Simon Bolivar’ın mirası

Simon Bolivar |
|
Geçtiğimiz hafta sona eren Latin Amerika Zirvesi, Simon Bolivar’ın tek bir Latin Amerika düşünü yeniden yeşerterek sona erdi. Keşfedilmesinden bu yana bir türlü bağımsız olamayan, yoksulluk ve sömürü adeta yazgısı haline gelen Latin Amerika ülkeleri bu zirveyle tek bir ağızdan bağımsız bir Latin Amerika’nın çok yakın bir gelecekte Simon Bolivar’ın düşü olarak kalmaktan çıkacağını tüm Üçüncü Dünya’ya müjdeliyorlar.
Simon Bolivar, 24 Temmuz 1783 tarihinde Venezüella’nın Caracas kentinde soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelirken Latin Amerika ülkeleri İspanyol emperyalizminin acımasız sömürüsünü tüm çıplaklığıyla hissediyordu. Kıtanın tüm ekonomisini elinde tutan bir avuç komprador burjuvazi emperyalist ülkelerin temsilcisi olarak görülmemiş bir refah içinde yaşarken, geri kalan milyonlarca insan açlığın pençesinde kıvranıyordu. Göğe yükselen görkemli binaları ve Babil’inkini andıran olağanüstü bahçeleriyle göz kamaştıran Meksika’nın gümüş deposu Guanajato kentinde bir avuç komprador burjuva refah içinde yaşarken, sırf hava koşulları kötü gittiği için yalnızca 1784 yılında 8.000 kişi açlıktan yaşamını yitiriyordu. Caddelerde, barınacak bir yeri, giyecek bir elbisesi olmadığından soğuktan donarak ölen insanların cesetleri sıradan bir olaymış gibi karşılanırken, Osuna Grandükü sırf Rus çarıyla dalga geçmek için üç yüz hizmetçisine kürk manto giydiriyordu.
Bir tarafta alabildiğine zenginliğin, diğer tarafta alabildiğine yoksulluğun kol gezdiği böyle bir kıtada Simon Bolivar dünyaya şanslı azınlık mensubu olarak gözlerini açıyordu. Soylu sınıfına mensup olan ailesi 16. yüzyılda İspanya’dan Venezüella’ya göç etmişti. Bolivar küçük yaşta anne ve babasını yitirince dayısı tarafından tutulan özel öğretmenler ile eğitimini devam ettirdi. Eğitimini tamamlamak üzere 16 yaşında İspanya’ya giden Bolivar burada tarih, dil ve hukuk eğitimi aldı.
Kısacası Bolivar, hiçbir işle uğraşmadan yaşamının sonuna kadar yetecek bir servete ve kapitalist piramidin en üstünde yer almasını sağlayacak bir soyluluğa sahipti. Fakat Avrupa’da eğitimini sürdürürken bazı gerçekleri de artık farkediyor ve hangi tarafta yer alması gerektiğini vicdanı ona söylüyordu. Komprador burjuvazi maden ve şeker kamışı ticaretinden sağladığı büyük karı sanayiye yatırım yaparak kazanamayacağını bildiğinden kıtada dokuma sanayi dışında en ufak bir sanayi yatırımı yapılmıyor, İspanya ise pazar olarak gördüğü sömürgelerinde kendi sanayisine zarar verebilecek böyle bir en ufak girişimi zaten hoş karşılamıyor ve şiddetle cezalandırıyordu. Sanayi adına söz edilebilecek bir şey olmadığından milyonlarca Latin Amerikalı yoksullukla boğuşurken, şeker kamışı ticareti de tarım sektörünü tamamen ticarileştirdiğinden milyonlarca Latin Amerikalı da temel besin maddesi sıkıntısı çekiyordu.
Böyle bir durumda tüm devrimcilerin alacağı tutum ortaktır. Bolivar da, Atatürk’ün yıllar sonra “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözüyle ete kemiği bürünen bu düşünceyle harekete geçerek tüm bu zenginliği ve soyluluğu bir kenara itti ve “İspanyol Amerikası’nı özgürlüğüne kavuşturacağına ve bunun için gerekirse yaşamını feda edeceğine” and içti. Simon Bolivar’dan yıllar sonra, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ernesto Guevara adındaki bir Latin Amerikalı da tıpkı O’nun yaptığı gibi bu serveti elinin tersiyle itecek, tıpkı O’nun gibi “Ya özgür vatan ya ölüm” şiarıyla Latin Amerika halkının bağımsızlığı için seve seve yaşamını feda edecekti.
Simon Bolivar, Venezüella’ya döndükten sonra kıtadaki İspanyol egemenliği sarsılmaya başlamıştı. Emperyalist sömürüden daha fazla pay almak isteyen Napoleon ordularının 1807 yılında İspanya’ya girmesiyle kıtadaki İspanyol egemenliği sarsılmış, Venezüella’daki sömürge valisi devrilerek bir cunta hükümeti kurulmuştu. Cunta tarafından diplomatik bir görevle İngiltere’ye gönderilen Bolivar, burada Latin Amerika’da “öncü” olarak tanınan General Fransisco de Miranda ile tanıştı ve onu bağımsızlık savaşının başına geçmesi için Caracas’a gelmeye ikna etti. Çünkü doğal müttefikleri Avrupalılar olan burjuvazinin düşüncesi tam bağımsızlık değil, kendilerine daha fazla rant sağlayacak olan bir hükümeti iktidara getirmekti. Bu yüzden sık sık taraf değiştiriyor, her iki tarafı da destekliyordu.
5 Temmuz 1811 tarihinde Venezüella bağımsızlığını ilan ederken, albaylığa yükseltilen Simon Bolivar da Puerto Cabello limanını savunmak üzere görevlendiriliyordu. Fakat Bolivar burada ilk ihanetine uğrayacak, bir yüzbaşının ihaneti sonucu stratejik öneme sahip kent, küçük çaplı bir savaşın ardından yeniden İspanyolların eline geçecekti. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan Bolivar ise Cartegena’ya geçerek burada Venezüellalıları İspanyollara karşı savaşmaya çağıran ünlü “Cartegena Bildirisi”ni yayınlayacaktı.
Bolivar tüm uğraşlarına karşın kamuoyunda bağımsızlığa verilen desteğin oldukça cılız olduğunun da farkındaydı. Toplumda oldukça etkin bir konumda olan Kilise ve zengin toprak sahipleri ittifak halinde Bolivar’a saldırıyor, O’nu “çapulcuların lideri”, “köle azat eden zorba” gibi sıfatlarla niteliyordu. Bir süre sonra ise Kilise O’nu şeytanla kıyaslayarak aforoz edecekti. Fakat tüm bunlar Bolivar’ı yıldırmadı. İspanyollara ve egemenlere karşı ölümüne bir savaş ilan eden Bolivar, kurduğu ordu ile altı meydan savaşında da İspanyolları yenerek 6 Ağustos 1813 tarihinde Caracas’a girdi ve aynı gün kendisine “El Libartator-Kurtarıcı” unvanı verildi.
Tüm yenilgilerine karşın İspanyollar da savaşı bırakmıyordu. Fakat artık tek başlarına Bolivar’ı yenemeyeceklerini anladıklarından emperyalizmin bilindik planını uygulamaya koyarak kendilerine yeni yerli işbirlikçiler buldular. Nasıl ki bizim Bağımsızlık Savaşımızda emperyalistler tarafından kullanılan Kürtler Atatürk’e karşı ayaklandıysa, Venezüella’da da emperyalistler bağımsızlık savaşı veren Bolivar’a karşı yerli kabilelerden Lienaroları ayaklandırdı. Yani tarih ve yer değişse bile emperyalistler her zaman aynı taktiği uyguluyor, kendi çıkarlarına engel gördükleri ülkeleri egemenliklerine almak için her zaman yerli işbirlikçileri kullanıyordu. Hem İspanyollarla hem de onların yerli işbirlikçileriyle savaşmak zorunda kalan Bolivar, 15 Haziran 1814’te yenilgiye uğrayacak ve bir kez daha Cartagena’ya dönmek zorunda kalacaktı. Fakat bu kez Cartegenalılar İspanyollardan çekindiği için kendisini kabul etmeyecek ve Bolivar önce Jamaika’ya ve ardından Haiti’ye geçmek zorunda kalacaktı.
Fakat tarih emperyalistler için tekerrür ettiği gibi devrimciler için de tekerrür ediyordu. Fidel ve Che nasıl yenilgiye uğradıktan sonra mücadeleyi bırakmayıp emperyalizme karşı savaşmayı sürdürdülerse, Bolivar da mücadeleyi bırakmayıp savaşmayı sürdürdü. Yeni bir ordu kuran Bolivar, verdiği büyük kayıplara karşın And Dağları’nı aşarak 7 Ağustos 1819’da üç günlük bir savaşın ardından İspanyolları bozguna uğrattı ve Aralık ayında Kolombiya Cumhuriyeti ilan edildi. Kurulan yeni cumhuriyetin anayasası tek bir Latin Amerika kurulana kadar bağımsızlık savaşlarının sürdürülmesini öngörüyordu. Kendisine ordu üzerinde mutlak egemenlik yetkisi verilen Bolivar, 1821’de Venezüella ve Ekvador’u, 1824’te Peru’yu ve 1825’te Bolivya’yı İspanyol sömürgecilerin elinden kurtarmayı başardı.
Artık Bolivar yalnız İspanyollar için değil, diğer tüm emperyalist devletler için de büyük bir tehlike oluşturuyordu. Bu yüzden hem Avusturya hem de Rusya ortak bir donanma kurarak Latin Amerika’ya müdahale edilmesi çağrısında bulundularsa da, emperyalistler arası iç çekişmeler böyle bir müdahaleyi engelledi. Dünya siyaset sahnesine yeni çıkan ABD, Amerika kıtasındaki bir ülkeye yapılacak herhangi bir dış müdaheleyi kendi güvenliği için bir sorun olarak gördüğünü bildiren ünlü Monroe Doktrini’ni yayınladı. Aslında ABD bu doktrin ile artık kıtayı kendisinin sömürü alanı olarak gördüğünü ve kendi bölgesine yapılacak bir tecavüzü hoş karşılamayacağını duyuruyordu. Kuşkusuz Bolivar da ABD’nin gerçek niyetinin ne olduğunu ta o zamandan sezinlemişti: “Birleşik Devletler, Amerika’yı feci bir şekilde özgürlük adına istila etmeye yöneltilmiş.”
Bolivar, giderek artan tehditlere karşı bütün Latin Amerika ülkelerini bir araya getirecek bir birlik oluşturulması, ortak askeri güç ve karar mekanizması önerisini 1826 yılında Panama Kongresi’nde dile getirdi. Fakat aradan geçen zamanla birlikte bağımsızlığını yeni kazanan ülkeler arasındaki diplomatik anlaşmazlıklar giderek sertleştiğinden ancak çok genel ilkeler üzerinde bir anlaşmaya varılabildi. Ortak askeri güç ve karar mekanizması kabul edilmedi.
Oysa Simon Bolivar, emperyalizme karşı tek bir Latin Amerika yerine kendi başlarına hareket eden küçük devletler oluşmasının bedelinin çok ağır olacağını biliyordu. Bağımsızlığa giden tek yolun birlik olduğunu çok uzun yıllar önce ilan etmişti: “Sizlere, İspanyolları kovacağımız ve özgür bir idare kuracağımız konuma neyin ulaştırabileceğini söyleyeceğim: bu kesinlikle birliktir. Fakat bu birlik ilahi tasarımlardan değil, duygusal etkiler ve iyi önderlik edilmiş çabalardan gelecektir... Güçlü olduğumuzda, bizi koruyacak liberal bir ulusun himayesinde, ihtişama ulaştıracak erdemleri ve yetenekleri ilerletmek mümkün olacak; sonra, Güney Amerika’nın yöneltileceği daha büyük başarılara doğru muhteşem yürüyüşü sürdüreceğiz.”
Tüm çabalarına karşın insanların “küçük olsun benim olsun” anlayışıyla birliğe yanaşmaması, Bolivar’ın mücadele azmini azaltmasa da moral yönünden oldukça yıpranmasına neden olmuştu. Liberallerin kendisine karşı düzenlediği başarısız darbe girişimi ve ardından en çok güvendiği komutanlardan biri olan Jose Maria Cordoba’nın da ihanet ederek Venezüella’yı Kolombiya’dan ayırması Bolivar’ın tek bir Latin Amerika düşünü de öldürmüş oldu. Düşlerini gerçekleştirememenin yarattığı derin üzüntü ile sağlığını da kaybeden Bolivar, 17 Aralık 1830 tarihinde, yakalandığı veremden kurtulamayarak Santa Maria’da bir dostunun evinde yaşama gözlerini kapattı.
Ölümünün ardından Bolivar’ın söyledikleri bir bir gerçekleşti. Birlik oluşturmaya yanaşmayan Latin Amerika ülkeleri gerçi İspanyol sömürgesi olmaktan kurtuldu ama onun yerini çok daha acımasız olan ABD emperyalizmi aldı. ABD desteğiyle birbiri ardına Latin Amerika’da iktidara gelen faşist rejimler kendi halklarına emperyalistlerden çok daha fazla acı çektirdiler. Ta ki Fidel Castro, Hugo Chavez, Evo Morales gibi devrimci liderler ortaya çıkana ve Simon Bolivar’ın mirasını sahipleninceye kadar. Simon Bolivar’ın ölümünün 178. yıldönümünde Latin Amerika ülkeleri bir kez daha birleşme yolundalar. Tarih Latin Amerika’ya birleşmemenin bedelinin ne derece ağır sonuçları olduğunu gösterdiğinden bir kez daha birleşmeme gibi bir seçenekleri artık yok. Zaman artık Simon Bolivar’ın düşünün gerçeğe dönüştürülmesi zamanı.
|