| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Kapitalizm kendinden önceki düzenlerin içindeki çelişki öğesini yeni bir doruğa ulaştırır. Eski toplumlardan bu yana, emeğin yarattığı ürünün, artık, “kullanım değeri”nden başka olarak gitgide iyi örgütlenip küresel yayılma özellikleri gösteren “değişim değeri” ortaya çıkmış, çalışan kişi ürününü bundan böyle kendi tüketimi için değil, üretim araçlarını elinde tutanların dağıtım ve değişim düzeneği için sunar duruma gelmiştir. Erkek (ya da çalışıyorsa kadın) emekçi yeni pazara iki yoldan bağlantılıdır: Emeğini satan işçidir ve üretilen malı satın alan tüketicidir. Düzeni savunan yorumcular sermaye sahibi ile emekçinin yasal olarak eşit olduğunu ileri sürseler de, dış görünümün ardında eşitsizlik, ondan da öte, sömürü vardır. Daha önceki düzenlerde köle ve hizmetli de köle sahibinin ya da derebeyinin buyruğu altındaydı. Kapitalist düzende işçinin emeği karşılığında ücret aldığı da öne sürülmektedir. Ancak, bu ödeme emeğin ancak bir bölümünü karşılar. O ufak bölümünün bile yer yer ve zaman zaman ödenmediği görülür. Emek karşılığının eksik ödendiği durumlar ya da yedekte tutulan güçler arasında kalabalık kadın varlığı vardır. Yedekte tutulanlar arasında belirli deri renginden ya da budunsal kökenden olanlar da yer alabilir. Kapitalist düzende kadın cinsi ayrıma uğrayan büyük bir kümedir. Öte yandan, kadın, özellikle emeğiyle geçinen katmanlardaki kadın, her zaman hem aile içinde, hem de birtakım değerlerin yaratılmasında yardımcı olmuştur. Dışarıda tarlada, pazarda ya da madenlerde, sonra da türlü yapımevlerinde ve iş yerlerinde, ev içinde mutfakta ve sıradan dokuma tezgâhında çalışmıştır. Aile biriminin olduğu yerde onun gelire katkısı şu ya da bu biçimde eksik değildir. O denli ki, kimi Avrupa ülkelerinde, Orta Çağlar’da ve daha sonra, kadın ticaret yaşamında sınırlı bir yer de aldı. Örneğin, İngiltere’de ve Fransa’da dükkân işlettiler, devletin silâhlı güçlerine giysi sağladılar, tefecilik yaptılar. Ama toplumsal konumlarını evliliklerine, kocalarının önceden edindikleri yere borçluydular. Bu nedenle, evli olmak önemliydi. Lonca üyesi eşinin yardımcısı olabiliyor, onun ölümünden sonra da onun haklarına sahip çıkabiliyordu. Geliri az olan ailelerde kadın zorunlu olarak çalışıp ortak bütçeye bir katkı yapmağa itiliyordu. Kısaca, kapitalist düzene gelinceye değin, kadın çalışmaya bütünüyle yabancı değildi. Ama, toplumun üst-yapısında kadının yeteneklerinin kısıtlı olduğu inancı yaygındı.
Öte yandan, üretici güçler geliştikçe, kadın bu oluşumun daha da dışına itildi. Sermayeci üretim türüne geçişte toplumun kimi katmanları, daha doğrusu aşağı sınıflar, artan zorluklarla karşılaştılar. Toplum, sermaye sahipleri ve emeğiyle geçinenler olmak üzere, kesin çizgilerle ikiye bölünme yolundaydı. İkisinin ilişkisi birincisinin sömürüsüne dayanıyordu. Bu sömürüde kökü geçmişte olan kimi gelenekler işe yaradı. Kadınlar gibi kimi kümelerin “yaradılış nedeniyle bedensel ve düşünsel yönlerden sınırlı yetenekte” olduğu inancı bunlardan biriydi. Öylesine ki, kapitalizmin altını çizdiği yeni yarışmacı toplumda kadın olsa olsa ancak ayak bağı olabilirdi. Gelişme onunla sanki gereksiz yere tökezleyecekti. Onları yeni toplumun yedeğinde tutmak kapitalizmin usuna uygun görünüyordu. O yedek güce başvurmanın da sırası gelebilirdi. Kadını üretim ilişkisinin dışında tutmağa önce varlıklıların eşlerinden ve kızlarından başlandı. Onlar çalışma gereksinimi duymadıktan başka, düzenin sömürü düzeneğinin içinde yer almağa da niyetleri yoktu. Ancak, alt sınıflardaki kadının durumu başkaydı, Bu ikinciler, sermayeci düzenin ilk aşamalarında, koşullar nasıl olursa olsun, ek gelir için dört dönüyorlardı. Sermayeci de onları sağlığa zararlı izbelerde çok düşük ücretle uzun saatler çalıştırmaktan kendi için kazanç umuyordu. Kimsenin ne sızlanmasına, ne de gözünün yaşına bakacak durumu vardı. Nasıl olsa, köylerden kentlere önünde durulmaz bir akın başlamıştı. Boyun eğmeyen gider, onun yerini sıradaki alırdı. Hem her geçen yıl büyük sermaye elindeki yapımevlerini büyütmüş, hem de söz konusu göç geleneksel el sanatlarını çoktan arka sıralara itmişti. Aşağı sınıfların içinde yer alan herkes emeğini düşük ücret karşılığında satma yarışı içindeydi. Koşullar erkek için de, kadın için de kötüydü. Ancak, söz konusu çelişki kadın için, çalışsa da çalışmasa da, daha acımasızdı. Önce, kadının boynu, geleneksel olarak, zaten büküktü. Onu yalnız işveren değil, evdeki kocası da böyle görüyordu. Daha kötüsü, bu konumunu kadının kendi de kabullenmişti. Sömürüye her yönden daha uygundu. Ürünün elde ediliş değeri ne denli düşük olursa, sermayecinin kazancı o ölçüde çok olacaktı. Çalıştırılan işçi sayısı az ve ücretler olabildiğince aşağıya çekildikçe, sermaye sahibinin kazancı o ölçüde büyüyecekti. Kadın emekçi onun işine bu açıdan yarayacaksa, çalışabilirdi. Özellikle çoluk-çocuk sahibi evli kadınların boynu daha büküktü. Bakacak kimsesi olmayan evlenmemiş kızı dizginlemek daha zordu. Ama kadının durumu işverenin yapacağı bir hesap sorunuydu. Ürünü niteliksiz olacaksa, topun ağzında önce kadın yer alıyordu. Nüfusun yarısını oluşturan kadının konumu aile içinde bir bütünün parçasıdır. Sermayeci düzen içinde geçim kaygısıyla iş ve ücret peşinde koşmak zorunda olan başka bir budun, din ya da mezhep üyesine benzemez. İki cins eğer birbiriyle evli karı-kocaysa, ikisi arasında (kişisel kıskançlıklar bir yana) temelde bir yarışma söz konusu değildir. Kadın işe giriyorsa, onun kazancı kocasıyla ortak bütçeye akar. Ama söz konusu kadın başka birinin eşiyse, konu farklıdır. Benzer biçimde, diyelim, aynı işi almanın peşinde olan kişi başka bir ırktan ya da dinden biriyse, çatışma gene yaşanacaktır. Erkek kadını sermayeci düzenin egemen olduğu pazarda kendiyle yarışan biri gibi görüp ona karşı cephede yer aldıkça, aynı sömürgene karşı ortak savaşım temelini zayıflatıyor demektir. Erkeğin görmesi gerekir ki, sermayeci düzende kadının durumu, kendi durumu gibi, çok daha geniş boyutlu bir tarih gerçeğinin ayrılmaz parçalarıdır. Erkeğin kendi hakkını, her ülkede nüfusun yarısını oluşturan kadının desteği olmadan kazanması olasılığı çok uzaktır. İçinde sıkışıp kaldığı sömürücü düzenin kadına ilişkin ön yargılarına katılıp onları pekiştirmesiyle kendi haklarını da erişilmez uzaklıkta tuttuğunun bilincine varması gerekir. Kadının ikincil konumuna karşı çıkması, kadın haklarının korunması yanında, erkek emekçinin haklarının da zorla alınmasına karşı bir güvence kaynağıdır. Örneğin, kadının aşağılanmasına erkeğin katılması aşağı sınıfların sömürüye karşı direnç gücünü yarı yarıya kırar. Hele kimi ülkelerde olduğu gibi, kadınlar işe alındığında erkeklerin iş bırakma gibi eylemler yapması emekçinin gücünü herhalde yapay biçimde azaltır. Bu durumda kadın erkeğin işini elinden alan kişi değil, kapitalist üretim biçiminin erkekle birlikte kurbanıdır. Olabilir ki, kadına savaş koşullarından ya da ülke silâhlanmaya yöneldiğinden ötürü iş düşmüştür. Bu gibi durumlarda işçi sınıfının takınacağı tavır savaşın haklı olup olmadığıyla ya da silâhlanmanın kime hizmet ettiğiyle ilintilidir. Erkeğin de, kadının da ona göre tepki göstermesi beklenir. Kadının işe alınmasının nedeni erkeğin cepheye yollanması olabilir. Kapitalizmin geçmişi ve bugünü kadına bu koşullarda bile, erkek gibi aynı işi yapsa da, daha düşük ücret ödendiğini gösteriyor. Bu eşitsizliğe bir yanıt gibi çoğu kez erkeğin bedensel yönden daha güçlü olduğu ileri sürülüyorsa da, durmadan geliştirilen makineler sayesinde kol gücünün eski önemi artık yoktur. Kaldı ki, gelişmemiş ülkeler başta olmak üzere, birçok toplumlarda kadın (birinin konutunda temizliğe bakmak gibi) yararlı bir üretim işinde de çalışmamaktadır. Düzen kadının doğal olarak gebe kalmasını da ona karşı bir silâh gibi kullanmaktadır. Doğumdan hemen önceki ve hemen sonraki aylar işverenin elinde kadına karşı kozlardır. Kimi ülkelerde süreli ücretli izin varsa da, zor kazanılmış bu haklar sorunu temelden çözmez. İşveren bu çalışma kopukluklarını öne sürerek kadın çalışanı yeğlemediğini söyleyebilmektedir. Kimi özel kuruluşlar hizmet-içi eğitim yapar, çalıştırdıklarının bilgi ve becerisini arttırır. Kadınların durumunda, bir gün evlenip ayrılacaklarını ya da çocuk yapıp eve kapanacaklarını ve böylece ek eğitimin boşa gideceğini söyleyerek, kadını daha başında işe almaktan kaçınır. Üstelik, sağlıkla ilgili araştırmalara göre, kadın rahatsızlandığında iyileşmesi erkeğe göre daha fazla zaman almaktadır. Eşi ya da çocukları yatağa düştüğünde evde kalıp onlara bakma sorumluluğu da ona aittir. Gerçi, kadın kimi ülkelerde, örneğin İsveç’te daha özgürdür. Bir erkekle evlenmeden (ve çevrece kınanmadan) birlikte yaşayabilmekte, evlilik-dışı çocuğu “piç” damgasını yememektedir. Orada tek başlarına yaşayan anaların da bir tür güvenliği vardır. Ancak, bambaşka nitelikleri olan toplumlarda ise, kadına erkeğin “boş ol!” komutuyla yol gözükmektedir. Bir kadın eşe yasal olarak ya da yasa-dışı yoldan “kuma” sözcüğüyle nitelenen ortaklar gelebilmektedir. Fransa’da bile, yakın zamanlara değin, yalnız erkek aldatılma nedeniyle boşanma davası açabiliyordu. Kadının yaşam işlevinin evlenip çocuk doğurmak olduğu ve aile bütçesine katkıda bulunmak için de olanaklar elverdiğince ve daha çok ikincil işlerde çalışabileceği inancı bugün de yaygındır. Gene kadınların çoğu kendi geleceklerini cinslerinin saptadığına inanmayı sürdürüyorlar. Bu çoğunluğun düşük ücretini yalnız işveren öyle saptamakla kalmıyor, kadın da kendine aşağı bir değer biçiyor. Bugün de, çoğu erkeğin yapmayacağı, saygınlığı yüksek olmayan ve ücreti az işlere başvuruyorlar. Yeterli eğitimi görmedilerse, bundan artısını bekleyemezler de. Bu nedenle, erkekle kadın arasındaki yarışma erkekler arasındaki çok daha ciddî iş arama sürtüşmesinden başkadır. Bu çatışmaları ırk, din, mezhep, sınıf, siyasal tavır ve eğitim de kuşkusuz etkiler. Protestan beyazların egemen olduğu bir toplumda Müslüman ve siyah bir kadının durumu, dinine ve rengine ek olarak, kadınlığıyla da daha ağırlaşmaktadır. Kadının sömürülmesini zorlaştıran kimi girişimler oldu. Bunların içinde kadının işçi sendikalarına girmesinin bir yeri var. Ancak, kadının yaşamında çalışmak ikincil derecede bir amaç olduğundan, örgütlü hak arayışını ne gereği gibi benimsedi, ne de buna yeterince vakit ayırabildi. Kadının sendikalaşması zaten geç ve güç oldu. Endüstri Devrimiyle emekçinin sendikalaşmasının ilk görüldüğü ülkelerden Britanya’da kadın işçilerin birleşmesine öncülük eden Emma Peterson akımının başlangıcı 1874 yılıdır. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde o ülkede çalışan kadınların ancak beşte-birinden azı sendikalara üye olmuşlardı. Amerikan kadın işçilerinin örgütlenmesi de, Ulusal Emek Birliği ve Emek Şövalyeleri gibi kuruluşların öncülüğüyle, yaklaşık olarak o tarihlerdedir. Ama 1960’larda koca Amerika’da sendikalı kadın üç milyon kadardı. Fransız kadınları daha zor ve geç örgütlendiler. Örneğin, 1900’de çalışan kadının yalnız yüzde 5.7’si sendika üyesiydi. Altmış beş yıl sonra, dokumacılık ve iletişim sendikalarında kadınlar çoğunluktaydı, ama yöneticiler arasında tek-tük yer alıyorlardı. Çalışan kadınların kitlesel olarak daha 1930’larda sendikalaştığı ülke Sovyetler Birliği’ydi. Örneğin, o yıllarda sendika üyesi kadın işçilerin oranı yüzde 85’in biraz altındaydı. Ancak, bütün bu sendikaların amacı işçinin çalışma ve parasal koşullarını düzeltmekti. ABD gibi kapitalist ülkelerde erkekle aynı işi yapan kadının aldığı ücret, uzun bir süreye yayılsa da, artış gösterdi; eşitlik bugün bile her alanda kazanılmış değildir. Britanya kadınları her çalışma kolunda aynı işe eşit ücrete ancak 1975’de kavuştu. Tam eşitlik Ekim Devrimini izleyen yıllarda yalnız Sovyetler Birliği’nde gerçekleşti. Kapitalist ülkelerde erkeğin tüm aileyi geçindirecek geliri sağlaması gerektiği anlayışı genelde yaygındı. Kadın kendinin aile dışında çalışmasını gene genelde gereksiz buluyordu. Bu anlayış aile içinde cinse dayalı aşama sırasını ayakta tutuyor, kadına karşı ayrımcılığın yaşamını uzatıyor ve erkeğin de, kadının da sömürülmesini kolaylaştırıyordu. Toplumun “erkek dünyası” ve kadın aklının “kısa” olduğu varsayımları sınıflı düzenlerde her ikisinin de sömürülmekten kurtulamayacağının kanıtlarıydı. Kuşkusuz, sendikalaşma kadına da birtakım haklar kazandırdı. Ancak, sermayeci düzenin egemen olduğu yerlerde ne sendikalaşma, ne de ona dayalı ve kadını da içeren yeni çalışma yasaları “ikinci cins”in kurtuluşunu sağlamaya yetmez. Yarışmaya dayalı sözde özgür pazar toplumlarının kadınların önüne yığdığı sorunlar o toplumlar içinde çözümlenemez. Nedeni şu: Bu sorunlar, kadın ve erkek işçi için koşullara göre değişik biçimlerde görünseler de, temelde sınıfsal sorunlardır. Bu yüzden, erkeğin ve kadının ortak savaşımıyla çözülebilirler. İmam nikâhına razı olmak, eve kuma kabullenmek, sendikalaşmamak, oy bile kullanmayı gereksiz bulmak, alt düzey eğitimi yeterli saymak ya da başı türbanla örtmek gibi yollar yalnız kadını değil, erkeği de etki alanının dışına iter ve orada tutar. İki cinsin birbirinden kopuk biçimde savaşımı bile iki yanı keskin bir bıçaktır; her ikisini de yaralar. Çözüm ortak eylemdedir. Kadınla erkeğin birlikte yürüteceği eylemin başarısı da söz konusu toplumdaki üretim güçlerinin gelişme derecesine, erkeğin ve kadının içinde yaşadıkları çağın çelişkilerinin ne ölçüde bilincinde olduklarına ve sorunu aşmak için ellerinde ne gibi araçların bulunduğuna bağlıdır.
|