| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Yeni dünya sisteminde Rusya’ya düşen görev Geçen yazımızda Türk dünya sisteminin emperyalizmle olan mücadelesini, yani modern dünya sistemiyle olan savaşını, Akdeniz ve Hint Okyanusu alanındaki mücadelesini tanımladık. Bu yazımızda ise daha az bilinen emperyalizm ve onun çevresi olan Moskof-Rus devletinin Volga-Ural Kafkasya ve Türkistan’a yayılma sürecini dünya sistemi açısından ele alacağız. Thomas Barnett, Rusya’nın 90 yılı sonrası dünya sistemine entegre olduğunu vurgulamaktadır. Bu anlamda eski kuşak küreselleşmeciler ile yeni kuşak küreselleşmeciler işbirliği halinde ara bölgelerdeki operasyonlar için Amerikan levitan güçlerinin hava operasyonlarına destek olacak kara gücünü sağlamakla mükellef olmalıdır demektedirler. Yani Rusya’ya düşen görev, dünya sistemine entegre olmak ve küreselleşmiş bir dünya ile birlikte küreselleşmeye karşı duran kendi doğal kaynaklarına sahip olan Türk tarihsel dünya sistemindeki devletlere yapılacak operasyonlarda kara gücü sağlayarak bu bölgelere yeni sistem kurmaktır. Diğer taraftan ise Brzezinski’nin vurguladığı şeyse Rusya küreselleşmiş dünyaya entegre olurken imparatorluk görüntüsünü kaybederek Rus ulusal sınırlarına yani tarihteki Moskova Dükalığı sınırlarına çekilmelidir tezidir. Bu anlamda Volga-Ural, Sibirya, Kazakistan, Türkmenistan petrol yataklarına Amerikan şirketlerinin egemen olması konusunda da Amerika’yla işbirliği yapması önerilmektedir. Yani Rusya’nın küreselleşmesi ve sisteme tabi olması gerekmektedir tezi işlenmektedir. Bu olgu, 15. yy’da gerçekleşmiş bir olgunun Brzezinski tarafından yeniden strateji olarak ileri sürülmesidir.
Rusya, 16. yy’dan beri sistemin içindeydi Barnett’in söylediğinin tersine Rusya sisteme 1990’dan sonra entegre olmamış, Moskova Dükalığı olarak Rusya 16. yy’da dünya sistemine entegre olmuştur. Bu entegresyonu, Çevrenin İmparatorluğu Rusya isimli kitabında Kagarlitski ele almaktadır. Keza bunu, yani Rusya’nın dünya sistemiyle entegrasyonunu ilk ele alan yazarlar Ferdinand Braudel ve Wallerstein olmuştur. Altı çizilen gerçek şudur: Rusya’nın Tatar boyunduruğu denilen dönemde üç yüzyıl boyunca gelişmesinin durduğu ileri sürülmektedir. Yani Altınordu Devleti, Rusya’yı boydan boya fethettikten sonra Macaristan’ı, Polonya’yı da fethederek Rusya’nın tarihsel gelişiminin durdurduğu ileri sürülmüştür. Bu şablon görüş, Marks tarafından da savunulmuştur. Oysa 13. ve 14. yy’lar dünya ekonomik sistemi analiziyle ele alındığında Avrupa’da maddi gerilemenin olduğu bir dönem göze çarpar. Yaygın bir veba vardır ve ekonomik gerileme tüm Avrupa’yı kasıp kavurmaktadır. Bu dönemde Rusya’nın da bu anlamda gelişmesi olanaksızdır. Bu gelişmenin durmasının Tatar fetihleriyle ilgisi yoktur. Tersine Altınordu Devleti ve onun devamındaki Cengizhan ve takipçisi Türkistan Hanlıkları, Venedik dünya sisteminin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Cengiz yasalarıyla korunan tacirler ve yine Cengizhan’ın yasalarıyla değeri korunan kağıt paralar veya yazılı senetler sayesinde Çin ile Avrupa arasında yaygın bir ticaret yolu gelişmiştir. 13. ve 14. yüzyıldaki bu gelişme Polo kardeşler ve onların yeğenleri Marco Polo’nun anıları ile dünya edebiyatına girmiştir. Bu süreçte Kiev’in yani Ukrayna Rusyası’nın gerilemesi, Kiev ile Novograd arasındaki kuzey ticaret yolunun geçersizleşmesi nedeniyledir. Ana ticaret yolu Kırım’dan başlayıp Tatarların kontrolünde Çin’e kadar uzanan ticaret yoludur. Rusya’nın gelişiminde Tatar etkisi Diğer taraftan ise Moskova’nın Kiev’e egemen oluşuyla Moskova’nın yıldızının parlaması, Moskova devletinin Altınordu Hanlığı Devleti tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş olmasından kaynaklanır. Altınordu Devleti’nin Han’ları Moskova’daki etnik yapıya dokunmamış ama onu kendi bürokratik düzenine göre yeniden yapılandırmıştır. Bu yeniden yapılandırma sanıldığı gibi geri bir yapılandırmanın ortaya çıkması olmayıp Altınordu Devleti’nin bürokrasisi ve vergi toplama sistemi, nüfus sayımı gibi modern sayılacak işlemleri, Çin’deki egemenlikleri sürecinde geliştirdikleri modern devlet yapısı öncesi ileri devlet organisazyonunun Rusya’ya aktarılmasıdır. Yani Tatarlar daha ileri bir devlet organizasyonu ile Moskova’nın devlet örgütlenmesine ön ayak olarak katılmışlardır. Moskova da Tatar Hanlığı’nın bir parçası olarak organize edilmiştir. Bu organizasyon, Novograd’dan gelen ticari yolun kuzeyden geçerek Moskova’ya, Moskova’dan Volga nehriyle Hazar Denizi’ne, Hazar Denizi’nden İran’a ve İran’dan Hindistan’a giden ticaret yolunun sürekli güvenli bir yol halinde örgütlenmesine yol açmıştır. Bu yolun denetimi Tatar Hanlığı tarafından yapılmıştır. Ve bu ticaret, o dönemdeki Altınordu paraları ve İran paralarının yaygın olarak Novograd’da bulunmasıyla kanıtlanmaktadır. Yani Hindistan’dan İsveç’e uzanan bir ticaret yolu Türk dünya sisteminin kontrolünde gelişen bir yoldur. Osmanlı, Akdeniz ve Karadeniz yolunu kapatınca, Baltık Denizi’nden Hürmüz Boğazı’na uzanan kuzey yolu Tatarlar tarafından geliştirilmiştir. Novograd, Moskova, Kazan, Volga boyunca Astarhan ve İran’dan Afganistan, Hindistan ve Hürmüz Boğazı’ndan Hindistan’a giden uzun bir karayolu sözkosudur. Bu karayolunun bir ucunda Hindistan’da Timuriler, Hint-Türk devleti, yer alırken; diğer tarafta Şah İsmail’den sonra İran’da iktidara geçen Nadir Şah ile tanımlanan Avşar İran iktidarı ve Altınordu Hanlarıyla Moskova’ya kadar uzanan bir ticaret yolu söz konusudur. Rusya’nın Türk dünya sisteminden kopması Rusya’nın Altınordu Devleti’nden kopması ve ona karşı başkaldırması, Hollanda ve İngiliz ticaret yollarının kurulmasıyla yani Moskova’nın Atlantik dünya sistemine bağlanmasıyla gerçekleşmiştir. Daha açık bir ifadeyle Hollanda ve İngiliz emperyalist güçleri Baltık Denizi’nden ve Kuzey Denizi’nden ticari kanallarla Moskova’ya ulaşarak 16. yy’da Moskova’yı dünya ekonomik sistemine bağlayarak küreselleştirmişlerdir. Bu küreselleşme sonucu “İngiliz Çar” lakabını alan ve aynı zamanda merkezi Londra’da olan Moskova şirketinin temsilcisi Çar Korkunç İvan ortaya çıktı. Korkunç İvan öncesi Moskova Çarları, Altınordu Hanlarının vekili olarak Moskova’yı yönetirlerken, 16. yy’da ise Almanya, Hollanda ve İngiliz emperyalizminin kontrolüne girmiş bir Moskova ortaya çıkmıştır. Emperyalist Batı, Rusya’yı çevre ülke olarak kendine bağlayarak bir ölçüde Rusya’yı yarı sömürgeleştirirken Rusya yarı periferi diyebileceğimiz bir konumda emperyalist sistemin çevresi olarak yer almıştır. Bu da kuzey Türk ekümenik alanının emperyalist sistemin saldırısıyla karşı karşıya kalması sonucunu doğurdu. Bu saldırı, 1550’li yıllarda Kazan’ın ve Astarhan’ın Ruslar tarafından fethedilmesiyle Tatarların politik ve askeri iktidarlarının yıkılmasına neden oldu. Buradaki saldırı Rusların Tatarlara egemenliği değil, emperyalizmin Türk dünyasına egemenliği olarak ele alınmalıdır. Moskova’nın İngiltere’nin inisiyatifiyle yayılması ve Türk dünya sisteminin çöküşü 16. yy’da dünyada tahıl fiyatlarının artması ve ticaretin gelişmesi, Moskova Devleti’nin emperyalist bir devlet olarak ve emperyalist İngiltere’nin inisiyatifinde doğuya doğru yayılmasını sağlamıştır. Bu da Kazan Hanlığı, Astarhan Hanlığı, Sibirya Hanlığı gibi Tatar Hanlıklarının sonlandırılması anlamına gelmektedir. Burada nasıl Amerika ve Güney Amerika’da köleci plantasyonlar geliştirilerek Avrupa’nın talep ettiği ürünler köle emeğiyle üretilerek kapitalist bir sisteme sunulduysa; aynı şey Rusya’nın Rus halkını ve Tatar halkı serfleştirilerek toprak kölesi haline getirildi ve Moskova’ya bağımlı bir tahıl ambarıyla çevrilmiş bir alan yaratıldı. Bu emperyalist yayılım, meşhur Deli Petro döneminde batılılaşma ve Almanlaşma şeklinde ilerleyerek tüm Orta Asya hanlıklarının, Kafkasya’nın ve İran’ın kuzeyi olan Azerbaycan’ın Rusya’ya tabi kılmasına neden olmuştur. Emperyalist dünya sisteminin Atlantikten başlayan, daha iyi bir ifadeyle Baltık Denizi’nden başlayan, doğuya yayılımı Moskova’yı küreselleştirerek, kendine tabi kılarak Moskova merkezli bir saldırıya ve yayılmaya; bununla birlikte de Türk dünya ekonomik sisteminin kuzey kesiminin söndürülmesine yol açmıştır. Güneyde Hindistan’dan ilerleyen İngiliz emperyalizmiyle kuzeyde ilerleyen Rus emperyalizmi, Afganistan’da bir sınır çizerek karşı karşıya gelmişlerdir. Afganistan’daki bu sınır Herat nehri boyuncadır. Benzer bir sınır Kafkasya güneyinde Kura nehri boyunca Azerbaycan ile İran arasında Kaçar Şahı’nın İran’ı içinden geçmektedir. Rusların Kuzey Azerbaycan’daki petrol bölgelerini ele geçirmesiyle Azerbaycan’ı Rusya’ya bağlamaları İran Türklüğünü bölmüş ve burada bin yıldan beri süren Türk hanedanlığının İngiliz emperyalizmi tarafından 1925 yılından sonra Fars İmparatorluğu denilen bir yapıya dönüştürülmesine neden olmuştur. Oysa bin yıldan beri Türk egemenliğinde olan İran’da Fars etnik unsuru çok küçük bir bölgede bulunmaktaydı. İran Türklüğü Farsça konuşmaya zorlanmış ve Türk beyliklerinin egemenliğindeki toprak alanları toprak devrimi yapıyoruz diyerek Şah Rıza tarafından Farslılaştırılmıştır. Ve bu politika İngiliz emperyalizminin kendine bağlı bir Fars devleti istemesiyle ortaya çıkmıştır. Türk dünya sistemine emperyalizmin saldırısı ekonomik yapıyı emperyalistler eliyle değiştirirken bu yapı üzerindeki etnik yapı da değiştirilerek yani Türklük yok edilerek yapay etniler ortaya çıkarılmıştır. Benzer bir durumu Kuzey Hindistan’da da görmekteyiz. Afganistan, Hindistan ve Pakistan’dan Türklüğün silinmesi Afganistan, bugünkü Pakistan ve Kuzey Hindistan, 10. yy’dan 18. yy’a kadar Türk devletleri tarafından ve Türkler tarafından yönetilirken ve Türk dünya sisteminin temel parçasıyken; günümüzde yapay Pakistan, Kuzey Hindistan ve Afganistan devletleri oluşturulmuştur. Afganistan ve Pakistan’ın tarihine baktığımızda, 10. yy’da Gazneli Mahmut ile simgelenen Türk gulamlarınca kurulmuş Gazne Sultanlığı, daha sonra 12. yy’da Kalaç ve Ogur Türklerinin ve Akhunların kalıntısı Gur’ların oluşturduğu Gazne Sultanlığının egemen olduğu görülecektir. Gazne Sultanlığı, Harzemşahlar tarafından yıkılan Gur Sultanlığı’dır. Daha sonra Timur’un orduları bu bölgeyi fethetmiştir. Timur’dan sonra Gur’ların devamı olan Gurt ismi verilen bir sultanlık Gazne’de ve Delhi’de egemen olmuştur. Yani bu Delhi ve Gazne sultanlıkları Afganistan, Pakistan ve Hindistan’ın üzerinde egemen olan Türk-Müslüman sultanlıklarıdır. İslam tarihçileri her ne kadar Gazne ve Delhi sultanlıklarının Türk kimliğini saklama çabasına girseler de etnik çalışmalar bunların açık bir şekilde Türk sultanlıkları olduğunu ortaya koyar. Keza Timur’dan sonra güçsüzleşen Delhi Sultanlığı, Timur’un torunu olan Babürşah tarafından fethedilerek Timurlu yani Türk-Hindistan Sultanlığı devleti kurulmuştur. Bu devlet de, önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, Ekber Şah zamanında en geniş dönemine ulaşmış ve İngilizler tarafından Hindulaştırılarak dönüştürülmüştür. Afganistan’da kimse kendisine Afganistanlıyım demez. Afgan diye bir etni yoktur. Burada Peştunlar söz konusu edilmektedir. Peştunların ana kolu Kuzey Peştunlarıdır. Bunlar da Akhunların bölgedeki kalıntıları olan Kalaç Türkleridir. Diğer taraftan Durani Peştunları da Gurların devamından oluşmaktadır. Diğer bir etnik unsur Taciklerdir. Tacikler daha önceki Gazne Sultanlığı’nda vurguladığımız Gur’ların devamıdır. Esas olarak Müslüman Arap fatihlerinin bu bölgedeki etnilerle karışmasıyla oluşan kabilelere Tacik ismi verilmektedir. Delhi ve Gazne Sultanlığı’ndaki Gur’lar, Taciklerin etnik kökenini oluşturmaktadırlar. Daha önce de gördüğümüz gibi Gur’lar, Ogurların dağılmasıyla bu bölgeye yerleşmiş etnilerdir. Selçuklu ve Harzemşah fetihlerinde Gur’lar, Oğuzlar tarafından Batı’ya, Anadolu ve İran’a, sürülerek Gurmanç ismi verilen ve günümüzde Kürt olarak tanımlanan kabileleri oluşturmuşlardır. Türkmen yani Oğuz yöneticilerinin Araplar tarafından Turkman adıyla isimlendirilmiştir. Selçuklu Turkmanlarına tabi İran, Irak ve Anadolu’ya getirilen Gur’lar da Gurman olarak isimlendirilmiştir. Gurmanlar giderek Gurmanç-Kırmanç olarak söylenegelmiştir. Afganistana tekrar geri döndüğümüzde, Afganistan’daki esas konuşulan dil Daricedir. Darice yani Dacikçe, Tacik Farsçasıdır. Ve tüm Afganistan’da kullanılan bu dili Anadolu, İran ve Mezapotamya’da yaşayan Kırmançlar da kullanmaktadır. Burada görüldüğü gibi Peştunca ancak Peştun kabileler tarafından konuşulurken, Afganistan’daki dil Darice olan Tacikçedir. Bu anlamda İran, Rıza Pehlevi yönetiminde İngilizlerle işbirliği halinde Türklükten uzaklaştırılırken; Afganistan Emanullah Han tarafından peştunlaştırılmakta ve Afganistan’ın tarihinden Türk izi silinmekteydi. Keza aynı şekilde Pakistan’da Hindistan’dan ayrılarak Müslüman bir devlet kurulurken burada da Pathan kimliği öne çıkarılmaktadır. Kuzeyde Altınordu ve Çağatay Tatarlarının oluşturduğu homojenleşmiş Türk etnik kimliği, Özbek, Kırgız, Kazak gibi kimliklere bölünmüş ve Türk tarihsel sistemi parçalanmıştır. Emperyalizmin hedefi, Türklüğü sisteme dahil etmek Emperyalizmin Kuzey Afrika’dan başlayarak Çin’e kadar uzanan Türk dünya sistemi coğrafyasına saldırısı iki noktadadır. Birincisi bölgedeki Türklük kimliğini yok etmek ve ikincisi de bu bölgelerde Türk kimliği altında yaşayan etnileri öne çıkararak bu etnilerle kendine bağımlı geri devletler oluşturarak Türk dünya sistemini sonlandırmaktır. Moskova-İngiliz işbirliğiyle başlayan bu saldırı sonucunda Türkistan Hanlarına kadar Türk dünyasını kuzeyden emperyalist sisteme tabi edilmiş, güneydoğudan Hindistan, Pakistan, Afganistan, İran boyunca da İngiliz emperyalizmi buradaki Türk kimliğini yok ederek kendine sömürgeleştireceği alan oluşturmuştur. Osmanlı Devleti emperyalizmin bu saldırılarına karşı çıkarak parçalanmış; buna karşılık Mustafa Kemal’in devrimci Türk politikasıyla Türk kimliğine sahip bir Türkiye yaratılmıştır. Son olarak Barnett’in haritasındaki Büyük Ortadoğu Projesi’ni ve bunun Orta Asya’ya yayılmış halini ele aldığımızda Ortaya şu sonuç çıkıyor: Emperyalizm 21. yy’da bu Türk dünyasını fethetmek ve burayı sisteme dahil etmek çabasındadır. Oysa bu çaba yeni değildir ve 16. yy’dan beri süregelmesine rağmen başarılı olamamıştır. Önümüzdeki süreçte de başarılı olamayacağı açıkça görülmektedir.
|