim Dayı adında yalnız ve bilge bir kişi ile karşılaşır. İslim Dayı onu himayesine alır ve iki iyi dost olurlar. Biraz rahatlamıştır İstanbul’da.

Boğazdayken şöyle düşünür bir gün: “Hangi yakası güzeldir İstanbul’un, Anadolu mu Rumeli mi? En güzeli tam ortasından bakmak güzeldi İstanbul’a. Bir sevgili gibi ana gibi bir. Yeni anası İstanbul idi artık. İstanbul diye bağıracaktı ana yerine. Hasan bir ses duydu birden. Tanıdık bir şive ile: ‘Geldikleri gibi giderler’, anlam veremedi Hasan.”

Öyküyü güzel yapan bu geçişlerdir. Çok bilindik tarihi gerçeklere, geleceğe göndermeler yapılır Havan Hasan’da.

Hasan’ın öyküsü sanki bu göndermelere vurgu yapabilmek için bazen uzunca betimlenir zaman zaman. Ama Hasan’ın öyküsü biraz ızdıraplıdır. İslim Dayı ve İstanbul ile  birlikteliği de çok uzun sürmez çünkü kısa süre sonra İslim Dayı’nın ölümü de yollarını ayırır.

Hasan’ın hayat akışı burada biraz değişir, İslim Dayı’nın bir yakını olan Askeri Tıp öğrencisi Necdet Ekrem adındaki genç bir delikanlı, O’na yardım edecektir. Kimsesiz bir çocuk olarak Bursa Işıklar Askeri Lisesi’ne gönderilir. Burada da küçük bir çocuktan, küçük bir askere dönüşür Hasan.

Hasan’ın kişiliğinde ve düşüncesinde yapılan vatan ve Türklük tanımları, okuyucuyu hikayenin içine daha da çeker:

“İnsan denilen tekerrür, doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Bir dizi üretim gibi. Ancak bizim yani Türk’ün farkı nedir?..

..Türk, doğmaz, büyümez ve ölmez. Çünkü Türk zaten olan bir şeydir. Olan bir şey de doğmaz, büyümez ve ölmez. Demin dediğim gibi zaten vardır O. Türk olmak Türk doğmak demektir. Türk doğmaka kadar indirgenecek kadar küçük bir olay değildir. Bu hem Kemal’imizin dediği gibi: ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’dir, hem de biraz şudur. Türk; yalnızca bir soy, bir budun, halk ya da ulus olabilecek denli küçük bir şey değildir. Türk, bir istenç, irade, bir istek, bir bilinçtir. Türk, Beyaz Adam’a boyun eğmeyen herkestir. Zaten bundandır ki; nice uygarlıklar, devletleri yıkılınca, yeryüzünden silinirken, Türk’ün devleti bitse bile kendi gitmemiştir yeryüzünden. Bu, yani Türklük, tarihin gördüğü en büyük örgütlenmedir. Bu devlet ve milletler üzre bir oluşumdur.”

Hasan da işte bu oluşumun bir parçasıdır ve bir simgedir. Küçük bir çocuk gibi görünür ama koca bir adamdır ve koca koca adamlara, bu kadar acıya rağmen öğüt verebilecek kadar olgunlaşmıştır. Sloganı şudur:

“Türk ağlamaz!”

Ve ağlamaz gerçekten. Bursa yolunda kendisine eşlik eden Askeri Tıp öğrencisi Necdet Ekrem’in başına gelenler karşısında bile ağlamaz. Çetelerin saldırısına uğrarlar ve Necdet Ekrem’i de kaybeder Hasan. Arabacı ile yoluna tek devam ederler:

“Hasan yine yalnızdı… Hasan neyin peşinde idi. Rahat bir yatağın. Huzurlu bir uykunun. Hareketsiz bir yaşamın. Bu olabilir miydi Sağdıç? Yani 1912’de, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23’te hareketsiz bir yaşam dilemek; olabilir miydi? Olabilirdi: Anca ölüler ve doğmamışlar için”

Umut Yalım böyle açıklar Hasan’ın küçücük yaşamına sığdırılmış bu hareketliliği. Bundan sonrası daha da hareketli geçecektir.

Bursa’ya varır ve okula başlar. O artık Askeri lise öğrencisidir. Hem askerliği öğrenir burada hem hayatı, hem de Osmanlı’nın geldiği çaresiz durumu. Coğrafya dersleri onun için bir işkenceye dönüşür. Hoca Fransızca-Osmanlıca bir harita çıkarır ve Hasan fark eder ki, Rumeli artık Osmanlı’da değildir. “Ne tuhaf, Hoca artık ‘Üsküp’, ‘Manastır’, ‘Selanik’ ya da ‘Varna’ vilayetlerimiz diyemeyecekti. İnsanın ömrünün sonuna dek adını bir daha söyleyememesi gibi bir şey, bir ızdıraptı bu.”

Bu ızdırabı, vatan toprağının ne olduğunu Türk Milletinin nasıl bir millet olduğunu Umut Yalım en güzel haliyle burada özetler:

“Coğrafya nedir, kırmızı çizgiler mi yalnızca. Coğrafya sahip olma değil bir ait olmadır. Üsküp, Manastır, Varna, Rusçuk, Deliorman, Kırcaali, Selanik, Girit, Kırım, Akmescit, Sömbeki, Sakız, Rodos, Batum, Halep, Lazkiye, Bab-ı Limon, Telafer, Tuzhurmatı, Altunköprü, Kerkük, Musul ve Erbil… Bunlardan hangisine sahibiz şu gün? Ancak hepsine aitiz. Bu iller hala bizim coğrafyamız. Plastik bir harita bizim değil diyor diye vaz mı geçeceğiz. Her haritaya ‘eyvallah’ diyeydik, şu an, İstanbul’da, Boğaz’a kendi gözlerimizden bakabilir miydik Sağdıç?”

İşte böyle bir ortamda Hasan’ın İstanbul’daki günleri yeniden başlar. Hem dostları hem de düşmanları olacaktır Harbiye’de. İhanetle de burada karşılaşacaktır. Halil Bey adındaki  İngiliz işbirlikçisi bir yatakhane ağası Hasan’dan nefret etmeye başlar. “Halil Bey’in geçmişte, günümüzde ya da gelecekte yaşamasının bir önemi yoktur. O kendini her dönemde bulur”. Yani bugünkü işbirlikçilerden farkı yoktur. Günün adamıdır ve sahibi ne görev verirse onu yapar. “Türk’üm” diyen Hasan’dan Türk’üm dediği için nefret eden Halil, başında fesini göremediği bir anda hemen onu komutana şikayet edip okuldan attırmaya çalışır.

Ancak komutan, Mustafa Kemal’in askerlerinden, Kurtuluş Savaşı’nın planlayıcısı  olan komutanlardan biridir, vatanseverdir.

Hasan’ı sevmiştir ve fesini bir daha takmayı unutma demekle yetinir yalnızca:

“Hasan, komutana bakıyordu. Aklından geçen düşünceler belliydi. Fes  artık bitmiş olan bir düzenin simgesiydi. Takılamazdı. Ayrıca, bizim geleneklerimizde de yoktu. Ne Türklükle ne de İslamla ilgiliydi fes, bir tür Yunan şapkasıydı.. Bu sırada Hasan fark etti ki yalnız kafasından geçirmiyormuş demin ki dediklerini aynı zamanda ağzından da dökülmüş bu düşünceler… Hasan bir tokat ve sinkaf beklerken; Komutan öptü Hasan’ın alnından.”

İşte böyle başlar dostlukları komutanla.    

Halil Bey de Hasan’dan intikam almak, onu öldürmek için her yolu dener bundan sonra. Çünkü O, ihanetin ve işbirlikçiliğin simgesidir. Harbiye onun gibilerden temizlenmelidir Hasan’a göre. Vatanın kurtulması Harbiye’nin kurtulmasına bağlıdır. Ancak Hasan burada biraz daha ileri düşünür. Harbiye çok önemlidir ama milletsiz olmaz. Birdenbire öyküde yine bir gönderme yapar Umut Yalım; çok daha ilerilere, 27 Mayıs’a: “Ordu-millet elele.” Sadece tek bir cümleyle hem Kurtuluş Savaşı’nın özünü anlatır, hem 27 Mayıs’ı, hem de bugünü biraz.

Hasan böyle bir ortamın içinde, sınırların daha da daralmakta olduğunu görür. Mondros, İzmir’in işgali, İstanbul’un işgali, işbirlikçiler, Rumlar, Ermeniler, vs…

Komutanıyla birlikte nasıl bir gizli örgütlenmenin içindedir, Atatürk’le nasıl karşılacaktır, düzenli ordunun içinde nasıl yer alacaktır, nasıl Havan Hasan olur, bu son bölümü okuyucuya bırakalım.

Sonuçtan öte, bu öykü, içinde barındırdığı tarihsellikle ve verdiği mesajlarla sürükleyici hale gelmiştir. Tarihsel geçişler önemlidir. Hiç ummadığınız bir anda, Nazım’ın bir şiiri Yalım’ın kendi üslubunca öykünün ortasına düşüverir. Ya da kendisini öldürmesi için Halil Bey’in görevlendirdiği bir öğrenciye hasta yatağından “Harbiyeli aldanmaz” diye bağırışı bir anda sarsar okuyucuyu. Aldanmaz ve öldürmekten vazgeçer Hasan’ı.

Daha 1918’lerde bir 10 Kasım günü içi çok sıkılır Hasan’ın, ama anlamaz sebebini.  Bizler anlarız elbette. Öykü, Atatürksüz işgal öncesinin ve Atatürksüz 10 Kasım sonrasının nasıl da aynı olduğunu hatırlatmak ister okuyucuya.

Üslup açısından da Ve Evladı Fatihan: Havan Hasan özgün bir hikayedir. İşgalciler, beyaz adamdır, işbirlikçiler de beyaz adama kendini satanlar… Türk’se beyaz adama boyun eğmeyen herkes…

Bir yüzyıl sonra, bir yüzyıl önceyi anlatır ama tarih tekerrürden ibarettir ve tarihi anlatırken aslında 2000’lerin işgal sürecine işaret etmektedir bir yandan.

Örneğin şöyle der bir yerinde:

“Bir Fırtına Tuttu Bizi; ancak hangi fırtına? Ya da ters bir fırtına mı? Hani bizim olan iller var idi; suları benzer idi bize, kuşları bizler gibi söyler idi. Bizim iller bizim illere benzemez mi oluyor artık.? Örnek, Kars… Örnek, Diyarbakır… Örnek, Urfa. Bunca zaman sonra artık bir Urfalı bana Türkçe bakamayacak mı? Urfa Üsküp mü oldu artık? Bizim iller bizim eller olmamalı. Urfa, Kars, Diyarbakır ve nice iller Üsküp olmasın; bu verilmesi gereken en önemli savaştır. Ancak verilemiyor, Hayret!”

Tehlike yine aynı tehlikedir ve evet bu verilmesi gereken en önemli savaştır. Bu savaşın verilmesi ise Hasan gibi Türk çocuklarının sayısının artmasına bağlıdır.

Hasan sıradandır. Herhangi bir Türk çocuğudur. O yüzden adı Hasan’dır. Kurtuluş Savaşı onun gibi Hasanlarla kazanılmıştır. Atatürk, “Neredensin” dediğinde, “Her yerden, Paşa’m. Oradan, buradan, şuradan. Neresi gerekirse, senin izinde oradayız, Paşam” diyebilen onun gibi Hasanlar’la.

Okuyucu o nedenle bu öyküyü sevecek, çünkü okuduğunda salt bir okuyucu değil, Hasan olabilecek gücü kendinde bulan bir Türk olduğunu anlayacaktır. Dediğimiz gibi tarihleri olmayan toplumların öyküleri olmaz. Havan Hasan Türk’ün tarihini tasvir eden bir öyküdür. Gelecek için pay çıkarmak isteyenlere de pusula…

 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe