| Kaya Ataberk |
Oral Çalışlar ve Alman efendisi
Oral Çalışlar, Alman efendisini ağırladı Sömürge tipi aydının Türkiye’deki en önemli figürlerinden biri Oral Çalışlar’sa, sömürge tipi, mandacı solculuğun en önemli örneği de sanırız ki ÖDP’dir. Tabi burada önemli derken kastettiğimiz bunların fikirlerinin ya da hareketlerinin önemi değil. Aslında bu açılardan değerlendirdiğimiz zaman Oral Çalışlar’ın en az son dönemde türeyen İslamcı aydınlar kadar fikir yoksunu, ÖDP’nin de bir o kadar etkisiz olduğunu görmemiz gerekir. Kendi kafası yerine Batılı akıl hocalarının, efendilerin güdümünde tavır alma bu tip aydınlarımızda ve siyasal hareketlerimizde ta Tanzimat döneminden beri geçmeyen, kronik ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir hastalık. ÖDP, Ermenicilik yaparken Kürtçülüğü de ihmal etmemek için bir Ortadoğu Konferansı topladı ve emperyalist yönlendiricilerini, AB solcularını Türkiye’ye doldurup, Kürt meselesi üzerine ahkam kestiler. ÖDP’nin Türkiye’ye getirdiği isimlerden biri de Alman Sol Partisi’nin eşbaşkanı Lothar Bisky. Türkiye bu zatı Oral Çalışlar’ın kendisiyle Radikal’de yaptığı röportajla tanıdı. Bisky de nereden çıktı? Türk Milleti için hiçbir önemi olmasa da Bisky bizim enternasyonal “solcularımız” açısından gayet dikkate alınması gereken bir şahsiyet. Bisky, Sovyet uydusu Doğu Almanya’nın iktidar partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin eski yöneticilerinden biri. Sovyet sisteminin çöküp, Almanya’nın birleşmesinden sonra kurulan Alman Sol Partisi’nin de eş başkanı. AB emperyalizminin sol kanadı diyebileceğimiz Avrupa solcularının bir de üst örgütü var. Gene Sovyetlerin yıkılmasından sonra ne yapacağını şaşıran eski uydu partilerin “yeni sol” fikrine ulaşmasının ardından kurdukları bu Avrupa Sol Partisi’nin Başkanı da Lothar Bisky. Bu “üst” partinin üyeleri arasında Fransız Komünist Partisi’nden Alman Sol Partisi’ne ve ÖDP’ye kadar birçok parti var. Kısacası bu anlamda Bisky, AB emperyalizminin sol kanadının bir numaralı adamı ve hiyerarşik olarak da ÖDP’nin Genel Başkanı Ufuk Uras’ın da başkanı. Dolayısıyla da bu çizginin akıl hocası ve Batılı efendisi. Oral Çalışlar da doğal olarak bu akıl hocasını Radikal sayfalarında ağırlamaktan onur duymuştur ve onun üzerinden asıl olarak Ulusal Sol’u hedefe alan bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bu amaç, röportajın “Solun enternasyonalist olması gerekiyor, yoksa ona sol denilemez” şeklindeki başlığından da anlaşılıyor. Peki bu AB’ci “yeni sol”un temel yaklaşımları neler? ÖDP, Oral ve “Yeni Sol” Solun Lenin öncesi, yani emperyalizm kavramıyla tanışmadan önceki döneminin bir tekrarından işe başlayan bu Avrupa solu, doğal olarak emperyalizme karşı geliştirilen mücadelelerin tümüne karşı duyarsız kalıyor. Bunların bir önemli özelliği de Sovyet eleştirisi görüntüsü altında sosyalizm düşmanlığı yapmaları. Adları hala sosyalisttir ya da soldur ama bunlar açısından sosyalizm totaliterdir, baskıcıdır. Bu nedenle özgürlükçülük adı altında bir çeşit liberalizm yaparlar. Bu öyle bir solculuktur ki, içinde ne kapitalizme karşı işçi sınıfının ne de emperyalizme karşı ezilen ulusların mücadelesi vardır. Bu anlamıyla aslında sadece Lenin’in değil Marks’ın hatta ütopik sosyalistlerin de gerisine düşmüşlerdir. Owen ya da Fourier gibi ütopyacılar bile sosyalizm için çalışırken bunlar açıktan liberal kapitalistlerdir aslında. Bu anlamda da Adam Smith döneminin liberal anlayışının içindedirler. Bu “yeni sol”un Türkiye’deki uzantılarının başında ise ÖDP geliyor. Batılı efendileri gibi onlar da halkla, sınıfla, ulusla ilgili değiller. Varsa yoksa soyut bir özgürlük savunusu ve muhalif olma vurgusu. Batılı emperyalist “sol”un uzantısı olmalarının doğal sonucu onların aynı zamanda efendilerinin politik uzantısı olmalarıdır. Bu noktada da ÖDP ve benzerlerinin etnikçi-mezhepçi solu karşımıza çıkıyor. Emperyalizmin ezilen ulusları, özellikle de Türkleri parçalayarak esir etme stratejisi bu kesim tarafından doğallıkla savunuluyor. Özgürlükten tek anladıkları da böylece etnik ırkçılığın rahatça savunulması ve insanların kendilerini ulusal kimlikleriyle değil mezhepleri ile tanımlamaları oluyor. Muhalif olma anlayışı da gene tam bu noktada bir demagojiye dönüşüyor. Çünkü Türkiye’de iktidarda bulunan AKP’nin Kürt-İslamcı faşizmi de zaten bunlarla aynı şeyi savunuyor. Enternasyonalizm masalları… AB solu adına Bisky; “enternasyonalist olmayan solcu olamaz” buyurmuş… Daha çok kendi ülkesi Almanya ve Avrupa adına konuşuyor gibi görünse de bu sözlerinin başlığa çıkartılmasının ve Oral’ın özel olarak bu noktaya vurgu yapmasının bir anlamı var. Avrupa “solu” daha doğrusu emperyalizmin sol kanadı Ulusal Sol’dan yani gerçek ve antiemperyalist soldan son derece rahatsız. Bisky’nin gelip Türkiye’de milliyetçi solculuk aleyhine atıp tutmasının başka bir anlamı yok. Ne de olsa Avrupa’nın hiçbir yerinde onları rahatsız edecek ulusal politikalar belirleyen bir sol bulamazlar. Oysa Türkiye’de Atatürk ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızla başlayan ve Denizlerle, Mahirlerle devam eden bir milliyetçi sol tehlike var bunlar açısından. Burada Bisky, sol içinde iki eğilim olduğunu anlatıyor: Kendisi gibi enternasyonalist solcular ve Bolşevik milliyetçiler. Aslında bu iki eğilimin varlığı doğru. Bir tarafta antiemperyalizmi temel argümanı yapmış ve milliyetçi bir duruşu benimsemiş gerçek solculuk, diğer tarafta da enternasyonalizm görüntüsü altındaki sosyal faşizm var. Burada durup enternasyonal diye yanıp tutuştukları şeyin tarihteki gerçekliğine de bakmamız gerekiyor. Marks döneminde bir enternasyonal vardı ama sürmedi. İkinci Enternasyonal’i ortadan kaldıranlar ise Lenin’in “milliyetçi” Bolşevikleri değil kendi burjuva iktidarlarının yanından savaş çığırtkanlığı yapan, Lenin karşıtı Kautsky ve Bernstein gibi Avrupa solcuları oldu. Bugünkü Avrupa solcularının da ataları olarak kabul etmemiz gereken bu enternasyonalci isimler, enternasyonal dayanışma rüyasını da ortadan kaldıranlar olmuştu. Daha sonraları Üçüncü Enternasyonal de İspanya iç savaşı sırasında Stalin’in Franco faşizmine karşı Cumhuriyetçileri yalnız bırakmasıyla ortadan kalkacaktı. Çelişkili bir durumdur ama dünyada ezilenler arasındaki tek gerçek uluslararası dayanışmayı sağlayanlar da enternasyonalistler değil çoğunluğunu ezilen ulusların milliyetçi devrimci hareketlerinin oluşturduğu Bandung süreci ve Bağlantısızlar Hareketi’ydi. Nasır, Nehru, Castro gibi üçüncü dünya liderlerinin girişimiyle oluşturulan birlik, yıllar önce Türk Milli Komünisti Sultangaliyev’in “sömürgeler enternasyonali” fikrini hayata geçirir nitelikteydi. Devrimci hareketlerin milliyetçiliği ve enternasyonalizmin sonuçları Üçüncü Dünya’nın neresine gidersek gidelim karşımıza birbirine birçok yönden benzeyen Ulusal Kurtuluş Hareketleri çıkar. Bunlar Mısır ve Irak’ta Arap Sosyalizmi’ni savunur, Venezüella’da Bolivarcı, Nikaragua’da Sandinist’tir, Türkiye’de de Atatürk’ün izinde İkinci Kurtuluş Savaşçısıdır. Bazı bölgelerde kendisini Marksist-Leninist olarak tanımlayan hareketler de içinde olmak üzere tümünün ortak bir karakteri varsa o da ezilen ulus milliyetçiliğinin emperyalizme karşı bir mücadele bayrağı olarak sahiplenilmesidir. Bu programlarda ilk plana konulan şeylerin başında ekonominin her alanında sömürgecilerin elindeki değerlerin millileştirilmesi geliyordu. Bu milliyetçi çıkış ise emperyalizmin ve kapitalizmin elindekileri alarak halka ve ulusa aktarması dolayısıyla aynı zamanda en solcu çıkıştı da. Diğer taraftan da bu hareketlerin tümü kültürel anlamda sömürge kültürüne ve emperyalizmin dayattığı kimliksizleşmeye karşı milli kültür vurgusu yaptılar. Ve yine tümü; “Yabancı iktidarlarla imzalanmış ulusal egemenliğe zarar veren anlaşmaların reddi” ile dış politikalarını tanımladılar. Tüm Ulusal Kurtuluş devrimcileri emperyalistlerin parçalamak istediği uluslarının birliğine önem verdiler. Hatta bununla da yetinmeyerek aynı kökten ve medeniyetten geldikleri kardeş halklarla kıtasal birlikler kurmanın yollarını aradılar. Enternasyonalizmin ise aynı dönemde tam ters sonuçlar aldığı görüldü. Bunun önemli bir örneğine değinelim. İkinci Dünya Savaşı yılları, Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin emperyalist işgalcilerle savaşmaya başladığı yıllardı aynı zamanda. Ancak Sovyet politikası biraz farklı işliyordu. Stalin, Almanya ile savaşırken ABD ve Avrupalı emperyalistleri yanına almak istiyordu. Stalin döneminde Sovyetler sosyal emperyalist bir yapıya dönüşürken, kendisine bağlı enternasyonal komünistleri de kapitalistlerle birlikte hareket etmeye yönlendiriyordu. Bu politikanın şampiyonu ABD Komünist Partisi’nin 1930-1945 arasında genel sekreterliğini yürüten Earl Browder oldu. Browder, iyi bir enternasyonalist olarak kendi ülkesinin emperyalistleriyle anlaştı. Latin Amerika, ABD’nin arka bahçesi iken buradaki komünist partiler de SBKP’nin ve Browder’in politikasına uydular. Kendi ülkelerinde ABD desteğiyle kurulan faşist cuntalarla uzlaştılar. Latin Amerika ülkelerinin Ulusal Kurtuluş Cepheleri bir taraftan da bu sosyal faşistlerle mücadele etti. Enternasyonalizm, en solda (!) yer alanları, faşizmle uzlaştırmıştı. Milliyetçi olmayan solcu da olamaz… Bugün Türkiye’de bir anlamda Browder politikalarının bir başka çeşidini izliyoruz. Enternasyonalizm adına hareket eden kesimler AB solcularının dikte ettiği politikalar çerçevesinde AKP ve PKK faşist hareketleriyle uzlaşıyorlar. Tekrar hatırlamakta fayda var. Emperyalizmle, faşizmle uzlaşan sol olamaz. Emperyalistlerin sol kanadının örgütsel himayesine girerek solculuk yapılamaz. Etnik ırkçılığa, mezhepçi gericiliğin her türlüsüne çanak tutan ilericilik olamaz. Bölücü, faşist, PKK kontrgerillasına destek veren sosyalizm olamaz. Kendi ulusuna, egemenliğine ve bağımsızlığına sahip çıkmayan, bu uğurda verilen mücadeleleri cuntacılıkla karalamaya çalışan sol olamaz. Daha açık söyleyelim: Milliyetçi olmadan, Ulusal Kurtuluşçu ve antiemperyalist olmadan solcu da olunamaz.
|