05.01.2009/Sayı:218
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Tayyip’in doktoru İstanbul Üniversitesi rektörü oldu

Yuns Söylet

Yunus Söylet

Sonunda aylardır süren tartışmalar ve merak geçtiğimiz hafta çözüldü. İstanbul Üniversitesi’de yapılan rektörlük seçimleri sonuçlandı ve Abdullah Gül, Tayyip’in aile doktoru olan Prof. Dr. Yunus Söylet’i rektör olarak atadı.

Bu atama ile birlikte Türkiye’nin en büyük üniversitesinin rektörlüğü da AKP tarafından ele geçirilmiş oldu.

16 Aralık tarihinde yapılan seçimler sonucunda Prof. Dr. Ali Akyüz 483 oyla birinciliği elde etmişti. Prof. Dr. Yunus Söylet 467 oyla ikinciliği elde ederken Prof. Dr. Melih Boydak da 365 oyla üçüncülüğü elde etmişti.

Bu üç isim YÖK tarafından yapılan değerlendirmelerin sonucunda birinin tercih edilmesi için Abdullah Gül’e sunuldu. Ama isimler sunulurken sıralamada ufak bir değişiklik yapıldı. YÖK tarafından değiştirilen sıralamaya göre oylamada ikinci olan Prof. Dr. Yunus Söylet YÖK listesinin birinci sırasına yerleştirilirken 483 oyla birinci seçilen Prof. Dr. Ali Akyüz ise ikinci sırada Gül’e sunuldu.

Seçim sonucu belli olduktan sonra YÖK süreci devam ederken Gül’ün kimi atayacağı üzrine tartışmalar başlamıştı bile. Aslında YÖK’ün sıralaması ne olursa olsun Gül’ün kimi atayacağı belliydi ama belli bir kesim yine de Gül’ün adil davranacağı gibi bir iyimserlik göstermekte ısrar ediyordu. Çünkü Gül’ün Yunus Söylet’i atayacağı daha Söylet aday olduğu andan itibaren belliydi. İş sadece Söylet’in seçimlere girmesine ve YÖK’e sunulacak olan 6 kişinin arasına girmesine kalıyordu. Yunus Söylet bunu başardığı takdirde, her istediğini yapmazsa ipinin çekileceğini bilen ve bunu kamuoyu önünde farketmeden de olsa itiraf eden YÖK başkanı Söylet’i her halükarda birinci sıraya koyacaktı. Nitekim öyle de oldu ve AKP’nin memuru kendi üzerine düşeni yaptıktan sonra AKP’nin noterine sadece onaylamak düştü.

İstanbul Ünivversitesindeki bu tablonun sorumluluğunu ise kesinlikle AKP’de aramamak gerekiyor. Sonuçta onlar üzerlerine düşni yapıyorlar. AKP’den bunun dışında bir davranış beklenemezdi zaten. Ama üniversitede ne oldu da Tayyip’in doktorluğunu yapan biri rektörlük seçimlerine girip en yüksek ikinci oyu alabildi? Esas üzerinde düşünülmesi gereken soru budur.

Tabi bu sorunun arkasından da hemen ş sorulmalıdır: Bu tablo kimin eseri?

Lafı hiç dolandırmadan cevabı hemen verelim: Bu tablo, vakti zamanında Atatürkçülük oynayıp bin yıl rektörlükte kalacağını zanneden ama Atatürkçülük dışında herşeyi yapan sabık rektör Kemal Alemdaroğlu’nun eseridir.

O rektör ki çok Atatürkçü geçinirdi ama rektörlüğünün son dönemlerinde Atatürkçülüğe savaş açmıştı. Üniversitedeki Atatürkçü Düşünce Kulüplerini kapatıp önde gelen Atatürkçü öğrencileri hukuksuz bir şekilde okuldan uzaklaştıran Kemal Alemdaroğlu, böylece bugünleri kendi elleriyle hazırlamış oldu. Üniversiteden Atatürkçülüğün tasfiysine öğrencilerden başlayan Alemdaroğlu da sonunda kendi hukuksuz uygulamalarının kurbanı olarak rektörlükten azledildi.

O günlerde Atatürkçü öğrencileri marjinallikle itham eden Alemdaroğlu ve baş yardımcısı Nur Serter’in bugünkü durumları ise gerçekten içler acısı. Rektörlükten azledilen Alemdaroğlu, Atatürçülük oynayacak bir yer bulamayınca gidip marjinalin kralı olan Perinçek’e kapılanmıştı. Perinçek’in gazına gelerek Yunanistan’ı fethetmekten falan bile sözeden Alemdaroğlu, bugünlerde Ergenekon yöneticisi olarak biliniyor.

Nur Serter’in durumu ise daha da içler acısı. 28 Şubat’ın hemen ertesinde üniversite yönetiminin ikinci adamı olan Nur Serter, o dönem türbana savaş açmış ve türbanlı öğrencilerin başını açmak için “ikna odaları” bile kurdurmuştu. Ama gel zaman git zaman o da düzene ayak uydurdu ve Baykal’ın çarşaf açılımının bir numaralı savunucusu oldu.

Atatürkçü gençlik ise, üniversiteleri gerçek Atatürkçülerin yöneteceği yarınlara doğru emin adımlarla ilerlemekteler...


Önce Allah seni kurtarsın da...

Tuncay ÖzkanTuncay Özkan’ın kendi çapında oynadığı Türkiye’yi kurtarma oyununun yeni perdesi önceki haftasonu açıldı. ergenekon operasyonlarının sürdüğü dönemde “Beni neden almıyorsunuz ulan” diye yırtınıp kendini zorla tutuklattıran Tuncay, halen tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden kuruluşu tamamlanan Yeni Parti’nin 1. Olağan Genel Kurulu’nda genel başkanlığa aday oldu ve 31 kurucu üyenin 29’unun oyunu alarak genel başkan seçildi.

Önceki haftasonu Ankara Atatürk Spor Salonu’nda düzenlenen kongreye cezaevinden bir mesaj gönderen Tuncay, yine ilginç çıkışlarda bulundu ve Yeni Parti’nin programına ilişkin ipuçları verdi. Tuncay kongreye gönderdiği mesajda, “Ben de 7 yıl önce yolumu sizlerle birleştirdim. Çocuklar için, emperyalizme karşı durmak için, sömürge düzenine direnmek için bağırdık meydanlarda beraber. İnsanlık onuru galip gelsin istedik hep.” dedi. Sermaye basınının en tepelerinde yer almış olan Tuncay’ın bu söylediklerine biz pek inanmadık ama neyse.

Tuncay’ın yayınladığı mesajında insanları partiye çağırırken kullandığı cümleleri görünce insan şaşırmıyor değil. “Barışa, umuda sahip çıkmak, ülkeyi yeni bir siyasi anlayışa kavuşturmak için herkesi Yeni Parti’ye çağırıyorum. Gelin ne olursanız olun gelin. İster kandırılmış olun yine de gelin.” Şimdi bu cümlelerden ne anlamamız gerekir? Tuncay parti mi kuruyor yoksa Mevlana Tekkesi’nin şubesini mi? Gerçi Tuncay’ın Cumhuriyet Mitinglerindeki konuşmalarında da böyle cümleler sarfettiğini biliyoruz. Daha önceki konuşmalarında da AKP’lileri mitinglerine çağıran Tuncay’ın “kandırılmışlardan” kastı da herhalde AKP’lilerdi. Hala AKP’nin kitlesinden umudu varsa Tuncay’ın biraz fazla iyimser olduğunu söyleyebiliriz. Tuncay AKP’nin kitlesine sesleneceğine Atatürkçülere seslenip Atatürkçüleri birlyik olmaya çağırsaydı daha uygun olurdu.

Tuncay Özkan, kongreye gönderdiği mesajında parti programının genel hatları ile ilgili ipuçları da verdi. Tuncay, mesajında eğitimin anaokuldan doktora düzeyine kadar devlet garantisi altında olacağını, din, vicdan ve ana dil serbestisi ile vatan, namus ve ahde vefa ilkelerinin hayata geçirileceğini ifade etti. Burada özellikle dikkat çeken husus şüphesiz ana dil serbestisi ile ilgili kısım. Ülkemizde Türklerin ana dilleri olan Türkçe’yi kullanmalarında herhangi bir kısıtlama olmadığına göre kimlere ana dil serbestisinin tanınacağının açık açık belirtilmesi gerekir. Yakın zamanda Kürt sorununun çözümü için Apo’nun tavsiyelerinin dinlenmesi gerektiğini söyleyen Tuncay acaba Kürtlere de göz mü kırpıyor?

Bu arada kongrede bazı Biz kaç kişiyizçilerin, üzerinde Tuncay’ın resmi bulunan ve “Biz o güneşi çok özledik” yazılı pankart açmaları Tuncay’la Apo arasındak benzerliği hatırlattı. Bildiğiniz gibi PKK’lılar da Apo’dan “güneş” diye bahsederler ve eylemlerinde “güneşimizi özledik” yazılı pankartlar açarlar. Geçtiğimiz yılın en hızlı Atatürkçüsünün böyle bir duruma düşmesi gerçekten de çok üzücü.

Tuncay kongreye katılan taraftarlarına mesajı aracılığıyla seslenerek elele tutuşmalarını ve yemin etmelerini önermiş. söz konusu yeminde Allah’ı bile AKP’nin elinden kurtaracaklarını söyleyen Tuncay’a sadece Allah önce seni kurtarsın demekle yetiniyoruz.


Dünya barışına en büyük tehdit Tayyip!

Tayyip ErdoganGeçtiğimiz hafta İsrail’in Gazze’de Hamas’ı hedef alarak giriştiği saldırıların yankıları sürmeye devam ediyor. Bildiğiniz gibi İsrail’e en sert tepkiyi bizim Tayyip vermiş. Bu sert tepkinin altında yatan neden ise pek anlaşılamadı.

Bizce bunun en büyük sebebi, Tayyip’in Olmert tarafından kandırılmış olması diye sunuldu. Hatta Tayyip’te bizzat bunu söyledi. Olmert’in saldırı olmayacağına dair kendisine söz vermesine rağmen görüşmenin üzerinden bir hafta bile geçmeden İsrail’in Gazze’yi yerle bir etmesi, Tayyip’i gerçekten de çok sinirlendirmiş.

Ama Tayyip’in “Bana yalan söylediler” diyerek feveran etmesinin hiçbir anlamı yok. Çünkü, İsrail Büyükelçisi Levy’nin söylediğine göre Olmert saldırının ipucunu görüşmede Tayyip’e vermiş ama bizimki ne yazık ki anlayamamış. Belki de kızgınlığının sebebi budur.

Her neyse. Saldırının ardından Tayyip’in dünya barışına katkıları üzerine yorumlar da peşi sıra geldi. Bu konudaki en yaratıcı fikir ise Hürriyet gazetesinden Yılmaz Özdil’e ait olanıydı. Son iki yılda savaşa sahne olan yerlerden bir şekilde Tayyip’in geçmiş olması gibi bir nokta yakalayan Özdil, bunun üzerinden Tayyip’le fena dalga geçti. Özdil yazısında özetle şöyle diyordu: “Saakaşvili ile kucaklaştı. Ertesi gün... Rusya, Gürcistan’a girdi. Lübnan meclisinde konuştu. Ertesi gün... Lübnan’ın yarısı işgal edildi. Hindistan’a gitti. Ertesi gün... Bomba’y patladı. Olmert ile el sıkıştı. Ertesi gün... Gazze’yi vurdular. İnsanlığın selameti açısından, sayın başbakanımızın dünya barışı görüşmelerine bi süre ara vermesinde fayda var.”

Gerçi biz Özdil’in son görüşüne katılmıyoruz. Tayyip görüşmeleri bırakmasın ama ziyaret ettiği coğrafyayı biraz değiştirsin. Ne bileyim ABD’ye falan gitsin mesela. Gerçi Özdil Obama’nın Tayyip’e randevu vermemesini bu uğursuzluğuna bağlıyor ama bizce Tayyip vazgeçmesin. Bizim bildiğimiz Tayyip tuttuğunu koparan ve inançlı bir zattır. İsterse Obama’dan randevuyu kopartır ve ABD’nin de başına bir çorap örer.


Ergun Babahan Sabah’tan istifa etti

Ergun Babahan

Ergun Babahan

Yandaş medya istifa şoku yaşıyor. Tayyip’in damadının CEO’luk yaptığı Çalık Holding’e ait olan Katar Şeyh’i ortaklı Sabah gazetesinin 1 yıldır Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Ergun Babahan, gazetedeki tüm işlerinden istifa etti.

Özellikle Çalık’ın eline geçtikten sonra yaptığı haberlerle yoğun eleştirilere uğrayan Sabah gazetesinde Ergun Babahan’ın yerine Tayyip’in yanağını okşayan gazeteci olarak da bilinen Mehmet Barlas’ın getirileceği konuşuyor.

Ergun Babahan istifa haberinin ortaya çıkmasının ardından yaptığı açıklamada “Gazetenin kaptanı olarak personel seçiminde tek yetkili benim. Bilgim dışında yeni yöneticiler atanmasını kabul edemem. Artık bu şartlarda yöneticilik yapamam” dedi.

Ergun Babahan’ı istifaya zorlayan personel seçimi konusundaki anlaşmazlık ise Ahmet Tezcan’la girdiği tartışma.

5 yıl boyunca Tayyip’in Basın Müşavirliğini yapan Tezcan, geçtiğimiz yıl Eylül ayında görevinden istifa ederek Turkuvaz Medya Grubu’na “Yayından Sorumlu Danışman” oldu. Ne olduysa ondan sonra oldu ve Ergun Babahan ile Ahmet Tezcan arasında sürtüşmeler başladı. Yazıişleri tolantılarına girmek isteyen Tezcan’a engel olan Babahan, geçtiğimiz Eylül ayında da istifa etmeye kalkmış ama ikna edilmişti.

Son yaşanan olaylar ise Babahan’ın çanına tak ettirmiş olmalı. Babahan’a danışmadan yazıişleri kadrosunda kafasına göre değişiklikler yapan Tezcan sonunda muradına erdi ve Babahan’ı safdışı bıraktı. Sabah gazetesinin başında geçirdiği bir yılda Babahan’ın AKP gerçeğine vakıf olduğunu ümit etmek isterdik ama bunun pek mümkün olmadığını görüyoruz. İstifasının hemen ardından yaptığı açıklamada “Ben kafamdaki Sabah’ı yapmak isterdim ama olmadı. Sabah’ta yazar olarak da çalışmam mümkün değil” demiş. İlahi Ergun bunu bir yıl sonra mı anladın? Yoksa AKP yalakalığı gözlerini kör etmişti de yeni mi farkına vardın?

Ergun Babahan’ın istifasının ardından Sabah’ın artık tamamen Tayyip medyası haline geleceğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu anlamda özellikle Ergun Babahan’ı sıkça eleştiren Hıncal Uluç’u da zor bir yılın beklediğini söylemeden geçmeyelim.


Olmayan bir dili uydurmanın zorluğu

Olmayan bir dili uydurmanın zorluğuTRT’nin Kürtçe kanalı TRT-6 yoğun tartışmalar altında yayınına başladı. Tayyip’in teşviki ve tam desteği ile yayınına başlayan TRT-6, geçtiğimiz haftalarda TÜRKSOLU sayfalarında da belirttiğimiz gibi olmayan bir dili Türk Milletine kabul ettirmek için icad olundu (Bkz. “TRT Kürtçe Kürt birliğini kurmaya çalışıyor”, Serap Yeşiltuna, TÜRKSOLU-sayı 217).

TRT-6 daha test yayını yaparken bile tartışma yarattı. Test yayınında daha önce Türkiye Cumhuriyeti devletüi tarafından yasaklanan tescilli bölücü şarkıyarın kliplerine yer verildi.Bunun yanısıra kanunen yasak olan “w, q, x” gibi harflerde alenen kullanılmaya başlandı. Mesela test yayınında Van ilimiz Wan şeklinde ekranlara yansıdı. böylece Kürtçe kanalın esas misyonu da ortaya çıktı.

Bunu yanısıra Kürtçe dedikleri dilin ne kadar uydurma bir dil olduğunu ise geçtiğimiz hafta medyada yer alan bir tartışma ortaya koydu. TRT-6’nın açılışı için mesaj yayınlayan Tayyip mesajının sonunda Kürtçe olarak “Hayırlı olsun” dedi.

Hemen ertesi günü Radikal, Taraf, Sabah, Yeni Şafak gibi bazı gazeteler bunu manşetten verdi. Bütün bu gazeteler Tayyip’in Kürtçe mesajını manşete çekmişti ama birbirini tutan bir tane başlık yoktu.

Dört gazetenin manşeti de birbirinden farklıydı anlayacağınız. Kürtçe başlıklarla çıkan gazetelerin oluşturduğu çirkin görüntü bir yana bütün bu Kürtçü gazeteler alt tarafı iki kelimelik bir mesajın sözde kürtçe karşılığında bile anlaşamamışlardı.

Bu durum lehçe farkından kaynaklanıyor olamazdı. Çünkü TRT-6 sözde Kurmançi lehçesiyle yayın yapacaktı ve Tayyip’in mesajının da bu lehçede olması gerekirdi. Şayet Tayyip yanlış kelimeleri ezberlemediyse geriye tek bir seçenek kalıyor: Söz konusu gazetelerin başlıkları tamamen sallama!

Tabi Türk insanının Kürtçe bilmesi gibi bir durum söz konusu olamayacağına göre bütün bu manşetleri atanlar bunu yutturabileceklerini sandılar ama kendi tuzaklarına kendileri düştüler.

Bu sallama başlıkların atılmasının ertesi günü ise başka bir yarış başladı. O da doğru başlığı kim attı yarışı. Radikal, Taraf ve Yeni Şafak en doğru başlığı kendilerinin attığını iddia ederek diğerlerini eleştirdi ve hepsi küçük birer Kürtçe dersi verdiler.

Kürtçü basının iki kelimelik bir cümle üzerine başlattığı bu tartışma Kürtçe başlıkları meşrulaştırırken Türk devletinin sözde Kürt dili konusunda ne duruma geldiğini de gözler önüne serdi. Geçtiğimiz yıllarda Kürtçe başlıklar attığı için PKK yanlısı gazetelerceza alırdı. Ancak başta Tayyip olmak üzere işbirlikçiler sayesinde bu tür durumlara tepki bile verilmez oldu.

Ancak bu başlıkları atanlarda bu kadar hayalgücü oldukça çabaları sadece Kürtçe dedikleri dilin ne kadar sallama bir dil olduğunu kanıtlamaya yarar. İki kelimelik basit bir cümle için bile kırk tane farklı görüşün çıktığı sözde dille nereye kadar gideceklerini gerçekten merak ediyoruz. Bugüne kadar açılan Kürtz Enstitülerinde in-cin top oynarken, açılan Kürtçe kurslara kimse uğramazken zoraki atılan Kürtçe başlıklar da böylesine sallama olabiliyormuş demek.

Bu noktada yapılacağını pek düşünmesek de devlet güçlerine bir öneride bulunmak görevimiz. Eskiden bu tür başlıklar atan Özgür Gündem gibi gazeteler hakkında dava açılırdı. Gazetenin yöneticileri göstermelik olsa dahi ceza alırlardı ve gazete 1 aylık yayın durdurma cezasına çarptırlırdı.

Türk Milletinin Türk adaletinden talebi Kürtçe başlıklar atan gazetelerin cezalandırılmasıdır.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe