Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Sistem dışı muhalefet tezi olarak Avrasyacılık ve Galiyevcilik Günümüzde, son on yoldan bu yana geliştirilen bir tez var. Emperyalizme karşı sistem dışı bir Avrasyacı muhalefet tezi. Bu tezi, romantik duygularıyla Attila İlhan geliştirmişti ve Attila İlhan’ın tezinde esas alınan nokta Rusya, Çin ve Hindistan’ın oluşturduğu Avrasya birliğine Türkiye ve İran’ın da katılmasıyla sisteme karşı güçlü bir muhalefetin oluşturulmasıdır. Burada yapılan değerlendirme ne emperyalizmin analizine ne dünya sisteminin stratejik gelişimine ne de siyasete dayanan bir değerlendirmedir. 2005’ten bu yana bu tezlerin eleştirisini yapageldik. Günümüzde bu konuya tekrar dönmemizin nedeni hem emperyalizm analizinin son dünya krizi nedeniyle ortaya çıkan durumunu saptama açısından önemi hem de günümüzde Avrasyacılık tezinin Amerikancılar ve Rusçular tarafından Türkiye’deki ulusalcılara karşı saldırı için kullanılan bir tez haline gelmiş olmasıdır Bu tezi analiz ettiğimizde, Attila İlhan’ın ileri sürdüğü temelde bakarsak, Sultan Galiyevcilikten hareket eden bir Avrasyacılık tezinin ileri sürüldüğünü görüyoruz. Ancak Sultan Galiyev’in savunduğu Avrasyacılık değil Turancılıktır ve Turancılık da Turan Sosyalist Cumhuriyeti olarak Rus emperyalizminden kurtuluştur. Bu boyutuyla Rusların dünya sistemine ve Batılı emperyalistlere, Sovyet devrimi dönemi de olmak üzere, karşı olduğu bir dönem söz konusu olmamıştır dediğimizde paradoksal bir gerçeği vurgulamış olmaktayız. Bu söylemin içini dolduracak açıklamayı belki bu yazımızda belki daha sonraki yazımızda vurgulayacağız. TÜRKSOLU’nda yer alan yazılarımıza ve sonrasında Sultan Galiyev’in bin sayfalık bir kitap olarak basılan tüm yazılarına baktığımız zaman, Sultan Galiyevciliğin Avrasyacılıkla ilişkisi olmadığını, emperyalist sisteme karşı duran bir çizgi, Turancı sosyalist bir çizgi, olduğu açıklıkla ortaya çıkmaktadır.
Rusya Batı karşıtı mı? Bunun yanında bu tezin ikinci zayıf yanı ise Rusya’nın emperyalizme karşı olduğu tezidir. Rus tarihini iyi incelediğimiz zaman özellikle dünya sistemi açısından olaya dikkatli baktığımızda göreceğimiz nokta, Rusya’nın aslında hiçbir zaman Batı karşıtı olmadığı, daima Batıcı bir devlet olduğu ortaya çıkar. Yani İngiltere ve Almanya’nın çevresi olarak Rusya onlarla birlikte dünya sistemine entegre olmuştur. Olaya bu boyutuyla bakıldığı zaman, İngiltere ve Almanya’nın Rusya’daki yatırımları ile gelişen dünya sistemine entegrasyon, Rusya’da Altınordu Hanedanı’na tabi Moskova Dükalığı’nın modern bir devlet olarak, emperalistlerin işbirlikçisi bir devlet olarak, Türk Altınordu devletine saldırısını başlatan bir olay olduğu ve bu saldırının emperyalizmin saldırısı olduğu görülecektir. İngiliz emperyalizmi, Moskova aracılığıyla Tataristan’ı ve Orta Asya’yı kendisine koloni haline getirmiştir. Bunun arkasında yatan sebep ise buğdayın dünya ticaret sisteminde değer kazanmasıdır ve buğday üretimini ele geçirmek için Orta Asya’nın sömürgeliştirilmesidir. İşte bu süreç Orta Asya’nın sömürgeliştirilmesi sürecidir ve Rus tarihini anlamamızda önemli bir noktadır. Rusya’da Deli Petro zamanındaki Batılılaşma ve bunu takip eden dönemdeki Slavcı düşüncelerin tümü Batıcı düşünceler olarak Rusya’yı emperyalizmin güdümünde hareket eden bir çevre ülkesi haline getirmiştir ve emperyalizmin temelini oluşturmuştur. Sovyet Devrimi’ne geldiğimizde dahi Rusya’nın Batıya bağımlılığı sürmüştür. Yani Sovyet Rusya’nın Batıya bağımlılığı devamlılık arzetmektedir. Stalin döneminde Rusya’da Moskova’nın çevresindeki Ukrayna, Tataristan ve Orta Asya’daki tarım üretimini maksimum noktaya çıkararak ve köylülerin elinden buğdayı gaspederek Tatar ve Türk köylülerinin açlık seviyesinde kitlesel ölümlere varacak derecede bir sömürü gelişmiştir. Bu köylü sömürüsüyle elde edilenlerle Batıdan, özellikle Amerika’dan, makinelerin almasıyla şehirde bir sosyalizm kurma sürecine girilmiştir. Bu sürece bakıldığında Rusya’daki en hızlı büyüme dediğimiz dönem Rusya çevresindeki Türklerin ve Tatarların sömürgeleştirilmeleri neticesinde gerçekleşmiştir. Tıpkı Korkunç İvan dönemindeki sömürünün yani serfleştirmenin bir biçimi de sosyalizm adına işçi-köylü ittifakı ve kollektifleşme adına yapılan bir sömürü olmuştur. Rusya, burada da Batıya karşı bir blok olmamıştır. Dünya ekonomik sistemi açısından olaya baktığımız zaman Batı emperyalizmiyle işbirliği halinde olan bir devlet olarak varolmuştur. Bu boyutuyla bakıldığında geçmişte Çar İvan’dan sonra İngiliz emperyalizmi ve Hollanda emperyalizmiyle işbirliği yapan Rusya 19. yy’da İngilizlerle bir sürtüşmeye girmiş ve bu sürtüşmenin sonucu olarak İngiliz emperyalizmi Hindistan’da Türk devleti olan Hint-Türk devletini tasfiye edip burayı Hindulaştırırken Afganistan’a girip Orta Asyaya doğru ilerlemiş ve bu büyük oyun dediğimiz oyunda İngilizler güneyden saldırırken kuzeyden de Ruslar bunların karşısına çıkmıştır. Emperyalist Rusya Çünkü bu dönemde Rusya ile İngiltere arasındaki çelişki ortaya çıkmıştır. Aynı çelişki günümüzde petrol yatakları üzerinde Amerikan emperyalizmiyle Rusya’nın mücadelesi olarak ortaya çıkmıştır. Benim temel yazılarımda altını çizerek vurguladığım nokta Amerikan İmparatorluğu ile Enerji İmparatoru Rusya arasındaki çatışmanın bu bölgede temel çatışma haline gemiş olduğuydu. Yani petrol fiyatlarının 200 dolara tırmandığı bölgede Sibirya, Volga-Ural, Hazar bölgesi ve Türk dünyasındaki petrol yatakları bölgesi üzerinde Rusya’nın egemenliğinin yıkılması, yerine Amerika’nın egemen olması mücadelesi Kafkasya’ya taşınmış bir mücadele olarak ortaya çıkmıştır ve Kafkasya’daki çatışmalar olmadan evvel vurgulanan nokta budur. Ama diğer taraftan asıl önemli konu bu petrol üzerinde egemenliktir. Askeri çatışma denkleminin dışında Rusya ekonomik olarak petrol ihracında öte çıkamayan bir ülke durumundadır. Rusya geçmişte olduğu gibi Sovyetler döneminde ve Sovyet sonrası dönemde de ihracat yaparak varolabilen bir ülke olmuştur. İhracat, geçmişte Çar İvan zamanında buğday ihracatı ve kereste ihracatı şeklinde olmuştur. Daha sonraki dönemde Petro zamanında maden ve gene buğday ihracatı olmuştur. Sovyet döneminde maden ve hammadde ihracatı ve yine buğday ihracatı olarak sürmüştür. Günümüzde ise bu ihracat petrol ihracatı ve silah ihracatı biçimine dönüşmüştür. Ama Rusya hâlâ sisteme bağlı bir ülke konumundadır. Dolayısıyla Rusya emperyalist sisteme entegre olmuştur. Barnett’in belirttiği gibi Rusya, Çin, Hindistan sistem karşıtı değil sisteme entegre olmuş genç küreselleşme devletleridir. Kagarlitski’nin tezine göre Rusya’nın küreselleşmesi 15. yy’dan beri sürmektedir. Bu boyutuyla Rusya tarihsel süreçte de emperyalist bir ülke olmuştur. Daima batıcı olmuştur ve bu batıcılık daima emperyalist sistemle bütünleşme içinde olmuştur. Ulusalcı tezlerle ortaya çıkan Rusçuluk da esas olarak yine batıcı bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Kagarlitski’nin vurguladığı gibi Slavcılık da batıcılıktır. Daha sonra homo-sovieticus tezleriye ortaya koyulan noktada Lenin’in çevre ülkeleriyle ve Tatar, Kazak, Türkmen ve Kırgız halklarıyla Sovyet devrimindeki ittifakı askercil ve taktiksel bir ittifak olup Kızıl Ordu’nun Tatar bölgeleri tarafından desteklenmesi amacına hizmet etmiştir ve Sultan Galiyev’in tezlerini incelediğimizde bunun taktiksel bir olgu olduğu ortaya çıkmaktadır. Avrasyacılık: Rus sömürgeciliği Yani bu sürecin Rusya’nın çevre ülkeleriyle bir ittifak yapmaktan çok Türk bölgelerini kendi sosyalizmi adı altında sömürgeleştirme süreci olduğunu açıklıkla görürüz. Bu ulusların kendi kaderini tayin hakkını proleteryanın kendi kaderini tayın hakkına dönüştürerek ve “homo-sovieticus denilen tüm halk Sovyet halkıdır” diyerekten aslında Rus egemenliğini pekiştirme süreci olmuştur. Bunu da, Ruslar, Slavlar, Tatar ve Türkler tek bir halk olarak “yeni Ruslar”ı oluşturacağı tezini, Gumilev ileri sürmekte ve böylece bir Avrasya ulusu olduğunu savunmaktadır. Oysa dönemin tüm politikalarına bakıldığında Rus şovenizmi en üst noktasına Sovyetler döneminde varmıştır. Dugin Ruslar’ın bir imparatorluk halkının merkezi olduğunu ileri sürmektedir; ama tarihsel gerçeklere göre ise Ruslar Cengiz Han İmparatorluğu’nun merkez halkı değil çevre halkı olmuştur. Burada esas olan Tatarlardır. Ama İngiliz emperyalizminin çevresi olan Ruslar emperyalizmin araçlarıyla Tatar ve Türk egemenliğini kırma sürecine girmiştir. Bu boyutuyla günümüzde Rusya hiçbir zaman antiemperyalist olmamıştır. Daima emperyalist sistemin bir parçasıdır. Avrasyacılık ve Çin ve ABD Diğer taraftan Çin’e baktığımız zaman Çin’in yeni birikim merkezi olarak Rusya karşısında yer alacağı tezine sürekli karşı çıkarak Çin’in aslında Amerikan İmparatorluğunun, Amerikan emperyalizminin para-sermayesinin, Çin Kızıl Ordusu’nun ucuz emek üretimiyle yaptığı ikinci sektör endüstrilerinin bir alanı olduğunu vurguladım. Çin, Amerikan sistemine tabi bir konumdadır. Bunun da en açık örneği son dönem Amerika’daki krizden sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü Çin, Amerikan devlet kağıtlarını almaktadır. Çin, Amerika’nın ileri teknoloji savaş sanayisi ve silah endüstrisinin hisselerini satın almıştır ve sürekli olarak Amerika’nın Çin’e ödediği ihracat ödemeleri olan dolarlarını bir başka biçimde, elektronik ortamda Amerikan kağıtlarını geri alarak Amerika’ya geri göndermektedir. Bu boyutuyla da Amerika’nın çevresi konumundadır. Bu ekonomik gerçeklik bunu açıkça ortaya koymaktadır. Keza Rusya’nın da Amerika’nın ya da dünya sisteminin kanşısında bir cüce olduğunu vurgulamıştık. Bu cücelik ihracat anlamındadır. İran, ABD ve Şii Hilali Diğer taraftan İran konusuna bakıldığında İran’a Amerika tarafından saldıracağı noktasında açıklıka vurguladığım Şii Hilali tezi doğrulanmıştır. Irak’tan başlayıp Pakistan’a kadar giden Şii Hilali’nin Amerika tarafından yeniden düzenleneceği ve bu düzenlemeyle de Amerika’nın ilişkilerini İran’la düzelteceğini vurgulamıştım. O zamanlar için bir gelecekbilimci açıklaması olan ve bir falcı açıklaması gibi gözüken bu açıklama günümüzde Obama’nın Başkanlığı ve Clinton’un Dışişleri Bakanlığında İran’la ilişkilerin pekiştirilmesi noktasında ortaya çıkmıştır ve İran da bu konuda Amerika’yla uzlaşmıştır. Örneğin son olarak İsrail’in yaptığı saldırılara İran’dan tek bir ses çıkmamaktadır. Keza aynı olayı Çin’de de görmekteyiz. Çin’den de İsral’in bu uygulamalarına tek bir ses çıkmamaktadır. Rusya’dan da çıkmamaktadır. Zaten Hindistan da Amerika’nın uydusu konumunda olan bir ülkedir. Bu noktada Amerika’nın uydusu konumunda olan sistemle entegre olmuş ikinci küreselleşmeciler dediğimiz Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin Avrasyacılığın temelini oluşturması bu anlamda ekonomi politikten ve politikadan ve de stratejiden uzak romantik bir değerlendirme olduğu ortaya çıkmıştır. Bu açıdan günümüzdeki denkleme baktığımızda Chavez’in petrolden elde ettiği gelirleri yoksullara paylaştırmasıyla elde ettiği politik güçle İsrail’e en büyük tepkiyi veren ülke olarak ortaya çıkması ilginçtir. Oysaki İsrail’e bu tarzda bir tepki ne Avrasyacılardan ne de İslam ülkelerinden çıkmamaktadır. Bu boyutuyla olaya baktığımız zaman en azından sisteme karşı İslamcı başkaldırı dediğimiz Ramirez’in yani Çakal Carlos’un “Devrimci İslam” tezinde İslamla emperyalizme karşı çıkışının da aslında gerçekçi olmadığı ortaya çıkmıştır. Emperyalizme Avrasyacılıkla direnilir mi? Yani Avrasyacı antiempeyalizm ve İslam radikalizmiyle emperyalizme karşı çıkış da aynı noktada yer almaktadır. Çünkü İslam radikalizmi içinde biat kültürünü taşımaktadır ve biat kültürü de sistem tarafından kullanılarak bağımlı ülkeleri kontrol etmek için bir araçtır. Bunun da en basit örneği de Filistin halkı yok edilirken tüm sisteme biat etmiş Arap ülkelerinin, İslam ülkelerinin sesinin çıkmamasıdır. Bu anlamda olaya baktığımızda emperyalizm ve Avrasyacılık denkleminde Avrasyacılığın hiçbir zaman antiemperyalist bir hareket olmadığını görmekteyiz. 2005’li yıllarda Türkiye’deki ulusalcılık Attila İlhan’ın etkisiyle daha sonra da İşçi Partisi’nin etkisiyle Avrasyacı tezlerle ortaya çıkmıştı. Ama bu Avrasyacı tezler sadace duygusal ve politik olmayan tezlerdir. Sadece romantik tezler olarak çıkmıştır; çünkü ekonomik düzlemde, politik düzlemde ve stratejik düzlemde Avrasyacı blok söz konusu değildir. Bu bloğun olasılığını tartışan Brzezinski’dir. Sistem karşıtı muhalefet olarak İran, Çin, Rusya ve hatta Hindistan’ın oluşturacağı birliğin ileri sürülmesi tezidir. Yani burada Avrasyacı tezi savunan Dugin olsun Türkiye’deki İşçi Partisi olsun veya Attila İlhan olsun savundukları tez aslında Brzezinski’nin tezidir. Burada çok iyginç bir yaklaşım söz konusu. Brzezinski’nin olasılık olarak ortaya sürdüğü tez karşıtları tarafından aynen benimsenmiştir. Ergenekon ve Avrasyacılık Benzer bir şekilde Engenekon operasyonunun da Avrasyacılığa karşı yapıldığı tezi günümüzde söylenmektedir. Bu hem Ergenekon operasyonunu destekleyenlerin hem de operasyona karşı çıkanların veya operasyona uğrayanların tezidir. Avrasyacılık tezi esas olarak ulusçuluk olarak ortaya çıkan bir tezdir. Ulusçuluk politikası nasıl geçmişte antikomünizmi Türkiye’deki sol hareketi Rusçu Moskof hareketi olarak Sovyetçi bir hareket olduğunu ve Rusçu olduğunu vurgulayarak toplumdan izole etmiş ise aynı şekilde Türkiye’de yükselen ulusalcılığı da bu ulusalcılığın Avrasyacı bir hareket olarak yani Rusçu bir hareket olarak yaftalanmasıyla ulusalcılığın toplumdan izolasyonuna hizmet etmektedir. Bu izolasyonu Amerikancıların da Rusçuların da savunduğunu görmekteyiz. Bu tez de Türkiye’deki ulusalcı hareketin Avrasyacı eğilimi olduğudur. Oysa Avrasyacı eğilimin rasyonel olmadığını, gerçeklik gibi ideolojik olarak çarpıtılmış bir görünsellik olduğunu 2004’lerden buyana yazdığımız yazılarda açıklıkla vurgulamaktaydık. 2004’te çok belirgin olmayan bu resim günümüzde çok açıklıkla ortaya çıkmıştır. Bu açıklıkla ortaya çıkan görüntü şudur ki, örneğin İsrail’in yaptığı operasyona Avrasyacı blok diyerek sistem karşıtı olarak kabul edilen ne Rusya’dan ne Çin’den ne Hirdistan’dan hatta ne de İran’dan bir tepki çıkmamaktadır. Cılız bir ses Türkiye’den çıkmaktadır. Güçlü bir ses Venezüella’dan çıkmaktadır. Bu bölgeye baktığımız zaman Thomas Barnett’in sistem dışı kalmış sistemle bütünleşmemiş “boşluk ülkeleri”ndeki bir direniştir. Bu Venezüella’dan başlayıp Türk dünyasına kadar uzanan, Kuzey Afrika’dan geçerek Türk dünyasına uzanan bölgedir. Ve bu bölge de geçmişte 15. yy öncesi Türk dünyasının sisteminde yer alan bir bölgedir. Günümüzde de emperyalizmin sadırı alanı bu noktadadır. Bu boyutuyla Türkiye’deki ulusal hareket Mustafa Kemal’in Lenin’le işbirliği yaptığı ileri sürülerek 1920’ler yanlış yorumlanmıştır. Daha sonra 1970’lerde gene Lenin ve Mustafa Kemal’le işbirliği yapılarak Sovyetçi bir eğilim öne sürülmüştür. Ve bu anlamla da Sovyetçi eğilimle Rusya’yla işbirliğinin önünü açmak ve “Moskof düşmanlığı”nın kaldırılması noktasına gelinmiştir. Buna karşı ise antikomünist ve antidevrimci hareketler ise Türkiye’deki solun Rusçu olduğunu vurgulayarak “solcular Moskova’ya” demiştir. Günümüzde de benzer bir biçimde yükselen ulusalcılığın toplumdan izole edilebilmesi için bunun Avrasyacı bir yaftalamayla Rusya ile bütünleşme çabası hem orduda hem de toplum içinde bu anti Amerikan unsurların Rusçu yaftalanmalarla tasfyesine yol açmaktadır.
|