29.12.2008/Sayı:217
TÜRKSOLU Anasayfa
Kapak
Türkiye
Yön
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye Yavuz Selim

İsrail-Hamas ateşkesi sona erdi

Gazze halkı belki açlığa da, karanlığa da, ilaçsızlığa da katlanabildirdi ama bu kez sorun ne yazık ki yalnızca İsrail değil

Geçtiğimiz Haziran ayında İsrail ile Hamas arasında imzalanan ateşkesin süresi 19 Aralık’ta sona erdi. Ateşkes süresinin dolmasının ardından Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin El Kassam Tugayları da beklenildiği gibi İsrail ile ateşkesin yenilenmeyeceğini açıkladı. Gerekçe ise İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı ablukayı kaldırmaması. Sözde ateşkes imzalanmıştı ama İsrail’in askeri abluka altına aldığı Gazze’de yaşam ateşkes öncesinden çok daha kötü bir hale gelmişti. İlaç, yakıt ve elektrik sıkıntısı bir yana, gıda sıkıntısının had safhaya ulaşmasından dolayı Gazze’de insanların topladıkları otlarla yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları da artık gazete köşelerini süslüyordu.

İsrail’in son ablukası, yıllardır her türlü sıkıntıya göğüs germeyi bilen Filistinlilerin bile dayanma sınırlarını çoktan aşmıştı. Tek sorun İsrail ablukası olsa Gazze halkı belki açlığa da, karanlığa da, ilaçsızlığa da katlanabildirdi ama bu kez sorun ne yazık ki yalnızca İsrail değil. Hamas’la birlikte El Fetih ve tüm Arap dünyası da bu sorunun bir parçası. Arafat’ın ölümünün ardından iktidara gelen Mahmud Abbas, sırf Hamas’ı zayıflatabilmek adına İsrail ile büyük bir işbirliği içinde insanlık dışı bu ablukayı destekliyor. Abluka belki Hamas’ı zayıflatıyor ama bedelini ödeyen daha çok Filistinliler oluyor. Geçtiğimiz Ramazan’da Gazze’de yaşayanlar açlık sıkıntısıyla boğuşurken, Mahmud Abbas sanki her şey yolundaymış gibi hac görevini yerine getirmeye çalışıyordu. Hamas ise günübirlik politikalarla ve gerçeklerden iyice kopmuş çözüm önerileriyle ancak günü kurtarmayı başarıyor. Diğer Arap ülkelerinden söz etmeye bile değmez aslında. Gözlerinin önünde kendi insanlarına karşı işlenen bu insanlık suçuna adeta gözlerini kapamışlar, tek düşündükleri kendi zevkleri. Bir iki cılız demeç haricinde sorunu çözmeye yönelik en ufak bir girişim yok. Filistin halkı, Arap ulusunun kendi içindeki bölünmüşlüğünün bedelini ödüyor.

Arafat’ın ölümünün ardından Filistinlilerin Arafat’ı çok arayacağını yazmıştık. Son yaşananları görünce insan ister istemez “keşke öngörülerimiz yanlış çıksaydı ve yanılan biz olsaydık” diyor. Fakat görünen köy kılavuz istemiyor. Bu yanlış politikalar devam ettikçe ve Arap ulusu ortak bir tavır almadıkça Filistin halkı bölünmüşlüğün bedelini ödemeyi sürdürecek.


Ahmedinejad İngilizlerin Noel’ini kutlayacak

Mahmud Ahmedinejad

Mahmud Ahmedinjad

İngiltere’de yıllardır süren bir gelenek var. BBC televizyonu her yıl Noel’de İngiltere Kraliçesi’nin halka seslendiği konuşmasını yayınlarken, Channel 4 televizyonu her Noel’de BBC’ye alternatif olarak farklı bir kişinin mesajını İngiliz halkına iletir. Bu kişi bazen bir eşcinsel, bazen bir sivil haklar savunucusu olabildiği gibi bazen de dünya çapında tanınan Bridget Bardot gibi bir yıldız da olabilir. Ya da geçtiğimiz yıl olduğu gibi, Afganistan’da savaşırken bir kolunu yitiren İngiliz Binbaşı Andrew Stockton gibi sıradan insanlar. Bu yıl İngilizlere Noel mesajı verecek insan ise gerçekten beklenmedik ve tartışmaları beraberinde getiren bir isim: İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad.

Kanalın Haber Dairesi Başkanı Dorothy Byrne’nın, niçin Ahmedinejad’ı seçtiklerine ilişkin sorulara verdiği yanıt şöyle: “Ortadoğu’nun en güçlü devletlerinden birisinin lideri olarak Ahmedinejad’ın görüşleri muazzam etkili. Uluslararası ilişkilerde kritik bir dönemden geçerken izleyicilerimize alternatif dünya bakışı sunmak istedik.” Sızan bilgilere göre Ahmedinejad, mesajında, İran’ın nükleer programını engellemeye çalışan ABD ve İngiltere’ye atfen, “İsa yaşasaydı insanlık adına savaş kışkırtıcıları, işgalciler, teröristler ve kabadayıların dünyasına karşı çıkmak için adalet ve sevgi bayrağını yükseltirdi” diyor ve dünyada yaşanan sorunların, liderlerin dinden uzaklaşmasından kaynaklandığını iddia ediyor. Ahmedinejad’ın Farsça yapacağı bu konuşma İngilizce altyazı ile yayınlanacak.

Ahmedinejad’ın televizyondan İngiliz halkına sesleneceğinin duyurulmasının ardından ilk tepki Yahudilerden geldi. Yahudi Soykırımı Merkezi’nden Stephen Smith sözde barış mesajının dikkatle incelenmesi gerektiğini, çünkü yumuşak başlı bu mesajın aslında bir kandırmaca olduğunu iddia ediyor. Eşcinsel haklarını savunan örgütler de, geçtiğimiz yıl ABD’de Columbia Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşma sırasında İran’da eşcinsel olmadığını iddia eden Ahmedinejad’a, “saçma görüşlerine karşın televizyonda kendisine konuşma şansı veren ülkelerin olduğunun anımsatılması gerektiğini” açıkladı.

Ahmedinejad’ın ABD’nin kabadayılığı ile söylediklerine katılmamak mümkün değil. Bu zaten tüm dünyanın bildiği bir gerçek. Yalnız sorunların kaynağı olarak liderlerin dinden uzaklaşmasını göstermek, yaşadığımız dünyanın gerçekleriyle ters düşüyor. Zira dünyadaki sorunların neredeyse tamamının nedeni olan ABD’nin başındaki George W. Bush’un köktendinci bir Evanjelist olması, ya da Ortadoğu’daki sorunların kaynağı olan İsrail’in bir Şeriat devleti olması ve günlük yaşamda dinin tüm ağırlığıyla kendini hissettirmesi sorunların kaynağının dinden uzaklaşma olmadığını açık kanıtları. Ahmedinejad, Şeriatçı düşünce yapısıyla yetiştirilmesinin bir sonucu olarak, ABD’nin şeytan olduğu gerçeğini fark etse de sorunun nedeninin ezen-ezilen dünya mücadelesi olduğunu kavrayamıyor ve bu yüzden dünya gerçekleriyle bazen çelişiyor.


Bolivya’da eğitim devrimi

Evo Morales

Evo Morales

Bolivya Latin Amerika kıtasının en yoksul ülkelerinden birisi olabilir ama bu, Bolivya’nın kıtada “cehaletten arındırılmış” üçünçü ülke statüsüne ulaşmasına engel olamadı. Evo Morales’in iktidara gelmesiyle birlikte büyük bir eğitim atağına başlayan Bolivya’da 30 aydır sürdürülen kampanya sonucunu verdi ve Bolivya 1961’de Küba’nın, 2005’te Venezüella’nın ulaştığı “cehaletten arındırılmış” ülke statüsü kazandı. Unesco ölçütlerine göre bir ülkenin bu statüyü kazanabilmesi için 15 yaş üzeri nüfusun % 96’sının okur yazar olması gerekiyor.

Dikkat çekici bir diğer gerçek de, koca Latin Amerika kıtasında bu orana ulaşmayı başaran her üç ülkenin ortak özellğinin sosyalist devrime ilk adım atmaya başlayan ülkeler olması. Her üç ülke de sosyalist bir program uygulamaya başladıktan kısa bir süre sonra tüm ekonomik zorluklara karşın büyük bir eğitim reformu gerçekleştirmeyi başardılar.

Küba’nın geliştirdiği “Evet Yapabilirim” adlı eğitim programını Venezüella’nın finansal desteği ile yaşama geçiren Bolivya, kampanya süresince 824.000 kişiyi okur yazar yapmayı başardı. Kampanyanın sonuçlarını açıklayan koordinasyon sorumlusu Benito Ayma, daha önceki hükümetler tarafından yok sayılan bu kişilerin % 70’inin kadın olduğunu belirtirken, kendilerine bu kampanya için destekleyen Küba ve Venezüella’ya verilecek en iyi ödülün Bolivya halkının şükran duyguları olduğunu belirtti.

Bolivya’nın bu başarısı Latin Amerika ülkelerinin birbirlerine destek vermeleri ile neleri başarabileceklerinin de bir göstergesi. Ekonomik açıdan Bolivya’dan çok daha gelişmiş birçok ülkenin halen daha bu statüye ulaşamamış olmaları, sorunun ekonomik kaynaklı olmaktan çok, ülkeyi yönetenlerin bu konuda gerçekten niyetli olup olmadıklarıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Zira ülkemizde yıllardır uygulanan onca okur yazarlık kampanyasına karşın hedeflere bir türlü ulaşılamaması, fakat Bolivya gibi ekonomik bakımdan Türkiye’nin çok gerisinde olan bir ülkenin 30 ay gibi bir zamanda tüm halkı okur yazar yapması devrimci iradenin ve azmin gücünü gözler önüne seriyor. Yakında Nikaragua’nın “cehaletten arındırılmış” statüsüne ulaşan 4. Latin Amerika ülkesi olması hiç de şaşırtıcı olmayacak. Çünkü başarısını defalarca kanıtlayan “Evet Yapabilirim” programı artık Nikaragua halkı için de uygulamaya kondu.


Simon Bolivar’ın mirası

Simon Bolivar

Simon Bolivar

Geçtiğimiz hafta sona eren Latin Amerika Zirvesi, Simon Bolivar’ın tek bir Latin Amerika düşünü yeniden yeşerterek sona erdi. Keşfedilmesinden bu yana bir türlü bağımsız olamayan, yoksulluk ve sömürü adeta yazgısı haline gelen Latin Amerika ülkeleri bu zirveyle tek bir ağızdan bağımsız bir Latin Amerika’nın çok yakın bir gelecekte Simon Bolivar’ın düşü olarak kalmaktan çıkacağını tüm Üçüncü Dünya’ya müjdeliyorlar.

Simon Bolivar, 24 Temmuz 1783 tarihinde Venezüella’nın Caracas kentinde soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelirken Latin Amerika ülkeleri İspanyol emperyalizminin acımasız sömürüsünü tüm çıplaklığıyla hissediyordu. Kıtanın tüm ekonomisini elinde tutan bir avuç komprador burjuvazi emperyalist ülkelerin temsilcisi olarak görülmemiş bir refah içinde yaşarken, geri kalan milyonlarca insan açlığın pençesinde kıvranıyordu. Göğe yükselen görkemli binaları ve Babil’inkini andıran olağanüstü bahçeleriyle göz kamaştıran Meksika’nın gümüş deposu Guanajato kentinde bir avuç komprador burjuva refah içinde yaşarken, sırf hava koşulları kötü gittiği için yalnızca 1784 yılında 8.000 kişi açlıktan yaşamını yitiriyordu. Caddelerde, barınacak bir yeri, giyecek bir elbisesi olmadığından soğuktan donarak ölen insanların cesetleri sıradan bir olaymış gibi karşılanırken, Osuna Grandükü sırf Rus çarıyla dalga geçmek için üç yüz hizmetçisine kürk manto giydiriyordu.

Bir tarafta alabildiğine zenginliğin, diğer tarafta alabildiğine yoksulluğun kol gezdiği böyle bir kıtada Simon Bolivar dünyaya şanslı azınlık mensubu olarak gözlerini açıyordu. Soylu sınıfına mensup olan ailesi 16. yüzyılda İspanya’dan Venezüella’ya göç etmişti. Bolivar küçük yaşta anne ve babasını yitirince dayısı tarafından tutulan özel öğretmenler ile eğitimini devam ettirdi. Eğitimini tamamlamak üzere 16 yaşında İspanya’ya giden Bolivar burada tarih, dil ve hukuk eğitimi aldı.

Kısacası Bolivar, hiçbir işle uğraşmadan yaşamının sonuna kadar yetecek bir servete ve kapitalist piramidin en üstünde yer almasını sağlayacak bir soyluluğa sahipti. Fakat Avrupa’da eğitimini sürdürürken bazı gerçekleri de artık farkediyor ve hangi tarafta yer alması gerektiğini vicdanı ona söylüyordu. Komprador burjuvazi maden ve şeker kamışı ticaretinden sağladığı büyük karı sanayiye yatırım yaparak kazanamayacağını bildiğinden kıtada dokuma sanayi dışında en ufak bir sanayi yatırımı yapılmıyor, İspanya ise pazar olarak gördüğü sömürgelerinde kendi sanayisine zarar verebilecek böyle bir en ufak girişimi zaten hoş karşılamıyor ve şiddetle cezalandırıyordu. Sanayi adına söz edilebilecek bir şey olmadığından milyonlarca Latin Amerikalı yoksullukla boğuşurken, şeker kamışı ticareti de tarım sektörünü tamamen ticarileştirdiğinden milyonlarca Latin Amerikalı da temel besin maddesi sıkıntısı çekiyordu.

Böyle bir durumda tüm devrimcilerin alacağı tutum ortaktır. Bolivar da, Atatürk’ün yıllar sonra “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözüyle ete kemiği bürünen bu düşünceyle harekete geçerek tüm bu zenginliği ve soyluluğu bir kenara itti ve “İspanyol Amerikası’nı özgürlüğüne kavuşturacağına ve bunun için gerekirse yaşamını feda edeceğine” and içti. Simon Bolivar’dan yıllar sonra, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ernesto Guevara adındaki bir Latin Amerikalı da tıpkı O’nun yaptığı gibi bu serveti elinin tersiyle itecek, tıpkı O’nun gibi “Ya özgür vatan ya ölüm” şiarıyla Latin Amerika halkının bağımsızlığı için seve seve yaşamını feda edecekti.

Simon Bolivar, Venezüella’ya döndükten sonra kıtadaki İspanyol egemenliği sarsılmaya başlamıştı. Emperyalist sömürüden daha fazla pay almak isteyen Napoleon ordularının 1807 yılında İspanya’ya girmesiyle kıtadaki İspanyol egemenliği sarsılmış, Venezüella’daki sömürge valisi devrilerek bir cunta hükümeti kurulmuştu. Cunta tarafından diplomatik bir görevle İngiltere’ye gönderilen Bolivar, burada Latin Amerika’da “öncü” olarak tanınan General Fransisco de Miranda ile tanıştı ve onu bağımsızlık savaşının başına geçmesi için Caracas’a gelmeye ikna etti. Çünkü doğal müttefikleri Avrupalılar olan burjuvazinin düşüncesi tam bağımsızlık değil, kendilerine daha fazla rant sağlayacak olan bir hükümeti iktidara getirmekti. Bu yüzden sık sık taraf değiştiriyor, her iki tarafı da destekliyordu.

5 Temmuz 1811 tarihinde Venezüella bağımsızlığını ilan ederken, albaylığa yükseltilen Simon Bolivar da Puerto Cabello limanını savunmak üzere görevlendiriliyordu. Fakat Bolivar burada ilk ihanetine uğrayacak, bir yüzbaşının ihaneti sonucu stratejik öneme sahip kent, küçük çaplı bir savaşın ardından yeniden İspanyolların eline geçecekti. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan Bolivar ise Cartegena’ya geçerek burada Venezüellalıları İspanyollara karşı savaşmaya çağıran ünlü “Cartegena Bildirisi”ni yayınlayacaktı.

Bolivar tüm uğraşlarına karşın kamuoyunda bağımsızlığa verilen desteğin oldukça cılız olduğunun da farkındaydı. Toplumda oldukça etkin bir konumda olan Kilise ve zengin toprak sahipleri ittifak halinde Bolivar’a saldırıyor, O’nu “çapulcuların lideri”, “köle azat eden zorba” gibi sıfatlarla niteliyordu. Bir süre sonra ise Kilise O’nu şeytanla kıyaslayarak aforoz edecekti. Fakat tüm bunlar Bolivar’ı yıldırmadı. İspanyollara ve egemenlere karşı ölümüne bir savaş ilan eden Bolivar, kurduğu ordu ile altı meydan savaşında da İspanyolları yenerek 6 Ağustos 1813 tarihinde Caracas’a girdi ve aynı gün kendisine “El Libartator-Kurtarıcı” unvanı verildi.

Tüm yenilgilerine karşın İspanyollar da savaşı bırakmıyordu. Fakat artık tek başlarına Bolivar’ı yenemeyeceklerini anladıklarından emperyalizmin bilindik planını uygulamaya koyarak kendilerine yeni yerli işbirlikçiler buldular. Nasıl ki bizim Bağımsızlık Savaşımızda emperyalistler tarafından kullanılan Kürtler Atatürk’e karşı ayaklandıysa, Venezüella’da da emperyalistler bağımsızlık savaşı veren Bolivar’a karşı yerli kabilelerden Lienaroları ayaklandırdı. Yani tarih ve yer değişse bile emperyalistler her zaman aynı taktiği uyguluyor, kendi çıkarlarına engel gördükleri ülkeleri egemenliklerine almak için her zaman yerli işbirlikçileri kullanıyordu. Hem İspanyollarla hem de onların yerli işbirlikçileriyle savaşmak zorunda kalan Bolivar, 15 Haziran 1814’te yenilgiye uğrayacak ve bir kez daha Cartagena’ya dönmek zorunda kalacaktı. Fakat bu kez Cartegenalılar İspanyollardan çekindiği için kendisini kabul etmeyecek ve Bolivar önce Jamaika’ya ve ardından Haiti’ye geçmek zorunda kalacaktı.

Fakat tarih emperyalistler için tekerrür ettiği gibi devrimciler için de tekerrür ediyordu. Fidel ve Che nasıl yenilgiye uğradıktan sonra mücadeleyi bırakmayıp emperyalizme karşı savaşmayı sürdürdülerse, Bolivar da mücadeleyi bırakmayıp savaşmayı sürdürdü. Yeni bir ordu kuran Bolivar, verdiği büyük kayıplara karşın And Dağları’nı aşarak 7 Ağustos 1819’da üç günlük bir savaşın ardından İspanyolları bozguna uğrattı ve Aralık ayında Kolombiya Cumhuriyeti ilan edildi. Kurulan yeni cumhuriyetin anayasası tek bir Latin Amerika kurulana kadar bağımsızlık savaşlarının sürdürülmesini öngörüyordu. Kendisine ordu üzerinde mutlak egemenlik yetkisi verilen Bolivar, 1821’de Venezüella ve Ekvador’u, 1824’te Peru’yu ve 1825’te Bolivya’yı İspanyol sömürgecilerin elinden kurtarmayı başardı.

Artık Bolivar yalnız İspanyollar için değil, diğer tüm emperyalist devletler için de büyük bir tehlike oluşturuyordu. Bu yüzden hem Avusturya hem de Rusya ortak bir donanma kurarak Latin Amerika’ya müdahale edilmesi çağrısında bulundularsa da, emperyalistler arası iç çekişmeler böyle bir müdahaleyi engelledi. Dünya siyaset sahnesine yeni çıkan ABD, Amerika kıtasındaki bir ülkeye yapılacak herhangi bir dış müdaheleyi kendi güvenliği için bir sorun olarak gördüğünü bildiren ünlü Monroe Doktrini’ni yayınladı. Aslında ABD bu doktrin ile artık kıtayı kendisinin sömürü alanı olarak gördüğünü ve kendi bölgesine yapılacak bir tecavüzü hoş karşılamayacağını duyuruyordu. Kuşkusuz Bolivar da ABD’nin gerçek niyetinin ne olduğunu ta o zamandan sezinlemişti: “Birleşik Devletler, Amerika’yı feci bir şekilde özgürlük adına istila etmeye yöneltilmiş.”

Bolivar, giderek artan tehditlere karşı bütün Latin Amerika ülkelerini bir araya getirecek bir birlik oluşturulması, ortak askeri güç ve karar mekanizması önerisini 1826 yılında Panama Kongresi’nde dile getirdi. Fakat aradan geçen zamanla birlikte bağımsızlığını yeni kazanan ülkeler arasındaki diplomatik anlaşmazlıklar giderek sertleştiğinden ancak çok genel ilkeler üzerinde bir anlaşmaya varılabildi. Ortak askeri güç ve karar mekanizması kabul edilmedi.

Oysa Simon Bolivar, emperyalizme karşı tek bir Latin Amerika yerine kendi başlarına hareket eden küçük devletler oluşmasının bedelinin çok ağır olacağını biliyordu. Bağımsızlığa giden tek yolun birlik olduğunu çok uzun yıllar önce ilan etmişti: “Sizlere, İspanyolları kovacağımız ve özgür bir idare kuracağımız konuma neyin ulaştırabileceğini söyleyeceğim: bu kesinlikle birliktir. Fakat bu birlik ilahi tasarımlardan değil, duygusal etkiler ve iyi önderlik edilmiş çabalardan gelecektir... Güçlü olduğumuzda, bizi koruyacak liberal bir ulusun himayesinde, ihtişama ulaştıracak erdemleri ve yetenekleri ilerletmek mümkün olacak; sonra, Güney Amerika’nın yöneltileceği daha büyük başarılara doğru muhteşem yürüyüşü sürdüreceğiz.”

Tüm çabalarına karşın insanların “küçük olsun benim olsun” anlayışıyla birliğe yanaşmaması, Bolivar’ın mücadele azmini azaltmasa da moral yönünden oldukça yıpranmasına neden olmuştu. Liberallerin kendisine karşı düzenlediği başarısız darbe girişimi ve ardından en çok güvendiği komutanlardan biri olan Jose Maria Cordoba’nın da ihanet ederek Venezüella’yı Kolombiya’dan ayırması Bolivar’ın tek bir Latin Amerika düşünü de öldürmüş oldu. Düşlerini gerçekleştirememenin yarattığı derin üzüntü ile sağlığını da kaybeden Bolivar, 17 Aralık 1830 tarihinde, yakalandığı veremden kurtulamayarak Santa Maria’da bir dostunun evinde yaşama gözlerini kapattı.

Ölümünün ardından Bolivar’ın söyledikleri bir bir gerçekleşti. Birlik oluşturmaya yanaşmayan Latin Amerika ülkeleri gerçi İspanyol sömürgesi olmaktan kurtuldu ama onun yerini çok daha acımasız olan ABD emperyalizmi aldı. ABD desteğiyle birbiri ardına Latin Amerika’da iktidara gelen faşist rejimler kendi halklarına emperyalistlerden çok daha fazla acı çektirdiler. Ta ki Fidel Castro, Hugo Chavez, Evo Morales gibi devrimci liderler ortaya çıkana ve Simon Bolivar’ın mirasını sahipleninceye kadar. Simon Bolivar’ın ölümünün 178. yıldönümünde Latin Amerika ülkeleri bir kez daha birleşme yolundalar. Tarih Latin Amerika’ya birleşmemenin bedelinin ne derece ağır sonuçları olduğunu gösterdiğinden bir kez daha birleşmeme gibi bir seçenekleri artık yok. Zaman artık Simon Bolivar’ın düşünün gerçeğe dönüştürülmesi zamanı.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe