19.01.2009/Sayı:220
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv 1915: “Tehcir”i ilk yapan Türkler değildi!

“Tehcir” Arapça “göç” anlamında “hicret” sözcüğüyle bağlantılıdır. “Göç ettirme” anlamına gelir. Aynı kökten kaynaklanan “muhaceret” bu çerçevede “göçmek”, “muhacir” sözcüğü de “göçmen” demektir.  Osmanlıların 1915’de Ermenilerin yerlerini değiştirmeleri kendi buluşları değildi. Ortada daha önce yapılmış örnekler vardı.  

Örneğin, İngilizlerin “tehcir” uygulaması Güney Afrika’da 1899-1902’de yer alan Boer Savaşlarıyla bağlantılıdır. “Boer” sözcüğü ”Afrikaans” dilinde çiftçi anlamına gelmektedir. Afrikaans dili de Hollanda ya da “Huguenot”, yani bir tür Batı Avrupa Protestanı kökünden olup Batı Avrupa’dan gelerek Umut Burnu sömürgesine 1652’de yerleşenlerin geliştirdikleri dildi. Batı Avrupa’dan daha çok Katolik baskısı ve kıyıcılığından kaçtıklarında, Afrikalı siyah yerlilere dayanan sınır bölgelerinin verimli topraklarında çiftçilik yaptıklarından ötürü böyle anıldılar. Yeni yurtlarında hem yerlilerden hem de geldikleri Avrupa’dan farklı bir ekin geliştirdiklerinden, buralarını sonradan kendi sömürgesi yapmak isteyen İngilizlere karşı savaştılar. Askerî çatışmada yenildilerse de, siyasal gücü sonra ele geçirerek o yöreye özgü bir “ırk ayrımı” (apartheid) sürdürdüler. Ancak, 1902 sonunda İngilizler belli başlı Boer kentlerini ele geçirdikten sonra Orange Özgür Devletine de son verip, bu kez, günümüz deyimiyle “gerilla” yöntemlerine başvuran Boer’lerin 120.000’ini konutlarından ve iş yerlerinden söküp toplama yerlerine yolladılar. Burada bir bölümü hastalıktan ve bakımsızlıktan öldü. İngilizler, bu arada, Boer çiftliklerine de el koydular ve onlara ait mallara zarar verdiler.  Savaş bittiğinde başkaldıran yaklaşık 60-75.000 Boer’e karşı 300.000 Britanya askeri görevlendirilmişti. Osmanlı askerî yetkilileri Boer Savaşlarını iyi incelediler. Karar düzeyinde olan yüksek rütbeli Osmanlı subayları bu konuyu bilen Alman generali Colmar von der Goltz ile de bağlantı kurarak bilgi topladılar.

Bursa'da Ermenilerden ele geçirilen silahlar

Bursa'da Ermenilerden ele geçirilen silahlar

Başka bir örnek olarak, İspanyol İmparatorluğu her iki (Atlantik ve Pasifik) okyanusta birtakım adalar üstünde sömürge yönetimi kurduğu dönemde, Küba halkı merkezi Avrupa’da İberya Yarımadasında olan bu devlete karşı ayaklanmıştı. Sömürgeci devletin bu adadaki valisi General Valeriano Weyler de 1895 yılı başında başkaldırmış olanları bir süre sonra yerlerinden ederek İspanyollara zarar vermeyecek noktalarda topladı. 1896’da Küba ve 1915’de Ermeni halklarının koşulları arasında benzerlik olmadığı gibi, Osmanlı yönetiminin Karayip Denizi’ndeki bu olayı incelediğini ya da örnek aldığını bilmiyoruz.

Ancak, Türklerin kendi yakın tarihlerinde sınırlı yer değiştirme olayları vardı ve bu olaylar içte ve dışta olumsuz tepkiler doğurmamıştı. Örneğin, Osmanlı yönetimi 1912-13 Balkan Savaşlarında kimi Bulgar ve Yunan kökenlileri Türk askerine zarar verebilecek yerlerden çekerek Asya toprağına geçirdi ve Batı Anadolu’da belirli yerlere yerleştirdi. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşının ikinci yılında Gelibolu Rumlarını da Çanakkale’deki çatışmalarda düşmana yarayacak eylemlere katılmalarını engellemek amacıyla Asya toprağına geçirdi. Bu olayda da bir olumsuzluk yaşanmadı. Doğu Anadolu’daki Ermeni konumuna benzemeyen iki öğe mesafelerin kısa ve Batı Anadolu toprağının verimli olmasıydı. Göç ettirilenler yeni yerlerine kısa sürede ve kazasız, belâsız vardılar; ayrıca, yeni çevre verimli toprağıyla onları besledi ve yaşattı. 

Anlaşıldığı gibi, Osmanlı yönetimi adına 1915’in dördüncü ayında Ermenileri Rusların istemedikleri Kafkas Müslümanlarıyla değiş-tokuş etmek ya da tek başlarına cephe yakınından uzaklaştırmak seçeneklerini düşünenler tarihte yepyeni bir adım atmadıkları inancındaydılar. “Tehcir” hem başka yerlerde uygulanmış, hem de Türkler iki, üç yıl öncesinde kimi yurttaşlarına yer değiştirdiklerinde, kimsenin başına bir şey gelmemiş ve devleti güç duruma sokacak iç ve dış tepkiler de olmamıştı. Gene anlaşıldığı üzere, 24 Nisan 1915’de doğudaki ayaklanmanın beyin takımından olan ya da olduğuna inanılan kimi Ermeniler tutuklanmış, Van’da kanlı eylemlere girişen ve o yöreyi devletten ayıranlara karşı da askerî birlik yollanmıştı. Daha çok yaşlı yedeklerden oluşan birliğin başkaldırmayı yok etmekte yetersiz kaldığı anlaşılıyor. Ermeni ayaklanmasını ciddiye alanların korktukları gibi, benzer başkaldırmalar güney-doğu Anadolu’da birkaç yerde de kendini gösterdi. Ancak bir gün geçmişti ki, yani 25 Nisan 1915’de, Britanya ve Fransız zırhlıları, içlerinde bu ülkelerin sömürgelerinden toparlanmış askerleri de taşıyarak, Çanakkale Boğazı’nı denizden ve karadan zorlamağa başladılar. Doğu cephesinde yenilenen Rus saldırısı da onu izledi. Hattâ, Gelibolu önünde beliren Britanya ve Fransız güçleriyle Kafkasya cephesindeki Ruslar ve Ermeniler arasında birbirlerine, bir kıskacın iki ucu gibi, destek olma anlaşması da vardı.

Bu gelişmelerde Osmanlı Ermenilerinin, nerede olurlarsa olsunlar, Türklerin karşısında yer alanlara etkin destek vereceği kuşkusuzdu. Doğuda ve güneyde Türkler daha fazla saldırıya uğrayacak, üç Osmanlı ordusu da Ermeni başkaldırmasının içine daha fazla çekilecek ve savaşan Türklerin ulaşım yollarıyla bağlantıları büsbütün kopacaktı. Yer değiştirme kararı savaştan önce ya da savaş sırasında bir azınlığı yok etmek amacıyla yapılmış bir tasarı ya da onun parçası değil, gitgide büyüyen askerî bir soruna bir çözüm olarak gündeme geldi ve devlet açısından o amaçla uygulandı.            

İlk düşünce büyük çoğunluğunu güneye yerleştirmek de değildi. Osmanlı yönetimi, üstünde önemle durulması gereken Van başkaldırması oluncaya değin, Ermenilerin yasa-dışı eylemlerini ufak önlemlerle giderme yollarını da araştırdı. Örneğin, Ermenilerin Zeytun’da başlattığı ve Antep gibi çevreye yayılan silâhlı eylemleri nedeniyle, İstanbul’daki yönetim o yöre Ermenilerini Konya’ya götürme eğilimindeydi. Bu seçeneğe bir askerî komutanla bir mutasarrıfın yazdıkları neden olmuştu. 4’üncü Ordu Komutanı 29 Mart 1915 tarihli yazanağında, Antep’in Müslüman mahallelerine saldırı düzenleme yolundaki Ermeni hazırlıklarına gönderme yapmış, ancak devlete bağlı olanların yaşamlarının ve mallarının korunacağını belirterek Ermenilere karşı saldırıları haydutluk sayacağını eklemişti. Maraş Mutasarrıfı Mümtaz Bey de, İstanbul’a yolladığı bir gün sonraki yazanağında, önlemler alınmadıkça Maraş’taki barış havasının bozulacağını ve Zeytun’lu kimi Ermeni çevrelerinin oradan çıkarılıp başka yere yollanmasının gerektiğini ileri sürmüştü.

Bu yazanaklardan etkilenen İstanbul yönetimi Zeytun, Antep ve Maraş’ta yaşayıp silâhlı eylemlere başlayan Ermenilerin toprağı verimli Konya’ya taşınmalarından yana bir çözüm üretti. Bunu bir ölçüde uyguladı da. Ancak, yeni getirilenlerin bu kez Konya’daki Ermenilerle birleşerek aynı eylemlere yönelme yollarını araştırmaları onların, bir süre sonra, Zor ve Halep yönünde daha güneye yollanmalarıyla sonuçlandı.       

Ancak, Van başkaldırması yer değiştirme kapsamını ister istemez genişletti. O koşullarda bile, Talât Bey’in Van, Bitlis ve Erzurum valilerine yolladığı 9 Mayıs 1915 tarihli yazısından da anlaşıldığı gibi, ilk başta yalnız bu üç ilin Ermenilerinin yerlerinin değiştirilmesi söz konusuydu. Gene Dahiliye Nazırının 4’üncü Ordu Komutanına 23 Mayısta yolladığı şifreli telgraf bu üç ilin Ermenilerinin Musul’un güneyine, Zor Sancağına ve (kent merkezi dışında) Urfa kırsal alanlarına yollanacağını belirtiyordu. Bir bölümü de Adana, Halep ve Maraş’a yerleştirilecekti. Ancak, demiryolundan en az yirmi beş kilometre uzakta kalacaklardı. Altı çizilerek hemen eklendi ki, yaşamları ve malları güven altında olacak, yanlarında ya da arabalarda taşıyabildiklerini alacaklar, taşınmazlar için ayrıntılı dizelgeler yapılacak ve yiyecekle geceleme sağlanacaktı. Genel Kurmay Başkanlığının 26 Mayıs tarihli şifresi de, güvenlik ve yerel barış nedeniyle, yeni Ermeni yerleşimlerinin çevredeki Müslüman yurttaş kümelerinin yüzde onunu geçmemesini ve her köyde en çok elli Ermeni evinin oluşmasını istemekteydi.

Uygulamada başlangıç adımlarının henüz atılmağa başlandığı bu ilk güvenlik önlemlerinin hemen ardından, Osmanlı devletinin savaştığı üç Müttefik devlet, yani Çarlık Rusya’sı, Britanya ve Fransa, 24 Mayıs 1915’de “Ermenistan’da Türklerin Ermenileri öldürdükleri”ne ilişkin bir açıklama yaptılar. Bu metinde Ermenilerin silâhlı başkaldırmalarına, çeşitli yerlerdeki saldırılarına, döktükleri Türk ve Müslüman kanına, Van’ın işgâlci düşmanla birlikte koparılıp alınmasına göndermeler yoktu. Günümüz Ermeni çevreleri ve yandaşları, o tarihte cephelerde savaştığımız ve doğrudan Ermeni müttefiki de olan bu üç devletin anılan açıklamalarını sanki bir yargı odağından çıkmış ve yansız “soykırım kanıtı” gibi kullanıyorlar. Oysa, bu üç açıklama, askersel sonuçları da görülen siyasal bir baskı aracıydı. Doksan küsur yıl sonra işlerine yaramayı sürdürüyor.

Ayrıca, aynı açıklamalarda “Ermenistan” sözcüğüne de, gene kendi ağızlarından, birtakım eklemeler yapmalıyım. Eski belgelerde “93 Harbi” diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşının sonunda Rusların doğuda Erzurum’a ve Trakya’da Yeşilköy’e girmeleriyle devletin çadırı sallanmaya başlayınca, İstanbul’da oturan Ermeni Gregoryan Patriği Varjabedyan Nerses Rus ve Britanya Büyükelçiliklerinde soluğu alarak İngiliz diplomasi temsilcisi Sir Henry Layard’ı iş yerinde görüp, Ermenilerin bir yıl öncesinde Osmanlı yönetiminden memnun olduklarını, ancak doğuda Rus zaferinden sonra kimi “Ermenistan” topraklarının Çarlık işgâli altında kalabileceğini, bu nedenle “özerk bir Ermenistan” düşüncesinde yardımcı olmasını istemişti. Patriğin “Ermenistan” sözcüğünü geçirmesi üstüne İngiliz temsilci bundan ne demek istediğini sormuş ve Van ve Sıvas Paşalığıyla, Diyarbakır’ın çoğunluğu ve eski Kilikya krallığı gibi bir yanıt alınca, tüm bu yörede Müslümanların ezici bir çoğunlukta olduklarını anımsatması üstüne, bu gerçeği Patrik de evetlemiş, ne var ki orada yaşayan Müslümanların da Ermenilere katılmayı isteyeceğine ilişkin saçma sapan bir görüş de ileriye sürmüştü. Layard böyle bir tasarıyı uygulanamaz saydığını Nerses’e hemen söylemiştir. İstanbul’daki İngiliz görevlinin kendi bakanlığına Nerses’le bu konuşmayı aktaran resmî yazısı şu Britanya arşivindedir: FO (Foreign Office) 426/68, No. 639, 644. (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Türk-Ermeni ilişkilerini konu edinen dersi de verdiğim 1980’li yıllarda, öğrencilerime bu belgenin sayısını ezberlemelerini salık verir, sınavda soracağımı söylerdim.) Bu konuşmaya ve benzerlerine kendi yayınlarımda gereken göndermeleri yaptım. Demem o ki, Britanya yönetimi Ermenilerin Doğu Anadolu’da bile hiçbir yerde çoğunluğu oluşturmadıklarını ve “Ermenistan” sözcüğünün 1914-18 Savaşında işlerine yarayacak bir aldatmaca olduğunu 1870’li yıllardan bu yana çok iyi biliyorlardı.

Benzer biçimde, Fransız Cumhuriyeti’nin 4 Kasım 1895 tarihli (sayfa 1357-58 arasındaki) resmî gazetesi (Journal Officiel) “Ermeni nüfusunun yüzde 13’ü aşmadığını, Asya vilayetlerinde de azınlıkta ve dağınık olduklarını ve herhangi bir özerklik nedeni bulunmadığını” saptamıştır. Bu değerlendirme 27 Ocak 1918 tarihli daktilolu yazıda da yinelenmiş olup Fransız Dışişleri Bakanlığı Asya Dairesinin 28 Ocak 1919 tarihli belgesinde de vardır. Ayrıca, Fransız Dışişleri Bakanlığının 19 Kasım 1918 tarihli gene daktilolu belgesinde şu cümle yer almaktadır: “...Ermeniler Ermenistan dedikleri illerde nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyorlar...” Demek ki, sayısal gerçeği Fransızlar da biliyorlardı.

Ruslara gelince: Birçok temel Ermeni yayınında Çarlık yönetiminin Ermenilerden kendi amaçları için yararlandıkları ve konuya bağımsız bir Ermenistan değil, Rus egemenliğini yayacak bir toprak ve ara bölge gibi baktığına ilişkin yakınmalar, giderek kızgınlıkla karmaşık şiddetli yakınmalar vardır. Bu arada, Amerikan Ermenisi K. S. Papazian (benim 1980’li yıllarda birkaç dilden yer yer özetleyip, sözü önemli ölçüde ona bıraktığım) “Ters Dönmüş Yurtseverlik” başlıklı kitabında Ermenilerin yalnız Osmanlı değil, (Rusya dahil) ilgili tüm devletlerin belgeliklerinde “Ermenistan” demeyi yeğledikleri yörelerde hiç bir yerde çoğunlukta olmadıklarının belirtildiğini açıkça yazmaktadır.

Talât Bey, Rusya, Britanya ve Fransa’nın işlerine geldiği gibi yaptıkları yorumlarına ve müdahale girişimlerine karşın, 26 Mayıs 1915’de Osmanlı Kabinesinin onayı için, yer değiştirme nedenlerini belirleyen bir karar tasarısı hazırladı. Aynı tasarıda güneye yollananlara mesleklerine ve konumlarına uygun toprak ve iş sağlanacağını, devletin tohum gibi yardımlarda bulunacağını ve geride bırakılan taşınmazların gereği gibi kütüklere geçirileceğini belirtti. Kabine, 30 Mayıs tarihli kararında,  devletin güvenliğini ve yaşamını öne çıkararak, yer değiştirmenin düzenli ve insancıl olmasının altını çizdi ve taşınmazların saptanması için özel kurullar oluşturulmasını ve göçenlere iş bulunmasını istedi. 10 Temmuz tarihli kararla da istenen kurullar için yönetmelik yayımlandı. Kütüğe yazılanların birer kopyası ayrı ayrı Ermeni kilisesinde, yerel yönetimde ve kurulda bulunacaktı.

İlk göç yalnız savaş cephelerinin çevresiyle, yani, doğuda Van, Erzurum ve Sıvas, güneyde de Sina’nın gerisinde Mersin ve İskenderun çizgisiyle ilgiliydi. İlk başında, göçmenlerin içinde Protestan ve Katolik Ermeniler, polis ve jandarma gibi güvenlikte çalışanlar, benzer hükûmet görevlileri, orduda subaylar, sağlık memurları, Osmanlı Bankası ile bölümlerinde çalışanlar, yabancı diplomasi temsilciliklerinde iş yapanlar, Genel Borçlar (Duyûnu Umumiye) örgütünün hizmetindekiler, tarafsız devletlerin yurttaşı olanlar, özürlüler, dullar, öksüzler ve çok yaşlılar (devlete kötülükleri olmadıkça)  kapsam dışıydılar. Kimi Ermeniler din değiştirmek istedilerse de, başta buna (bir aldatmaca kuşkusuyla) izin verilmedi, ama sonra kendiliklerinden Müslüman olanlar da yerlerinde kaldılar. Savaşın bitiminde isteyenin eski dinine dönme kararı da çıktı.

Yer değiştirmenin Ermenileri öldürmek anlamına gelmediği, devletin böyle bir amaç gütmediği, bunun söz konusu olamayacağı ve bu yola sapanların şiddetle cezalandırılacağı, arka arkaya gelen buyruklarda, örneğin 27 Mayıs genelgesi ve 29 Ağustos şifresiyle, açık biçimde yinelendi. Gidiş için kısa ve kolay, ama daha güvenli görünen yollar seçildi. Göç dalgası genişleyince, Batı Anadolu’dan gelenler genelde trenle ulaştırıldılar. Kimi noktalarda katarlara çapulculuk ya da kin nedeniyle saldırılar olmuşsa da, bunların sayıları sanılandan çok azdır ve çok büyük çoğunluk dengeli nitelikte yabancı kaynaklara göre yerlerine varmıştır. Saldırılar için Osmanlı yönetimi (yerinde) üç araştırma kurulu oluşturdu, zanlıları (İstanbul’daki savaş-sonrası kukla “Nemrut Mustafa Paşa divan-ı âlisi”nden çok farklı ve) göreceli olarak bağımsız biçimde yargıladı ve (idam dahil) çeşitli cezalar verdi. Öte yandan, hiçbir yargı kuruluşu Ermenilerin Türk ve öteki Müslümanları, kendilerine “yalnız Ermeniler için büyük bir yurt” yaratmak amacıyla, tek tek ve kitlesel olarak kıyıma uğratmalarını ele almamıştır. Ancak, başka yayınlarımda değindiğim bu konuların ayrıntıları elinizdeki yazının kapsamı dışındadır. 

1915 yılının ortasında başlayan göç olayı 1916 başına değin sürdü. Kış koşullarında bütünüyle durdu. Daha sonra, 15 Mart 1916 tarihli genelge uygulamada daha önce durmuş olan yer değiştirmenin bundan böyle sona erdiğini kesin olarak açıkladı. Savaş bitince de, geri dönecekleri duyuruldu. Dönenlere malları geri verilecek, bir süre de vergi ödemeyeceklerdi. Geri gelenlerin bir bölümü özellikle Adana-Urfa çizgisinde Fransız sömürgecilerle birlikte Türklere karşı gene silâha sarıldıklarından, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başarısı karşısında, bu kez, kendileri yaşamlarını Türkiye dışında sürdürmekten başka çıkar yol göremediler.

 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe