05.01.2009/Sayı:218
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye İnan Kahramanoğlu

Vietnam kasabı Huntington
sizlere ömür!

Samuel P. HuntingtonHuntington sizlere ömür!

“Medeniyetler çatışması” teziyle ünlü Amerikan stratejisti Samuel P. Huntington öldü, ancak “medeniyetler çatışması” ile ilgili tartışma devam ediyor. Huntington’un tezi ilk kez 1993’te Foreign Affairs’de yayınlanan “Medeniyetler Çatışması mı” isimli makalesinin ardından 1996’da aynı isimle, daha geniş kapsamlı bir kitap olarak da yayınlandı ve aradan geçen süreçte çeşitli tepkilerle karşılaştı. 11 Eylül ve ABD’nin Irak işgalinin ardından Huntington’un tezi hem yeniden tartışmaya açıldı hem de “medeniyetler buluşması” ve “medeniyetler ittifakı” gibi kendisine alternatif bir dizi yeni “açılım”ın önünü açtı.

Ancak Huntington’un tezine ya da uzun yıllardır ortaya attığı diğer pek çok sözde akademik tezlere bilimsel bir metin olarak bakmamak gerek. Ne yazık ki Huntington’un ya da tıpkı kendisi gibi Pentagon’dan aldıkları milyon dolarlarla ABD emperyalizminin akıl hocalığını yapan Fukuyama, Brzezinski ve daha pek çok ismin ortaya attığı fikirler ciddi birer bilimsel öngörüymüş gibi hâlâ tartışılıyor. Oysa bütün bu tezlerin temel hedefi ABD emperyalizminin küresel hakimiyetinin korunması için gereken kirli savaş oyunlarının üretilmesi ve başarılı kılınmasından başka bir şey değil.

Huntington her ne kadar Harvard Üniversitesi’nde görevli bir siyaset bilimi profesörü ünvanını taşıyorsa da onu tanımlayan esas kimlik kesinlikle bu değil. Huntington 1968’de ABD’nin Vietnam’ı işgal ettiği dönemde ABD Dışışleri Bakanlığı’nın danışman kadrosunda yer alan ve savaş sırasında da ABD Başkanı Johnson’un “beyin takımı” içinde yer alan bir isim. Dolayısıyla Huntington’un bilim dünyasına girişi Vietnam’da yaşanan insanlık dramının baş mimarlarından birisi olarak başlamıştır! Huntington, Vietnam’da ummadığı bir direniş ve sonrasında yenilgiyle karşı karşıya kalan ABD emperyalizminin bu kıskaçtan kurtulması için de çok önemli “bilimsel” tezler hazırlar. Bunların en önemli ama pek bilinmeyen ya da bahsedilmeyen örneklerinden birisi “Vietnam kırsalının pasifleştirilmesi” (“Vietnam’ın köy ve kasabalarının yoğun napalm bombardımanına tutulması” olarak okuyun) planında faydalanılan 100 sayfalık ve Vietnam’ın toplumsal yapısını inceleyen raporudur. Huntington’un “bilimsel-akademik” kariyerinin başlangıç noktası işte budur!

Huntington’un macerası bundan sonra da devam eder ve 1977-1978 yıllarında Beyaz saray’da Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Güvenlik Planlama bölümünün koordinatorlüğünü üstlenir. Ölümüne kadar da Pentagon ve Beyaz Saray’a hizmetlerini sürdürür Huntington. Bütün bu “hizmetleri” ise kendisinin de söylediği şekilde bir “sosyal bilim çalışması değil, soğuk savaşı bitirmeye bağlı bir küreselleşme ürünü” dür.

Niçin “Medeniyetler çatışması”

Huntington özetle Soğuk Savaş’ın bitimi ile birlikte dünyanın yedi ya da sekiz hakim kültürel etki alanına bölüneceğini ve önümüzdeki dönemde de temel çatışmanın bu farklı medeniyetler arasındaki güç mücadelesi ve kültürel savaşlar ekseninde gerçekleşeceğini söylemekteydi. İlk yedisi Batı, Konfüçyüsçü-Çin, Japon, Hindu, Müslüman, Slav-Ortodoks, Latin Amerikan uygarlıklarıdır. Geriye kalan sekizinci medeniyet ise bugün çok geri bir noktada olsa da, Afrika olacaktır. Huntington bu temelde olası bir Üçüncü Dünya savaşının da bu medeniyetler arasındaki çatışmadan kaynaklanacağını öngörmüştür. Huntington’un özenle yaptığı şeyse bu çatışmanın kışkırtıcı gücü olan ABD emperyalizminin rolünü gizlemek ve çatışmanın sorumlusu olarak “dinci” ve “barbar” Doğuyu göstermektir. Böylelikle bu “Barbar Doğu”ya karşı “Uygar Batı”nın her türlü müdahalesi de meşruluk kazanmaktadır.

Ancak tarihsel veriler de gösteriyor ki gerçek barbarlık Batının kendi emperyalist kültürünü ve değerlerini bütün diğer medeniyetlere zorla dayatmaya başlaması ile birlikte ortaya çıkmıştır.

Huntington’un bu kategorileştirme çabasının altında ise tek bir şey yatmaktadır: Batı “medeniyeti”nin bütün bu diğer medeniyetler üzerindeki tahakkümünün sürdürülmesi. Huntington tipik bir şarkiyatçı kafasını da aşan ve ırkçılığa yelken açan tezinde Batıya karşı olası bir uygarlık seçeneğinin şiddet kullanımı da dahil olmak üzere her yola başvurularak engellenmesini zımnen kabul etmekte yer yer de bunu açıkça benimseyen ifadeler kullanmaktadır: “Yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik kökenli olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacak. Milli devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin çatışma hatlarını teşkil edecek”

Huntington’un temsilcisi olduğu emperyalist Batılı merkezlerinin insanlık tarihinin en eski ve tarihsel gerçekliklerinden birisi olan medeniyetleri birden hatırlaması ve bunları bir çatışma alanı içinde tanımlamasına yol açan şey ne peki?

Burada temel etken Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra hedef tahtasına oturtulan ulus devletlerin ve onların milliyetçi ve halkçı rejimlerinin yeni ve en büyük tehdit olarak tanımlanmasıdır. Yeni düşman Sovyetler’den sonra ulus devletlerdir artık. Bu nedenle küreselleşme söyleminin çıkış noktası küreselleşme ile birlikte dünyanın küresel bir köye döndüğü, ulusal sınırların ve doğal olarak ulus devletlerin sonunun geldiğidir. Ancak bu tez gerçeklik tarafından yanlışlandı ve ulus devletlerle emperyalizm arasındaki çelişki gittikçe derinleşti. Hâlâ da derinleşiyor. Ulus devletlerin söylem ve propaganda düzeyinde reddedilmesi onların gerçekten de ortadan kaldırılmasına yol açmıyor. Burası Batılı propaganda aygıtının duvara tosladığı yerdir.

Huntington işte böyle bir dönemde teziyle karşımıza çıktı. Aslında tez bir açıdan önemli bir doğruya da ister istemez işaret etmekte. Tarihsel bir gerçeklik olarak medeniyetler ve bu medeniyetlerin temsil ettiği değerler bütünü gerçekten de bir kurgu değil, insan toplumlarının en temel ve yalın gerçekliği. Batının Avrupamerkezci Marksist ve liberal tezlerinin ustalıkla gizledikleri bu gerçeklik şimdi kendisini açıkça ortaya koymakta. Medeniyetler yeniden tarih sahnesindeki yerlerini almakta.

Medeniyetin temeli din değil millettir

Huntington, medeniyet gerçeğinin kabul edilmesi anlamında önemli bir noktaya ulaşmamız için bir ipucu vermekte ama niyeti elbette bu değildi. Tersine Huntington, usta bir manevrayla bu gerçeği de ters yüz etmeye girişti. Huntington’un medeniyet tanımında ana öğe din olarak ortaya konur. Oysa medeniyetleri oluşturan şey, dinden daha çok milliyetlerdir. Farklı milliyetler çeşitli dönemlerde farklı dinlere inanmışlardır ve bu değişkendir. Milli kimlik ise değişmezdir. Ama Huntington ulus devlet gerçeğini mecburen kabul etse de ulus devletin temeline dini koyarak milliyetçiliği ustalıkla ortadan kaldırmaktadır.

Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz sömürgeci sistem içinde medeniyetlerin emperyalizme ve genel olarak Batıya karşı direnişinde temel öge milli kimlik ve bunun taşıyıcı ideolojisi olarak milliyetçiliktir. Huntington ise milliyetçilikten ve millet gerçeğinden hiç söz etmeden din merkezli bir ulus devlet tanımı yapmakta ve klasik burjuva sosyolojisinin bile dışına çıkmaktadır.

Elbette milletlerden ve milliyetçilikten söz etmesi de beklenmemelidir Huntington’un. Zira emperyalizmin panzehiri olan milliyetçilik yerine her dönem ve koşulda emperyalizmle işbirliği içine girmiş bir dincilik tabii ki öncelikle tercih edilecektir. Huntington da bu gerçeği çok iyi bildiği için dünyanın birbiriyle çatışan birer dinler kaosuna sürüklenmesini tercih etmektedir. ABD’nin Rusya’ya karşı bir dönemler geliştirdiği “Yeşil Kuşak” projesi bunun bir örneğidir.

ABD için dinsel grupların mücadele ettiği ve dinsel çatışmaların yaşandığı bir dünya tablosu hiç de istenmeyen bir tablo değildir. Kaldı ki küreselleşme içinde ABD’nin temel stratejisi de zaten ulus devletlerin etnik ve dinsel temelde parçalanmalarına dayanmaktadır. ABD bu tür bir parçalı ve kaotik toplumsal ve siyasal yapıdan her seferinde kendi çıkarlarını sağlayacak bir durum ortaya çakacağının da bilincindedir. 1990’ların başında ABD-NATO müdahalesi ile kışkırtılan Balkanlardaki etnik ayrıştırmanın sonuçta yine bu iki gücün müdahale etmesi noktasına getirilmesi ve Yugoslavya’nın parçalanması ya da halen süren Irak’ın işgali ve burada ortaya çıkarılan etnik ve dinsel ayrıştırma politikası başta olmak üzere pek çok örnek ABD’nin bu parçalanmışlıklardan her zaman kârlı çıkan tek güç olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bütün dünyada dinsel çatışma alanlarının ortaya çıkması da yine ve en çok ABD’nin işine yarayacaktır.

Ancak burada Huntington’un tezini ortaya attığı dönemin üzerinden geçen onaltı yılı değerlendirmeye aldığımızda ABD emperyalizmi için dinsel rejimleri iktidara getirme ve onları tercih etme anlayışında da ciddi aşınmalar meydana geldiği muhakkaktır. 11 Eylül, El-Kaide gerçeği ve Ortadoğu’da gelişen antiAmerikan radikal İslamcı hareketler de bu süreci hızlandırmıştır.

Buna rağmen Türkiye örneğinde olduğu gibi Batı ile çatışacak bir İslamcı dinamikten ölesiye korkan güçlü bir İslamcı gelenek de mevcuttur ve İslam dünyasının da bugünün egemen anlayışı geçmişte olduğu gibi bugün de yine bu işbirlikçi gelenektir. Türkiye’de AKP iktidarı ya da Fethullah hareketi işte tam da bu doğrultuda “medeniyetler ittifakı” ve “dinlerarası diyalog” adı altında Batıya ve onun Hristiyan kültürüne daha çok yamanmanın daha çok işbirlikçileşmenin yollarını aramaktadırlar hâlâ. Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün, Mısır gibi diğer Arap rejimlerini de bu çerçeveye dahil etmek gerekir.

ABD emperyalizminin İslam dünyasında bu kadar işbirlikçi rejim ve hareket bulduğu bir dönemde Huntington’un önerdiği şekilde açık bir çatışmayı telaffuz etmesi de çok mümkün görünmüyor. Zaten “Medeniyetler uzlaşması” tezi de ABD’nin olası bir çatışma yerine mevcut çelişkileri maskeleyerek kendi hegemonyasını bu işbirlikçi güçler aracılığıyla hayata geçirmeyi tercih ettiğini gösteriyor.

Huntington’un Türkiye tasarımı: Atatürksüz Türkiye

Bugün Türkiye’nin ABD desteğiyle AKP iktidarına mahkum edilmesi süreci de bu noktada iyi değerlendirilmelidir. Huntington Türkiye’den bahsederken açıkça Atatürk ilkelerinin yerine İslam dünyasının liderliğine oynayan bir Türkiye önermektedir. Bu açıdan Türkiye’nin yeri Batı değil İslam dünyasıdır ama İslam dünyası içinde Türkiye’ye biçilen rol de ABD’nin Truva atı olmaktır. AKP ve Fethullah hareketi bugün bu rol için iktidarda tutulmaktadır. ABD açıkça milliyetçilikten uzaklaşmış Atatürksüz ve İslamcı bir Türkiye istemektedir.

Huntington’un tezi incelendiğinde “Medeniyetler çatışması” gibi bir seçeneğin ABD için istenir bir durum olduğu da görülecektir. Zaten Ortadoğu ve Türkiye başta olmak üzere bütün dünya da ABD eliyle kaşınan etnik ve dinsel bölünmelerin de gösterdiği gerçek ABD’nin ulus devletlerle mücadele etmek için etnik ve dinsel çatışmaları daha da körükleyeceğidir.

Ancak işlerin her zaman ABD’nin istediği ya da Huntington’ların kağıt üzerinde kurguladıkları şekilde ilerlemesini de beklememek gerekir. ABD bugün arka bahçesi olarak adlandırılan Latin Amerika’dan başlamak üzere tüm ezilen coğrafyada ciddi bir direnişle karşı karşıya.

Üstelik ezilen ülkeler ve tarihsel medeniyetler sadece emperyalizme karşı değil onun beslemesi dinci gericilikle de mücadele ederek yeni bir medeniyetler çağının önünü açıyorlar. ABD ille de bir medeniyetler çatışması istiyorsa hiç merak etmesin bunu alması çok uzak değil. Ancak bu kez kuralları ABD ve beslemesi stratejistler belirlemeyecek.

Ezilen dünyanın ve köklü medeniyetlerin antiemperyalist mücadelesi daha yeni başlıyor.

ABD bunu anladığında çok geç kalmış olacak!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe