19.01.2009/Sayı:220
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Tuğrul Çelik

İsrail ordusu Filistinlileri katlederken ve Gazze’de ölen Filistinlileri gömecek yer bulunamazken, İsrailliler de bunun keyfini çıkarmakla meşguller.Katliam eşliğinde piknik

İsrail Filistin’i 27 Aralık tarihinden bu yana vuruyor. Dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu saldırının bilançosu her zamanki gibi ezilen Filistin halkına çıkıyor. Saldırıların başladığı günden binin üzerinde Filistinli yaşamını yitirdi ve sayı her geçen gün artıyor.

İsrail, sadece silah depolarını, kendisine roket saldırısı yapıldığını tespit ettiği yerleri, Hamas’a ait binaları ve tünelleri hedef aldığını belirtse de; bir İsrail tankının ateşi sonucu sivil bir Filistinli ailenin tüm fertlerinin katledilmesi Gazze’de olağan hale gelmiş durumda.

Dünya kamuoyunun ateşkes çağrılarını reddeden İsrail saldırıların daha da artacağını belirtiyor. Hatta yapılan katliamın “Filistinlilere hizmet “ olduğunu bile Dışişleri Bakanı Livni’nin ağzından yüzsüzlükle söylüyor.

Gazze’ye İsrail uçaklarından atılan bildirilerle “teröre karşı savaşta yeni bir dönem”e girildiği ve saldırıların da artarak devam edeceği duyuruldu.

İsrail ordusu Filistinlileri katlederken ve Gazze’de ölen Filistinlileri gömecek yer bulunamazken, İsrailliler de bunun keyfini çıkarmakla meşguller. Evet, keyfini çıkarmakla...

Pazar günleri piknik yapmaya gelen Sderot kasabası sakini İsraillilerin tercih ettikleri bölge bir ormanlık alan ya da bir deniz kenarı değil, Gazze’yi ve oraya İsrail ordusu tarafından atılan füzeleri gören bir tepe.

İsrail, Apache helikopterlerinden atılan  hellfire füzeleriyle Gazze’yi bombalarken, olan biteni izlemek için gelen İsrailliler ellerinde yanlarında getirdikleri yiyeceklerle ve her bomba patlamasından sonra yaptıkları tezahurat ve alkışlarla ordularının ve katliamın yanında olduklarını gösteriyorlar.

Pazar günlerini yaptıkları katliamı izleyerek değerlendirmek isteyen İsraillilerin sayısı o kadar fazla olmalı ki, izleyiciler arasında oraya açılacak bir seyyar dondurma aracıyla çok para kazanılacağı espirileri bomba sesleri arasında duyuluyormuş.

Katliamdan bile para kazanmayı düşünen Yahudileri görünce Werner Sombart’ın “Kapitalizm ve Yahudiler” kitabında yazdıklarının ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Gittikleri her yerde ekonomiyi ele geçirmeleri özelleklerinin insanlık dışılıkla buluşması bu örnekte görülebiliyor.

TÜRKSOLU’nun ilk sayısının kapağı Arafat ve Filistin direnişiydi, “İntifada’ya devam”dı.

O yıllarda da “insanlık” adına Filistin’e barış adı altında teslimiyeti öneriyorlardı. Bu “insanlığa” karşı bizler “Filistin’in insanlığa ihtiyacı yok” demiştik.Bugün İsraillilerin katliamdan aldığı keyif de onların “insanlığı”na ait bir duygu.

Filistin için Tayyip gibilerin döktüğü timsah gözyaşları da öyle!


BushBush aynaya bakınca...

Bush’un ABD başkanı olarak katıldığı son basın toplantısı olaysız geçti. Ne de olsa kendi ülkesindeydi ve Amerikan halkı da ABD’nin Irak işgalini destekliyor. Anlayacağınız Bush bu kez çok rahattı ve Irak’ta olduğu gibi bir çift ayakkabıya maruz kalmadı. söyledikleri halkının da hoşuna gidecek şeylerdi.

Basın toplantısında sekiz yıllık başkanlık sürecini şu cümleyle özetlemiş Bush: “Aynaya bakınca gurur duyacağım bir yüz görüyorum.”

Bush’un sekiz yıllık bilançosu onun için gurur duyulacak birşey olabilir tabiki. Bu sekiz yıllık sürece bakınca kısaca şöyle özetleyebiliriz.

11 Eylül’de ABD ilk kez kendi topraklarında vurulurken, Bush’un yeni “haçlı seferleri” de başlamıştı. Dünyayı ABD yandaşları ve ABD düşmanları olarak ikiye bölen Bush “şer odakları”na karşı terörle mücadele sürecini başlattı.

İlk olarak Afganistan daha sonra Irak saldırısıyla ABD, emperyalizmin klasik sömürgeci anlayışını yeniden suyüzüne çıkardı.

Terörle mücadele adı altında Afganistan’da; Saddam gibi bir “diktatör”den Irak’ı kurtarıp oraya “demokrasi” getirmek adına Irak’ta “demokratik” bir katliama girişti.

Bush dönemi Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte temsil edilirken, Türkiye adım adım bölünmeye ve BOP içinde kurulmak istenen Büyük Kürdistan’ı kabul etme noktasına getirildi.

ABD-AKP ilişkileri de bu yönde Tayyip ve Gül’ün Bush’un ayağına gidip, sırtlarını sıvazlatıp gelmeleriyle sürüp gitti.

Bush basının karşısında görevi boyunca yaşadığı en büyük hayal kırıklıkları olarak ABD’yi vuran Katrina kasırgasını, Irak’ta kitle imha silahlarının bulunamamasını, Ebu Garip hapishanesine ABD’nin yaptığı işkencelerin ortaya çıkmasını ve Irak operasyonundan sonra yaptığı basın açıklamasında arkasındaki platformda “görev tamamlandı” yazısının yazılı olmasını saymış.

Yaşanan olaylarda hayal kırıklıklarının hata olarak değil de “planladığı gibi gitmeyen işler” olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirten Bush’un Irak’ta ölen binlerce insan konusunda bir hayal kırıklığı duymadığı ortada.

Giderayak görüş belirtmeyi de ihmal etmeyen Bush, İsrail konusunda kendini savunma hakkını kullandığını belirterek İsrail’in yanında olduğunu ortaya koymuş. Başkanlığı döneminde popülizmden kaçındığını belirtirken, her Ortadoğu probleminde İsrail’i suçlamanın popülizm olduğunu da ekliyor.

Teröre karşı savaşa devam edilmesi gerektiğini belirten Bush, Irak’ta u amaçla yaptığı işgalin hala arkasında olduğunu “Irak’a 30 bin takviye Amerikan askeri göndermekle doğru şeyi yaptım” diyerek belirtiyor. İlerisi için de İran’ın ve Kuzey Kore’nin hala tehlikeli bir ülkeler olduğu düşüncesini sürdürüyor. Ekonomik kriz konusunun da kendi döneminden önce başladığını söylemiş ve Obama’ya iyi şanslar dilemiş.

Bush ister geçmişe baksın, isterse bugün aynaya, isterse de koltuğunu devredeceği Obamalı geleceğe...

Göreceği tek şey var: Batılı barbarlık!


Morales de İsrail’e rest çekti

Venezüella devlet başkanı Chavez’in İsrail’in Gazze saldırısını kınama şekli, Tayyip gibilerin yaptığı gibi ağlayıp zırlamakla ve “hepimiz Filistinliyiz” nakaratlarıyla değil, ülkesinin İsrail’le olan diplomatik bağları kopartıp geçtiğimiz hafta ülkesindeki İsrail büyükelçisini sınırdışı etmesi şeklinde oldu.

Aradan bir hafta geçmedi ki, Latin Amerika’dan bir haber daha geldi.

Bolivya da İsrail’in Gazze saldırısını kınarken aynı tavrı aldı. Devlet başkanı Morales, ülkesindeki tüm diplomatları hükümet sarayında toplayıp yaptığı konuşmada,  Gazze’de yaşanan İsrail saldırısını kınadığını ve o andan itibaren Bolivya ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkinin sona erdiğini duyurdu.

İsrail’in bu saldırılarıyla dünya barışını tehdit ettiğini belirten Morales, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve kabinesinin kovuşturmaya uğraması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuracağını belirterek, Şimon Peres’e verilmiş olan Nobel Barış Ödülü’nün de geri alınmasını istedi.

Morales, olaylara tepkisiz kalan BM için de “Güvensizlik konseyi” yakıştırmasında bulundu.

Özellikle Arap dünyası başta olmak üzere tüm dünyanın sessiz kaldığı İsrail’in bu saldırganlığı karşısında en sert tavrı, görüyoruz ki yine devrimciler aldı.

Doğal olanı da budur zaten.

Çünkü devrimciler emperyalizmin karşısındadır, diğerleri de bir biçimde emperyalizmin kucağında.

Hem de ağlaya zırlaya...


Amilcar Cabral“Kara Afrika”lı bir ulusal kurtuluşçu:
Amilcar Cabral

“Biz Portekiz sömürgeleri halkları, Afrika’nın, emperyalistlerin “Kara Afrika” dedikleri yerlerinden gelen Afrika halklarıyız. Evet, biz karayız fakat bütün öteki insanlar gibi insanız. Ekonomik olarak geriyiz ve haklarımız ekonominin geriliğiyle belirlenen bir tarihsel süreçtedir” demişti O.

Geriliğin, tarihsel bir sürecin zorunlu gelişimi olduğunu, sömürgeciliğin doğal sonucu olduğunu belirtmiş, haklarını almak için halkıyla bu tarihsel süreci hedef almış, devrimci bir mücadele vermişti.

Bundan tam otuz altı yıl önce Afrika, bir ulusal kurtuluşçu şehidini daha verdi.

20 Ocak 1973’te Gine-Bissau’nun bağımsızlık mücadelesinin lideri Amilcar Cabral Portekiz sömürgesinin işbirlikçi katilleri tarafından öldürüldü.

12 Eylül 1924’te  Cabo Verde adalarında varlıklı bir ailenini oğlu olarak dünyaya gelen Cabral, ailesinin bu durumu sayesinde Portekiz’de iyi bir eğitim aldı. 1945 yılında Lizbon’da yüksek ziraat okuluna başlayan Cabral, şiir ve öyküler yazıyor ve kendi fikrince “Cabo Verde’nin unutulmuş küçük edebiyatına” az da olsa katkıda bulunmuş oluyordu. Konuları ise ülkesinin çektiği açlık ve yoksulluk gibi meseleler oluyordu. Cabral için uğraştığı edebiyat, Afrikalı sömürge halklarının yaşadığı sömürgecilik karşıtlığı zemininde tanımlanıyordu.

Zaten Cabral’ın yetiştiği gençlik dönemini etkileyen en önemli olaylar da İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri, Gine’nin sömürgeleştirilmesiyle birlikte meydana gelen açlık ve yoksulluğun yanında Portekiz’in ırkçı uygulamaları olmuştur. O zamanlardan beri de kafasında şekillenen düşünce Afrika’ya geri dönmek olmaya başlamıştı.

Cabral’a göre Batı Afrika’nın en küçük ülkelerinden birisi olan Gine-Bissau ve Cabo Verde adaları halkları, Portekiz sömürgecilerinin istilasından sonra bir sömürge ülkesi haline gelmiş ve her sömürge ülkesinin yaşadığı ortak uygulamalara tabi tutulmuştu: Irkçı uygulamalar, kaynakların emperyalizmin çıkarları için yağmalanması ve her türlü direnişin kanlı bir şekilde bastırılması.

Gine ve Capo Verde toprakları doğal zenginliklere sahip olmakla birlikte ülke ekonomisi tarıma dayanıyordu. Tropikal iklimin getirdiği yağışlar ülkede tarıma hissedilecek derecede zarar verecek erozyon tehlikesini de beraberinde getiriyordu.

Ziraat mühendisi adayı olarak Cabral ülke ekonomisine zarar veren erozyon tehlikesine karşı mücadele için bilimsel tekniklerin yanında toplumsal bir örgütlenmenin gerekliliğine vurgu yapıyordu; ama ülkeyi Portekiz sömürgecileri yönetiyordu.

Üniversitedeyken ülke aydınlarını ve Cabo Verde yöneticilerini biraraya getirip bu mesele üzerine eğilmeleri konusunda bir adım atmaya çalıştıysa da sömürgeci bir ülkenin doğal olarak sömürge ülkeyi düşünmek gibi bir derdi olmayacağı için Cabral’ın çabası bir sonuç vermeyecekti.

Cabral’ın gelecekteki mücadelesini şekillendirecek olan en önemli siyasi çalışma alanı Afrika Araştırmaları Merkezi olacaktı.

Gine’nin ulusal kurtuluş mücadelesinin gelecekteki birçok liderini çıkaracak olan bu yapılanma, Amerika’da yükselen siyah hareketten de etkilenerek sömürgecilik karşıtlığı ve Afrika milliyetçiliği temelinde faaliyet yürütüyordu.

Cabral bu siyasi mücadeleyi “ruhların yeniden Afrikalılaştırılması” olarak tanımlamıştır. Merkez ilk toplantısını 1951’de gerçekleştirmişti. 

1951’de ziraat mühendisi olarak mezun olan Cabral, Lizbon’da tarım ofisinde stajyer olarak çalışırken babasının ölüm haberini alır ve kafasındaki Afrika’ya dönüş fikrini gerçekleştirmesi için de uygun fırstı yakalamış olur.

Gine-Bissau’ya tayininden sonra 1952-1954 arası tarım uzmanı olarak neredeyse tüm Gine’yi dolaşarak sömürge ülke gerçeğini ve halkının yaşadıklarını yerinde görmüştür. Bu sırada da erken dönemde tam anlamıyla ne yapmalı sorusuna veremediği cevap yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.

Benzer bir durumu Che de motorsikletiyle Latin Amerika’yı dolaşırken yaşamıştı. “Motorsiklet Günlükleri”nde bunu kaleme almıştı.

Ne yapmalı sorusunun cevabı, 1956’da kurduğu Gine ve Capo Verde’nin Bağımsızlığı için Afrika Partisi (Partido Africano da Independencia da Guine e Cabo Verde-PAIGC) olacaktır.

PAIGC’nin hedefi temelde sömürgeci yapıyı ortadan kaldırıp ülkenin bağımsızlığını kazanmaktı. Üretim araçlarının da kamulaştırılması partinin önemli hedeflerindendi.

Sömürgecilerin ülkeden kovulmasıyla sonuçlanacak ulusal kurtuluş mücadelesi sonrası doğal olarak sosyalist bir ülke yaratılacaktı.

Partinin ilkeleri aynı dönemde, Cabral’ın Lizbon’da tanıştığı Angola’nın devrimci liderlerinden ve bağımsız Angola’nın ilk cumhurbaşkanı olacak olan Agostinho Neto’nun MPLA’sıyla (Angola’nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi) ortak yönlere sahipti.

Demokratik halk iktidarını amaçlayan Cabral ve PAIGC, emperyalizme karşı ulusal kurtuluşçu bir cephe kurmayı planlıyor ve diğer ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkelerden de destek almaya çalışıyordu.

1959’a gelindiğinde sömürgeci baskı ve ulusal kurtuluş fikri arasındaki çatışmanın hat safhaya geldiği nokta, yaşanan bir genel grev sonrası elli kişinin öldürülmesi oldu.

15 Kasım 1960’ta PAIGC yayınladığı bir bildiriyle Portekiz’den Gine ve Cabo Verde’nin bağımsızlığını tanımasını, askeri üslerini kaldırması ve tüm siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istedi.

Beklendiği gibi Portekiz bu talebi reddetti ve Gine ve Cabo Verde halkı üzerindeki baskısını daha da artırdı ve direnişe tepkisi daha kanlı bir hale geldi.

Portekiz sömürgecileri Gine halkına yaptıklarıyla, Latin Amerika’ya ilk kez ayak basanların torunları olarak, dedelerinin Latin Amerika yerlilerine yaptıklarını aratmadılar.

Üç yıl daha baskın ve sabotaj gibi yöntemleri kullanarak devam eden direniş, 1963’te Cabral’ın tüm ülke geneline yayılacak gerilla mücadelesini başlatmasıyla bir Ulusal Kurtuluş Savaşı’na dönüştü.

Bir yıl içinde Cabral’ın partisi ülkenin üçte birini denetim altına aldı. Cabral mücadele sürerken kazanılan tüm bölgelerde parti programına uygun olarak tarım kooperatifleri kurdu, eğitim ve sağlık alanında bağımsızlığın tam olarak kazanılmasından sonra uygulanacak toplumsal çözümlerin ilk şekillerini oluşturmaya başladı.

Cabral’ın kurduğu ve Gine halkının oluşturduğu gerilla birlikleri, eğitimlerini 1957’de verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası bağımsızlığını kazanan komşu ülke Gana’da, devrimci lideri Kwame Nkrumah’ın izniyle alıyorlardı.

Afrika milliyetçiliği ve Afrika Birliği fikri tüm Afrikalı devrimci liderlerin mücadeleleri boyunca ortak fikri olagelmişti.

Cabral da Che gibi eğitiyordu. Gerilla birliklerine verdiği eğitimde yerel kabileleri kendi yanlarına çekmenin önemini vurguluyordu.

Askerlerin gıda ihtiyacını karşılamada yerel halkla bütünleşmenin önemini ortaya koyuyor; aynı zamanda bir ziraat mühendisi olarak gerillalar aracılığıyla yerli halka daha iyi tarımsal ürün elde etmenin yöntemlerinin öğretilmesini sağlamaya çalışıyordu. Gerillalar, mücadele sırasında ayrıca köylülerle birlikte hasadın kaldırılmasında da görev alıyorardı.

Gerilla kendi alternatif ekenomisini de bir yandan inşa ediyordu. Portekiz parasını yönettiği bölgelerde kaldıran Cabral, bir çeşit takas yöntemi getirmişti. Köylülerin ürünlerini sömürgeci Portekiz yönetiminin verdiği fiyatın üzerinde satabildiği bir trampa pazarı oluşturulmuştu.

1966’ya gelindiğinde ülkenin yarısı PAIGC’nin kontrolündeydi. Portekiz sömürgeciliğine karşı mücadele eden Cabral’a yine Portekiz’e karşı mücadele eden Angola ve Mozambikli devrimcilerden destek geliyordu.

Cabral’ın Portekiz yönetimine ilettiği bağımsızlığı tanıma isteğine Portekiz’in cevabı Portekiz’e bağlı özerk ülkelerin oluşturulacağı bir dizi reform süreci oldu. Bunu kabul etmeyen Cabral mücadeleyi devam ettirme kararı verdi.

Gine adım adım sömürgeci Portekiz’i ülkeden atıyor ve bağımsız bir ülke olmaya doğru Cabral önderliğinde ilerliyordu.

1972’de Cabral ve PAIGC genel seçimlere gitti ve ilk ulusal meclisi topladı. Artık tarih sahnesinde bağımsızlığını talep eden bir halk ve ülke vardı. Egemen olarak son günlerini yaşamakta olan Portekiz, her diktatörlüğün yaptığı gibi çareyi doğrudan devrimci liderlere yönelik saldırda buldu.

20 Ocak 1973 gecesi, yeni doğmakta olan Gine Halk Cumhuriyeti’nin lideri Amilcar Cabral, Portekiz işbirlikçisi Caetano iktidarının ajanları tarafından öldürüldü.

Cabral, kendi deyimiyle halkına olan borcunu ödemiştir.

Ölümünden hemen sonra kardeşi Luis Cabral, bağımsızlığın kazanan Gine’nin devlet başkanı olmuştur.

Emperyalizm her zaman olduğu gibi devrimci liderleri ortadan kaldırarak devrimci fikirleri de ortadan kaldırabileceğini düşünmüştür.

Che, Lumumba, Cabral...

Ya da Deniz, Mahir...

Emperyalizm onları ortadan kaldırabildi mi?

Hayır!

Devrimciler ölür ama devrimler durmaz sürer!


 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe