12.01.2009/Sayı:219
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

İnan Kahramanoğlu

Kürt açılımı, Alevi açılımı derken;
AKP Türkiye’yi Iraklaştırıyor!

“Kürtlere var da, bize yok mu?”

AKP'nin “açılım” politikası tüm hızıyla devam ediyor ve dahası duracak gibi de görünmüyor. Resmi devlet televizyonu hüviyetindeki TRT'nin bir kanalının Anayasa'ya ve yasalara da aykırı bir biçimde TRT Şeş adıyla Kürtçe yayın yapmaya başlaması tartışılırken, şimdi de AKP'nin açılım politikasının bir diğer önemli ayağı olarak öne çıkan “Alevi açılımı” gündeme oturdu. TRT, Alevilerin oruç ayı olan Muharrem ayı boyunca Alevilere yönelik programlar yapılacağını duyurdu. TRT'nin 7 Ocak Çarşamba günkü ana haber bülteni de yine Muharrem ayı olması dolayısıyla Karacaahmet Cem Evi'nden yayınlandı. Tayyip Erdoğan'ın Alevi kuruluşlarına yönelik iftar daveti de bu sürecin bir parçası olarak ortaya çıktı.

Aslında AKP'nin “toplumsal barışı sağlamak”, “özgürlüklerin önünü açmak” sloganları ile bakıldığında ortaya gerçekten de son derece özgürlükçü bir manzara çıkıyor. Etnik ve dinsel kimliklerin kendi dillerinde yayın yapması, kendi kimliklerini özgürce ifade etmeleri, bu bakış açısıyla yaklaşıldığında tepki de çekmiyor.

AKP ve onun destekçisi Şeriatçı, Kürtçü ve liberal kesimlere bakılırsa bu “özgürlüklerin” tanınması ve genişletilmesi daha özgürlükçü bir toplum yaratacaktır. O nedenle bu kesimler uzun yıllardır “tek dil, tek millet, tek devlet” anlayışını faşizm olarak görmekte ve bu anlayışı ortadan kaldırmak için kıyasıya çalışmaktadırlar.

Ancak AKP'nin ustaca uyguladığı bu politik kurnazlığın gözleri kör ettiği noktada şu soruyu sormak gerek: “Bu işin sonu nereye varır?”

Aslında biz daha bu soruyu sorma fırsatı bile bulamadan Çerkezler başta olmak üzere pek çok etnik ve dinsel kesim benzer taleplerle ortaya çıktılar. Kürtçe TV daha haftasını doldurmadan Çerkezler Abdullah Gül'e Çerkezce yayın talebinde bulundular.

Kürtlere ve Alevilere tanınan ayrıcalıklar karşısında diğer etnik ve dinsel kimlikler doğal olarak “hani bana” demektedirler. Ama kimse merak etmesin, AKP onlar için de uygun bir “açılım” yapacaktır.

Zira Kürtlere Kürtçe TV ve Kürtçe eğitim, Alevilere özel yayın ve hatta Diyanet'te temsil edilme vb. haklar tanıyıp Çerkezleri ya da diğer toplulukları bunun dışında tutmak özgürlükçülüğe sığmaz! Bu mantığın doğal sonucu her tür etnik ve dinsel talebin devlet tarafından dikkatle değerlendirilmesi ve ivedilikle çözülmesidir!

Ancak baştan söyleyelim bu çok da kolay bir iş değil. Geçtiğimiz hafta içinde yayınlanan yabancı kaynaklı bir raporda Türkiye'de yaşayan 26 değişik etnik ve dinsel topluluk olduğu belirtiliyordu. Tabii bu tür raporların yıllardır hiç aksatılmadan yazılması ve yayınlanması boşuna değil. Maksat, bu mantık doğrultusunda, nasıl Kürtlere, Alevilere ve daha önce de Ermeni ve Rum azınlıklara pek çok hak tanıyan “açılım”lar gündeme getirildiyse, aynı şekilde bu 26 değişik etnik ve dinsel yapıya da aynı hakları tanımanın önünü açmaktır. Madem devletin tüm etnik ve dinsel kimliklerin haklarını koruması ve güvence altına alması gerekmektedir, o halde devlet devletliğini yapmalıdır!

“Kültürel haklar”ın sınırı var mı?

Bu kadar etnik ve dinsel kimliğin kabul edildiği ve Türk kimliğine dayanan ulus devlet yapısı yerine çok dilli ve çok dinli mozaik bir yapının tanımlandığı bir coğrafya, AKP'nin açılım politikası ışığında daha da anlam kazanmaktadır. Görülüyor ki, çok yakında AKP iktidarı altında pek çok yeni “açılımla” karşı karşıya kalacağız. Ve hiç kuşkunuz olmasın bu açılımlar ne sadece Kürtler ve Alevilerle sınırlı kalacaktır, ne de bu açılımların sınırı bugün durduğu yerde duracaktır. Etnik ve dinsel kimliklerin tümü için farklı talepler, farklı yasal düzenlemeler sıradadır. Bundan sonrası ise bu taleplerin daha da genişletilmesidir. Son nokta ise bağımsızlık, otonomi, özerklik, federasyon, adına ne derseniz deyin, Türkiye'nin çok dinli, çok dilli, çok etnili bir ortaçağ aşiretler federasyonu haline getirilmesi olacaktır.

DTP'li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Kürtçe televizyonun yayın hayatına başlamasını değerlendirirken, “Kürt halkının dilini, kültürünü ve kimliğini kabul etmeyenler 20 yıldır verilen mücadelenin sonucunda bunu kabul etmişlerdir. Bu mücadele böyle devam ederse, yakında bu toprakların adını da kabul edecekler” diyerek “Bağımsız Kürdistan”ın müjdesini vermektedir adeta. Bu açıklama da göstermektedir ki, etnik kimlik mücadelesinin tek bir hedefi vardır, o da ayrılıkçılık ve toprak talebidir.

Kürt açılımı ve arkasından gelen Alevi açılımı bu açıdan sadece bir başlangıçtır. Zira bir etnik ya da dinsel topluluk nasıl kendi dilinde ve dininde yayın, eğitim gibi talepler dile getirebiliyorsa, pekala bundan daha öteye geçerek örneğin toprak isteğinde bulunup bağımsız bir devlet kurma talebinde de bulunabilir. Elbette kimileri çıkıp “o kadar da değil” diyebilir ama gidişat bu yöndedir ve bu noktaya gelindiğinde buna kim, nasıl ve hangi gerekçeyle karşı çıkacaktır? Talepler sadece televizyon yayınıyla sınırlı kalmayıp eğitimden sağlığa, yargıdan devlet idaresine kadar her alanda kendi etnik ve dinsel kimliklerine uygun bir yönetim ve statü talebine dönüştüğünde, “özgürlükçülüğün” o geniş işkembesi bu taleplerin önünü alabilecek midir? Bugün sorulmayan ama esas sorulması gereken soru budur. Çünkü süreç hızla bu noktaya doğru ilerlemektedir.

Kültürel haklar mı mikrofaşizm mi?

Aslına bakılırsa bu anlayışı savunan AKP ve peşindeki Şeriatçı, Kürtçü, liberal ittifakın gerçek niyeti de budur. Ancak bu tür bir niyet şu koşullarda Türk Milletinden büyük bir tepki çekeceği için şimdilik “açılım”lar aracılığıyla yol açılmaktadır. Ancak varılacak yer kesinlikle ayrışma ve bölünmedir.

Ama hiç kuşkunuz olmasın bu noktaya gelindiğinde de aynı çevreler o alışıldık pişkinlikleriyle “madem ayrı yaşamak istiyorlar bırakın ayrılsınlar, zorla güzellik olmaz” diyerek yine çok demokrat ve özgürlükçü bir tavır takınacaklardır!

O nedenle bugün birer özgürlükçü adım olarak karşımıza konulan bütün bu açılımların Türkiye'yi sürüklediği felakete karşı uyanma ve tavır alma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile!

Yalnızca bizim ülkemiz için değil, dünyanın neresine giderseniz gidin değişmez bir kuraldır: Kültürel haklar adı altında ayrı kimlikler yaratma politikasının nihai sonucu bölünmedir.

Etnik ve dinsel kimliklerin yaşadığı coğrafyalarda ortaya çıkan durumsa iddia edildiği gibi toplumsal barış değil, mikrofaşizm olmuştur. Dolayısıyla bugün Türk milli kimliğini faşist ilan edip milli kimliği reddedenler, farklı etnik ve dinsel kimliklerin birbiriyle boğazlaştığı bir mikrofaşizmin önünü açmaktadırlar sadece.

90'lı yılların başında Yugosyavya'da yaşananlar bu tür bir etnik ayrıştırma politikasının nereye varacağını bütün dünyaya gösterdi. Hırvat, Sırp ve Boşnaklar arasındaki etnik ayrıştırmanın sonucunda 20. yüzyılın en kanlı etnik çatışmalarından birisi yaşandı ve milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği bir iç savaş tablosu ortaya çıktı. Ancak etnikçi özgürlükçülerimiz için bu ders yeterli olmadı. Bugün Irak'ta milli devletin parçalanıp Irak'ın etnik ve dinsel bir federasyona çevrilmesinin sonuçlarını her gün canlı görüntüler eşliğinde seyrediyoruz. Benzer bir durum Irak'la aynı coğrafyayı paylaşan Lübnan'da da halen sürüyor. Farkı etnik ve dinsel kimlikler ne yazık ki, hiç de söylendiği gibi, bir arada ve kardeşçe yaşamıyorlar. Yirminci yüzyılın en kanlı çatışmalarının temelinde hep etnik ve dinsel ayrılıklar vardı ve bu durum bugün de, değişmek bir yana, daha da şiddetlenerek devam ediyor.

AKP Türkiye'yi Lübnanlaştırıyor!

Türkiye için de farklı bir durum söz konusu değil. Türkiye tarihinin en kanlı olaylarından Sivas, Maraş ve Çorum katliamlarının temelinde yıllardır yaratılmaya çalışılan Alevi-Sünni ayrımı yer almıyor muydu? Türkiye otuz yılı aşkın bir süredir Kürt etnikçiliğinin yarattığı terör nedeniyle on binlerce insanını kaybetmedi mi?

Kimileri hala “etnik ve dinsel kimliklere özgürlük tanıyalım her şey kendiliğinden düzelir” zannediyor ama tarihsel ve güncel örnekler bu tür taleplerin desteklendiği her dönemde ve her yerde etnik çatışma ve boğazlaşmadan başka hiçbir sonuç alınmadığını gösteriyor.

Bu tür bir ayrıştırma politikası aslında insan toplumlarının modern bir aşaması olan uluslaşma ve ulus devlet aşamasının, tarihsel gelişme ve ilerleme tersine çevrilerek geriye döndürülmesi ve Ortaçağ'ın aşiret ve kabile devletlerinin 21. yüzyılda yeniden tesis edilmesidir. Bu açıdan “etnik kimliklere özgürlük” politikası, ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder.

ABD'nin tasarladığı küresel düzenin Türkiye'deki piyonları ise Ortaçağ'ın aşiret ve kabile düzenini ilerici olarak gösterip tarihsel ve toplumsal gelişmenin bugünkü en ileri aşaması olan tek dilli, tek bayraklı, tek milletli ulus devlet yapısını gerici olarak ilan ediyorlar. Oysa bugün henüz tek millet yapısının kaybolmadığı bir ortamda bile farklı etnik ve dinsel kimlikler arasında ciddi düşmanlıklar ortaya çıkarken, bu etnik ve dinsel kimliklerin toplumda tamamen ayrıştığı ve “hak” taleplerini genişlettiği bir ortamda neler olacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Türkiye bu sürecin sonunda tıpkı Lübnan örneğinde olduğu gibi birbirlerini boğazlayan etniler ve tarikatlar koalisyonuna dönüşecektir.

Kimileri bu düşmanlıkların temelinde bazı kesimlerin birtakım haklardan mahrum bırakılmış olduğuyla açıklayabilirler ancak bugün gerek ülkemizde, gerekse etnik çatışmaların yaşandığı diğer coğrafyalarda, etnik çatışmaların hak arama mücadelesinden öte karşıt kimliklere düşmanlık çerçevesinde geliştiği ortadadır. Örneğin Türkiye'de Kürt kimliği, Kürtlerin “demokratik hakları”nı alması mücadelesinden çok Türk düşmanlığı üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla kimlik mücadelesi basit bir ekonomik ya da sosyal talep olarak değil bizzat karşıt kimliklere düşmanlık temelinde gerçekleşmektedir. Bu tür açılım politikaları ise toplumun temel tutucu harcı olan ulus yapısını yıkıp toplumu düşman kamplardan birinde yer almaya ve çatışmaya zorlamaktadır. Bu ise toplumsal birlik ve barışı bir daha geri dönülemez biçimde bozmaktadır.

“Özgürlükleri genişletmek” mi, Şeriatı meşrulaştırmak mı?

AKP'nin bu ABD projesi çerçevesinde Türkiye'nin ulus devlet yapısını ve milli kimliğini yok etme planı için en uygun siyasi yapı olması, bu planın AKP iktidarı döneminde nasıl olup da bu kadar hızlı ilerletildiğini de açıklamaktadır.

AKP, Kürt-İslamcı bir partidir. Dolayısıyla AKP iktidarı altında yapılan ve “açılım” diye yutturulmaya çalışılan plan, Türkiye'nin Kürt-İslamcıların egemen olduğu bir faşizme mahkum edilmesidir. AKP eliyle hem ABD'nin Büyük Kürdistan Projesi'nin Türkiye'deki ayağı olan Kürt devleti planı hayata geçirilecek, hem de laik, üniter ve milliyetçi Türkiye yerine tıpkı Ortadoğu'daki Şeriatçı Şeyhlikler gibi ABD'nin emir kulu, Şeriatçı bir Türkiye kurulacaktır.

AKP'nin bu hedefe giderken güttüğü politika bu açıdan son derece sinsidir. AKP, Şeriatçı kimliğini gizlemeye çalışmakta ve kendini özgürlükçü olarak göstererek toplumu gericileştirme planları karşısında tepki verenleri bu sahte özgürlük politikasıyla kandırmaktadır.

Ancak AKP'nin etnik ve dinsel kimliklere ibadetten eğitime kadar pek çok alanda geniş haklar tanıması, aslında sadece Türkiye'de Şeriatın önündeki toplumsal ve hukuksal engellerin kaldırılması için bir perde vasıtası görmektedir. Topluma, “bakın biz bütün kimliklere özgürlük tanıyoruz” denilerek Şeriatçı uygulamalar meşrulaştırılmaktadır.

Hiç kuşkunuz olmasın bugün Alevilere “dinsel özgürlük” vaat eden AKP iktidarı, ilerleyen süreçte Sünniler için Cuma tatili, türbanlı eğitim, Şeriat hukukunun uygulanması, haremlik-selamlık uygulaması gibi pek çok “açılımı” da devreye sokacaktır. “Özgürlük” kamuflajıyla birilerinin ağzına bir parmak bal çalınırken bütün toplum gericiliğin kıskacına sokulacaktır.

Tabii Şeriatın hakim olduğu bir toplumsal düzende farklı dinsel kimliklerin bırakın hak talebinde bulunmayı, kendilerini ifade etmeleri bile mümkün olmayacaktır. Ama tabii bu arada iş işten geçecektir. Bundan sonrası ise güçlü olanın zayıf olanı ezdiği ve yok ettiği bir toplumsal çatışma ve iç savaş ortamı olacaktır.

Türkiye, AKP iktidarı altında seksen yıllık uluslaşma sürecinin bütün birikimlerini yitirmekle kalmayıp hızla bir iç savaş ortamına doğru ilerlemektedir.

Bu sürecin kısa vadede kesintiye uğratılması da pek mümkün görünmediğine göre, Türk devletinin ve Türk Milletinin varlığı, bugün tek örgütsüz kesim olan Türklerin bir Türk örgütlenmesi etrafında birleştirilmesine bağlıdır.

AKP karşıtı muhalefeti de zaman kaybetmeden bu eksene oturtmak gerekmektedir.

Türk örgütlenmesi, etnik ve dinsel temelli iç savaş planlarına karşı çıkmanın ve toplumsal barışı korumanın biricik yoludur.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe