| Gökçe Fırat |
Irkçılık ve mülkçülük
Türklerin tarihsel yapısı “Türkler ırkçı olamaz” önermesi kimilerine daha baştan ırkçı bir önerme gibi gelebilir. Çünkü ırkçılığın tüm insanlara, tüm halklara ve tüm toplumlara ait bir hastalık olduğu gibi bir anlayış mevcuttur. Oysa ki ırkçılık ancak belli bazı toplumlarda, belli bir üretim ilişkileri içinde ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Dolayısıyla “Biz Batılı olamayız” ya da tersinden “Siz Batılı olamazsınız” önermesi nasıl ki bir tarihsel farklılığa işaret ediyorsa Türklerin ırkçı olamamalarının da tarihsel altyapısı vardır. Türklerin tarihsel yaşantısında etkili olan iki koşul nedeniyle bu böyledir: Birincisi, göçebe toplum geleneğinin yarattığı toplumsal yaşam, ikincisi ise bu toplumsal yaşantıya uygun gök tanrı anlayışı. Göçebe toplum çok geniş topraklara yayılan ve genelde toprağa bağlanmayan bir insan tipi yaratır. “İnsanın karnının doğduğu yer vatanıdır” sözü bir anlamda bunu yansıtabilir. Ama göçebe toplumda asıl gelişmeyen şey, modern anlamdaki devlet yapısıdır. Göçebe toplumların eşitlikçi ve kolektif yönetimci anlayışında mülk sahibi bir devlet anlayışı ve bu devletin hükümdarı anlayışı gelişmez. Devletin başı başbuğdur, liderdir ama mülkün sahibi değildir. Zaten toprak da mülk değildir tüm halkındır. Gök tanrıya inanılır ve ona tapılır. Gök, yani güneş yeryüzündeki hayatın kaynağıdır. Güneş gökten gelir, yağmur gökten gelir. Su ve ateş, yeryüzünde toprakla buluşur ve hayatı yaratır. O nedenle su, ateş ve toprak kutsaldır. Toprakla kurulan bu kutsal ilişki insanların toprağı kendi mülkiyetine alması gibi bir anlayışı engeller. Toprak yaşamı vareder ve yaşayan herkesin ortak kullanımındadır. Gökteki tanrının yeryüzündeki sureti olan toprak tanrı kutsallığındadır ve ona sahip olmak demek tanrının ırzına geçmek demektir. Böylesi bir dinsel sistemde toprakla kurulan ilişkide insan-doğa dengesi kurulur. İnsan doğaya sahip olmaya çalışmaz insan doğayla birlikte kendini vareder. Kendi varlık koşulunun da doğanın varlığı olduğunu bilir. Yine eşitlikçi kabile yapısında insan-insan dengesi korunur. İnsanın diğer insanlarla ilişkisi mülk sahipliğine göre değil yeteneğe göre kurulur. Mal ve mülk kavramları gelişmediği için tek değer insanın meziyetleri ve kişiliğidir. Yetenekli, cesur, güçlü, hakbilir, sevgi dolu insan toplumda öne çıkar. Ezme ve ezilme ilişkisi gelişmez. Hele hele kadının ikinci sınıf olması Türk geleneğinde yoktur. Eşitlikçi göçebe toplumunda anaerkilliğin kadın merkezli yapısı önemli ölçüde devam ettirilir. Böylelikle de kadın erkek eşitliği sağlanır. Dolayısıyla Türklerde toprağa sahip olma, onu mülk edinme anlayışı da, insanlara sahip olma ve onları köleleştirme geleneği de bulunmaz. Tanrıların kardeşliğinden tek tanrıya Türkler için bahsettiğimiz toplum ve felsefe yapısı aslında dünyanın başka halkları için de geçerlidir. Bu benzerliği görenlerden birisi de Atatürk olmuştur. Meksika elçisi Tahsin Mayakepek’in verdiği raporlarda Aztek toplumu ile Türk toplumu arasında inanılmaz benzerlikler olduğunu görür. Zaten Türklerin kızılderili olduğu ya da aynı kökenden geldikleri gibi bir inanışın sebebi de budur. Fakat bu benzerlik tarihsel bir gerçekliği ifade eder. Gerek Amerika kıtasında, gerek Asya’da, gerek Afrika’da gelişen uygarlıklar benzer bir hat izlemiştir. Ancak bu anlayış toplumda bir iki büyük kırılma ile birlikte tersine dönecektir. İnsanlar doğaya taparken hatta ve hatta farklı farklı putlara taparken insanlar arasında büyük bir kavga yoktu. Çünkü kimsenin tanrısı diğer tanrıları yoketme ya da o tanrılara inanan insanları yoketme emri vermiyordu. Toplumda tanrıların ya da putların kardeşliği hüküm sürüyordu ve bu da doğal olarak insanların kardeşliğini besliyordu. Ancak bir süre sonra putlar ve doğa tanrılar yokedilmeye başlayıp tek tanrılar belirince tek tanrı doğal olarak tek olmak istedi. Madem ki tanrı tekti o halde diğer tanrılar yok edilmeliydi. Diğer tanrılar yokedilince o tanrılara inanan insanlar da ya yokedildi ya da boyun eğmek zorunda kaldı. Artık birileri tek tanrı adına hem toprağa sahip olabiliyordu hem de insanlara. Artık tanrı toprak istiyordu, insan istiyordu. Tek tanrılı dinlerin gelişmesi ile birlikte insan-doğa dengesi de insan-insan dengesi de bozuldu. İnsan artık hem doğanın hem de diğer insanların sahibi olmaya başladı. Bu gücü ise tek tanrıdan alıyordu. Tek tanrısı için yeryüzünü cehenneme çeviren insan bir de bu işi öbür dünyadaki cennet için yaptığını iddia etmeye başladı. Yeryüzündeki insanları egemenlik altına almak için de bu cenneti kullanmaya başladı. İkinci kırılma ise anaerkil toplumdan ataerkil topluma geçişti. Bu ise insan-insan dengesinde en büyük bozulmayı beraberinde geirdi. O güne kadar toplumda kadın-erkek ve hatta çocuk eşitliği varken ondan sonra erkeğin kadına kadınınsa çocuğa egemen olduğu bir sistem kuruldu.
Irkçı piramidin anlamı İnsanlar arasındaki eşitlik bu şekilde yıkılırken eşitsizliği kalıcılaştıran toplumsal piramitler kurulmaya başlanmıştı. İlk piramitte tek tanrı adına din adamı tepeye geçiyordu, ikinci piramitte yine tanrı adına toprağın sahibi kral, üçüncü piramitte ise ailenin sahibi olarak erkek. Uzun yıllar ve yüzyıllar insanlık bu şekilde dinsel bir sistem içinde köleleştirildikten sonra kapitalizmin gelişmesi ile birlikte yeni piramitlerin kurulması ve yeni eşitsizliklerin yaratılması geldi. En önemli piramit işçi ile patron arasında kurulurken sistem sözde doğallaşıyor ve dinsel dogmalar yıkılıyordu. Artık insanlar eşit olacaktı. Ancak burjuvazi ile işçi sınıfı arasında kurulacak bu yeni köleci ilişki ile eşitlik iddiası gülünç olacaktı. İşte o noktada kapitalizm yeni argümanlar geliştirmeye başladı. O güne kadar tanrı adına eşitsizliği kuran ve “beş parmağın beşi bir olur mu” diyen tepedekiler bu defa tanrıyı aradan çıkarttılar. Yeni tanrı ise beyaz adamın kendisi olacaktı. Beyaz adam yani kapitalist adam ilk başta kendi rengi ile açıkladı eşitsizliği. Kendisi beyazdı, kızıl ve kara derili insanlar ise zaten insan sayılmazdı. O nedenle onların yokedilmesi de köleleştirilmesi de son derece normaldi. Irkçılığın tohumları bu şekilde atılırken burjuva-işçi piramidinin yanına sömürgeci-sömürge piramidi de kuruluyordu. Dolayısıyla ırkçılık sömürgeciliğin ideolojik kılıfı olarak ortaya çıktı. Fakat beyaz renkle üstünlük iddiası bir süre sonra yetersiz kalınca ırkçılığın daha bilimsel yöntemleri bulunmaya başlandı. Kafatası ölçümlerinden ırk kuramına bu şekilde geçildi. Tek neden sömürgeci insanın istila ettiği ülke insanlarından üstünlüğünü ispatlamasıydı.
Irkçılığa tepki milliyetçilik Bu piramitlerde altta yer alan Türkler, ırkçı değil milliyetçi oldular. Çünkü sömürgeci sanal bir üstünlük sebebi olarak ırk uydurmasını yaratırken Türkler kendi tarihlerine ve soylarına yani gerçek geçmişlerine yaslandılar. Dolayısıyla milliyetçilik ırkçılığa bir tepki olarak gelişti. Klasik bir ifadeyle yurtseverliğin fazlası milliyetçilik, milliyetçiliğin aşırısı ise ırkçılıktır formülasyonu tarihsel gerçeklere uymamaktadır. Batı toplumlarında sömürgecilik, kapitalizm ve ırkçılık gelişirken, Batı dışı toplumlarda, azgelişmişlik ve milliyetçilik gelişir. Ve yine ırkçılık ancak kapitalizmle birlikte varolabilir. Irkçılık mülkçülüğün ideolojisidir. Mülkçülük ise hem doğanın hem de insanın mülkleştirilmesidir. Kapitalizmde insan hem yaşam kaynağı olan doğayı mülk edinmiştir, hem doğayı işleyen yaşamı yaratan emekçi insanı, hem de doğayı sürdüren ve çoğaltan kadını. Peki Türklerin geleneksel yaşantısında bunlar var mıydı? Elbette yoktu. Çünkü eşitlikçi Türk toplumunda ne doğanın, ne çalışanın, ne de kadının esir edilmesi gibi bir durum söz konusu değildi. Türklerin gök tanrısı insanlara toprağı çitlerle, işçileri fabrika duvarlarıyla, kadını ise ev duvarlarıyla çevirip tutsak etmeyi emretmiyordu. Gök tanrı doğaya, halkına ve ailene iyi bak diyordu sadece. Türkler tek tanrıya geçtiler hatta önemli ölçüde İslam’ın bayraktarlığını da yaptılar. Ancak Anadolu’da kurulan Türk devletlerinde bile yine de eski toplumun gelenekleri devam ettirildi. Bu geleneklerin yıkılmasına karşı da büyük direnişler oldu. Anadolu topraklarında bir Bedreddin’in, bir Pir Sultan’ın çıkması boşuna değildir. Türkler tarihlerindeki eşitlikçi yapıya hep özlem çekmiş ve hep o döneme dönmek istemişlerdir. Osmanlı giderek devletleşirken geleneksel eşitlikçi yapı yıkılmaya başlanmıştır. Atatürk ise Osmanlı’yı yıkarak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, Türklerin eşitlikçi geleneksel toplumsal yapısına, yani özüne dönme çabasına girişmiştir. Atatürk’ün tarih merakı ve tarih sevgisinin nedeni O’nun Türk geleneklerine yaslanması sonucudur. Nitekim Altı Ok’ta programlaştıracağı anlayış devletçiliğiyle, halkçılığıyla, laikliğiyle eski Türk toplumunun geleneklerine dönüşü simgeler. Milliyetçilik ve devrimcilik ise yeni dönemde, sömürgecilik ve kapitalizm çağında bu toplumsal yapının korunma kalkanlarıdır. Irkçıyı anlamanın yolu Türk toplumunda tarihin hiçbir döneminde ırkçı bir anlayış yeretmez. Orta Asya’da en büyük rakibimiz Çinliler’dir ama Türk beyleri Çinli kızlarla evlenir, Anadolu’da Bizans rakibimizdir ama yine Rumlarla evlilikler yapılır. Aynı gelenek yani farklı uluslarla kız alıp verme geleneği hiç bozulmamıştır. Ama Batı toplumlarında bu en başından beri yoktur. En uç örneği Yahudilerde görülür. Yine Türklerde hiçbir zaman ırkçı bir hareket gelişmemiştir. Batı Avrupa’da İtalya, İngiltere ve Almanya yüzyıllar boyu Yahudileri sürerken Türkler Yahudilere evlerini açmıştır. Almanya Nazileri, Amerika ku Klux Klan’ı ve zenci düşmanlığını yaratmıştır. Günümüzde bile yabancı düşmanlığı denilen ırkçı olgu Batı Avrupa’da gelişmiştir. Kısacası ırka dayalı her türlü düşünce ve gelenek Batı mamülüdür. Bizim eşitlikçi yapımızda ise bunlar geleşemezler. Irkçı insanı ayırdetmenin çok kolay bir yolu vardır. Sorun bakalım: Mülk sahibi misin? Mülklerini çoğaltmak istiyor musun? Devletçiliğe karşı mısın? Yeni yeni tarlalar, fabrikalar istiyor musun? Yeni yeni işçiler, köylüler istiyor musun? Eğer bunlara evet diyorsa, mülün yerine kendi ülkenizi, işçilerin yerine kendi halkınızı koyun, karşınıza sömürgeci çıkacaktır. Mülkçülük, ırkçılık ve kapitalizm işte böylesine birlikte varolan anlayışlardır. Ama karşınızda “mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan diyen” bir anlayışın çocukları varsa, hiç korkmayın, oradan ırkçı çıkmaz. Çünkü ancak sahip olmak isteyen insan ırkçı olabilir!
|