| Tuğrul Çelik |
Che’nin
gözleri arkada kalmadı Yüzü sürekli kar maskeli Sub-Comandante (komutan yardımcısı) Marcos’a yöneltilen bir soru: “Sizin komutanınız kim, emirlerinizi kimden alıyorsunuz?” Marcos bu soruya komutanının Che Guevara olduğu ve emirleri ondan aldığı cevabını veriyor. Yıl 1994, Che öleli neredeyse otuz yıl olmuş… Meksika’da EZLN’nin (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) gerilla lideri Marcos inanmaktadır ki; gerçek tarih emperyalizmin başına beladır. Çünkü yaşanmış mücadelenin tarihi ulusal ve devrimci refleksin en önemli kaynağıdır. O yüzden emperyalizmin hedefidir. Emperyalizmin hegemonyasında tarih kötü bir karikatüre dönüştürülmüştür ve bu karikatürde aptallık ve kölelik; zeka ve nesnellik olarak sunulmaktadır. İyi ve kötünün yerini bu karikatürde iktidar ve direnişçi almıştır. O yüzden Marcos böyle bir tarihi reddeder. Kendisine seçtiği tarih, 16. yüzyılda istilacılara karşı direnişten başlar, ülkesi Meksika için Zapata ve tüm Latin Amerika ulusu için mücadele eden Che’den geçerek bu günlere gelmiştir. Zapatista İsyanı, Meksika’nın “modern”, kapitalist “Birinci Dünya”ya geçişi olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı (NAFTA) imzaladığı gün gerçekleşir: 1 Ocak 1994. Meksika için Zapatistaların ayaklanma tarihi olarak kapitalizme teslimiyet gününü seçmelerinin yanında Marcos’un 1 Ocak’ı seçmesi, tarihi bir tesadüften öte bir şeydir diye düşünüyorum. Komutanı olarak Che’yi gören Marcos’un, devrimci mücadelesini başlatmak için Küba Devrimi’nin yıldönümünü seçmesi son derece doğaldır. Marcos’un maskesinin ardındaki fikir, aslında birçok ezilen ülke devrimcisinin kafasındaki fikirdir ve hepsinin ortak bir devrim-devrimci anlayışı vardır: Küba Devrimi ve Che… Küba’da devrim ve sosyalizm Ellilerin başında hukuk fakültesinden mezun olan, entelektüel olarak 19. yüzyılın bağımsızlık lideri Jose Marti’den etkilenen ve Küba siyasetinin o yıllarda meşgul olduğu antiemperyalizm ve sosyalizm gibi kavramlara ilgi duyan Fidel Castro; 10 Mart 1952’de iktidarı alan Fulgencio Batista faşist cuntasına karşı “26 Temmuz Harekatı” olarak anılan Moncada Kışlası’na gerçekleştirdiği bir saldırıyla, 1959’da zaferle sonuçlanacak devrimci mücadelesini başlatmış olur. Bu saldırı sonrası yakalanır ve iki yıl hapis yatıktan sonra mücadeleyi devam ettirmek için geldiği Meksika’da, Che’nin deyimiyle “soğuk bir Meksika gecesi”nde, Che ile tanışır ve onu mücadeleye katılmaya ikna eder. Granma gemisinin 82 kişilik devrimci tayfası, devrimci kadronun ilk çekirdeği olurken, bu çekirdeğin doktoru olarak devrimci mücadeleye başlayan Che, ilerleyen süreçte Comandante olacaktır. Fidel, Che ve Kübalı devrimcilerin başlattığı hareket genişlerken, Sierra Maestra dağlarından başlayarak Batista iktidarına karşı kurtarılmış bölgelerin birbirine bağlanmasıyla alternatif bir hükümet örgütlenmeye başlamıştır. Yaşananlar başta Che’nin günlüklerinde olmak üzere, bundan on yıl önce Küba devriminin 40. yılında Santiego de Cuba’da Fidel’in halka yaptığı konuşmada ortaya koyulmuştur. Devrimin 40.yılında Fidel şöyle demiştir: “… Sekiz yüz bin silahlı adam, birlerce subay, yüksek moral, etkileyici ayrıcalıklar, bütünüyle sorgusuz yenilmezlik miti, Birleşik Devletler’den gelen şaşmaz talimat ve yine bu devletin garanti ettiği ikmalden oluşan bir askeri güçler kombinasyonuna karşı savaşı yeniden başlatmak için yedi tüfeği bir araya getirmeyi başardığımız 18 Aralık 1956’da başlayan o inanılmaz zafer, yalnızca yirmi dört ayda nasıl mümkün oldu? Salt cesur bir halkın bizzat kendi eseri olarak sahip çıktığı düşünceler, bir askeri ve politik zafer kazandı.” Kapitalizmi sorgulayan Fidel, solun ve sosyalizmin bayrağını onun burnunun dibinde dalgalandırıyor. Kapitalizm için “müthiş bir buluş” diyerek alay etmiş ve kapitalizmi bir “kurtlar toplumu”na benzetmiştir. Kapitalizme, Marksist sol kalıplardaki anlayışın bir sonucu olarak “ilerici” özelliği verilmesine karşılık onu gerici olarak nitelemiş ve ona karşı mücadeleyi temel almıştır. Dogmacılığın ilericilik adına dayatılmasına karşı Fidel, “biz bir dogma ya da din değiliz” demiştir; ama sosyalizm düşüncesinin mutlaka tekrarlanması gerektiği üzerinde durmuştur. Bu devrimci duruş her yıl yıldönümlerinde değil, her ay, her gün ve hatta her saat tekrarlanmalıdır ona göre. Çünkü “gerçek bir kere, on kere, yüz kere, bin kere ve milyon kere tekrarlanmalıdır.” Çünkü solun korktuğu, kapitalizmin hegemonyası altında yaşamayı kabul ettiği ve kendi değerlerini savunamadığı yerde emperyalizmden de söz edemeyeceğini belirten Fidel, emperyalizmi efendi olarak görenlerden olmadıkları ve olmayacakları konusunda halkına söz vermiştir. SSCB’nin yıkılışından sonra tek kutuplu hale gelen dünyada Fidel durumu şöyle tespit ediyor: “SSCB varken emperyalizmden korkmuyorduk. Mademki SSCB artık yok; şimdi çok daha az korkuyoruz!” Bir durum tespiti de yapan Fidel’e göre sosyalizm doğal nedenlerden dolayı değil; bir komplo sonucu, partilerinin ve liderlerinin onu savunma konusundaki yetersizlikleri yüzünden yenilmişti. Bununla, devrimi savunamamanın ve koruyamamanın sonunun sisteme teslimiyet olacağı gerçeğini bir kez daha dile getiriyordu. Devrimin bir anlamda dış işlerine bakan Che de gittiği birçok toplantıda salonu inletircesine emperyalizmi yerden yere vururken, devrimin tutuculaşması ve bürokrasi de bundan nasibini almıştır. Fidel, kapitalizmin hiçbir açıdan savunulamaz bir sistem olduğunu dile getiriyor ve Küba’ya dayattıkları kapitalizmin de kabul edilemezliği üzerine bir açıklama yapıyor. Merkez-çevre tabanlı bir bakışla iki tür kapitalizmden bahsediyor. “Gelişmiş” ülkelerin sömürüyü de beraberinde getiren “gelişmiş kapitalizm” ve üçüncü dünyaya dayatılan ve sömürgeliği beraberinde getiren “azgelişmiş kapitalizm”. Fidel’in “Azgelişmiş kapitalizm” dediği de bir üçüncü dünya ülkesinin kendi sömürgeleştirilmesine katılımından başka bir şey değil. Kapitalist ilişkilerle merkez emperyalist ülkeye bağlı bir uydu ülkenin durumunu en iyi açıklayabilecek kavram oluyor. Küba, çeşitli şekillerde dayatılan kapitalizmin her türlüsünü reddederek sosyalizmle ellinci yılına kadar geldi. Değişmez kader: Devrime ve devrimciliğe emperyalist saldırı Emperyalizmden gelecek saldırılardan da adı kadar emin olmuştur Fidel ve olacaktır da. Emperyalizmin yaptığı matematik hesabına göre Küba’da sosyalizm çoktan iflas etmeliydi; ama olmayınca kendi hesaplarını değil de Küba’yı suçluyorlardı. Gerçekten de dünya üzerinde Küba’ya karşı yürütülene benzer bir propaganda örneği yoktur. Domuzlar Körfezi çıkarması, Che’nin öldürülmesi, Fidel’e sayısız suikast girişimi ve en önemlisi sosyalizme olan inancı ortadan kaldırmaya yönelik psikolojik-ideolojik saldırılar… İdeolojik kararsızlık yaratma, devrime karşı her türden sabotaja cesaret verecek radyo yayını ki, ABD tarafından Küba’da ulusal tasarruf için gün içinde yayınların durdurulduğu zaman aralıklarında faaliyet gösteriyordu… Muhalifleri onun için tek adamlık-tek partililik, insan hakları sicili gibi konular üzerine yıpratma kampanyaları düzenliyorlardı ki, bu ezilen dünyanın tüm liderlerinin değişmez kaderidir. Fidel’e göre yığınsal politik katılım, politik çeşitlilikten önemlidir. Halkın birlik içinde ve özgür olması gereklidir ve bu emperyalizme hizmet eden “demokrasi” oyununu olan düşünce çoğulculuğundan daha önemlidir. Demokrasinin ölçütü, çok partililik üzerinden değil de hakimiyetin emperyalizmde değil halkta olması üzerine koyulmuştur. Bu görüşlerinden dolayı Fidel’e “diktatör” diyorlar. En son çıkan haberlerle birlikte bugün de Che’ye işkenceci diyorlar. Emperyalizmi yerden yere vurduğu bir toplantıdaki sözlerinin “yok edeceğiz” gibi bölümlerini seçip Che’den bir katliamcı ve işkenceci yaratmaya çalışanlar, onun bu sözleri emperyalizm için söylediğini bal gibi biliyorlar aslında. Ama bu bir kader; Atatürk de emperyalizme göre bir “diktatör” değil mi? Devrimci lidere bağlılık ve devrimci olma iradesi devam ettiği sürece ve emperyalizm var oldukça ona karşı direnenler; “kötü”ler ve liderleri “diktatör”ler olacaktır. Tabi “diktatör”lere saldırılar da… Sub-Comandante Marcos’un lideri Zapata tuzağa düşürülmüş ve öldürülmüştür. “Komutanım” dediği Che de öldürülmüştür; ama o bir Zapatista’dır ve Che’nin izindedir. Fidel, her zaman Marti’den söz etmiştir ve onun fikirlerini ve hayalini milyon kere tekrar edilecek bir gerçek olarak görmüştür. Devrimin kırkıncı yılında da halka ideolojilerinin “Marksizm-Leninizm’le birleştirilmiş Marti yandaşlığı” olduğunu ifade etmiştir. Bugün Küba devlet başkanlığını kardeşi Raul Castro yürütüyor. Fidel de neredeyse devrimin yapıldığı günden beri hakkında çıkan “öldü” haberlerine rağmen hâlâ emperyalizme karşı dimdik ayakta. Che’nin dediği gibi: “Devrimciler emekli olmaz!” Che de ölünceye dek Fidel’e bağlıydı ve Bolivya’ya gitmeden önce ailesine hiç birşey bırakmadı; biliyordu ki Sosyalizm onların her ihtiyacını karşılayacaktı. Öyle de oldu. Bugün biz Türk solcuları için de solun kaynağı ve lideri Atatürk’tür. Türk Milletinin iktidar programı da Ulusal Sol’dur, “Atatürk’ün 6 Ok’u”dur. Devrim her zaman günceldir. Che’nin gözleri arkada kalmadı… Küba’da devrim elli yaşında, kutlu olsun!
|