| Yunus Yılmaz |
Maraş Katliamı’nda
Hamo dayı Hava ağır ve soğuk, şehir ise sanki birazdan olacak olayların habercisi gibi sessiz. Gerginlik şehrin her yanını sarmış, insanlar tedirgin. Kimse olacakları önceden kestiremiyor. Şehir halkı, daha dün yolda silahlı saldırı sonucunda öldürülen iki öğretmenin yasını tutuyor. Her şey planlanmıştı, lisede yapılan törenin ardından cenazeler, camiye götürülmek üzere kortej ile yola çıkmıştı bile. Uzaktan ise uğultu halinde “Komünistlerin, Alevilerin namazı kılınmaz. Komünistler Moskova’ya” sesleri yükseliyordu. Bağıranların elinde taş ve sopa. Saldırganlar, cenazeyi camiye götürmek üzere olan korteje saldırıyor. Korteje saldırıyı gerçekleştiren faşist grup, sonrasında şehrin sokaklarına dalarak şehirde 5 gün terör estirecek. Şehrin tamamında adeta bir zulüm çalkalanıyor. Saldırıya uğrayanlar ise şaşkın ve korku içinde. Çünkü saldırıyı gerçekleştirenler; alış veriş yaptıkları esnaf sahipleri, dayı diye hitap ettikleri büyükleri, her şeyden önemlisi komşularıydı. Daha düne kadar tatlı tatlı sohbet ettikleri komşuları birer cani olarak çıkıyordu karşılarına. İşte bu acımasızca olayların yaşandığı yer: Kahramanmaraş, tarihi ise 22 Aralık 1978’di. Olup bitenlere anlam veremeyen vatandaşlardan biri olan Fatma Özdemir o gün yaşananları şöyle anlatıyordu: “23 Aralık günü öğleye doğru 100-150 kişilik bir grup geldi. Babamı dışarı çağırdılar, evin kapı ve pencerelerine taş ve sopalarla vurdular… Bir süre sonra uzaklaştılar. Ertesi gün, öğleye doğru yine bağırtılar, silah sesleri her tarafı çınlattı. Komşumuzun evini ateşe verdiler. Bir süre sonra askerler çocukları alıp götürdüler. Sıranın bize geldiğinin korkusu içindeydik ki, bize yöneldiler. Hamo Dayıyı görünce “imdat” diye bağırdık, ama Hamo Dayı, elindeki silah ile bize ateş etti… Babam bizi banyoya sokarak saklamaya çalışıyordu, kapıyı açıp, “Çocuklarımı ellemeyin, ne yapacaksanız bana yapın” dedi. “Komşumuz Gülizar bizi evine götürdü… Akşam karanlığı çöktüğünde babamızı aramaya çıktık. Evimizin 30 metre uzağındaki sokakta cesediyle karşılaştık.” (Cumhuriyet Pazar, 16 Aralık 2007) Din, iman adına sokaklara dökülen sözde Müslüman Şeriatçı yobazların, caniliğini en iyi anlatan olaylardan biri ise 80 yaşında Cennet Çimen adlı yaşlı bir ninenin görmeyen iki gözünün tornavidayla oyulması olayıdır. Gözleri görmediği için şehirde yaşanan zulmün, terörün farkında bile olmayan bir ninenin gözlerini oyup, kurşuna dizip sonrasında baş üstü hela çukuruna atanlar, sokaklarda “Müslüman Türkiye” diye bağıran; ülkücü anarşist ve Adalet Partili Şeriatçılardan başkası değildi! Kahramanmaraş’ta şeriatçı yobazların terör estirmesine neden olan olay ise; 1978 yılında AP’li Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun evine gönderilen bombalı paket sonucunda öldürülmesi olayıdır. Son iki yıldır Alevi-Sünni; Türk-Kürt çatışmasının yaşandığı Malatya’da Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesi ile şehir tekrar karışır. 17 Nisan 1978 yılı akşamında başlatılan saldırılar sonucunda şehirde 3 gün boyunca asayiş sağlanamaz. Alparslan Türkeş ise, Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinden üç gün sonra “benzer olayların Erzurum ve Kahramanmaraş’ta da çıkabileceğini” söylüyordu. Hakikaten de Malatya olayından sonra Erzurum ve Kahramanmaraş’ta çatışmalar çıkıyordu. Gazete arşivlerini taradığımızda; örneğin 22 Nisan 1978 tarihli Hürriyet gazetesinin manşetinde: “Yurt çapında büyük operasyon var olaylar sıçrıyor” başlığı atıldığı görülecektir. Haber içeriğinde Kahramanmaraş’ta 26 kişinin tutuklandığı, Erzurum’da ise Atatürk Üniversitesinde gerçekleşen çatışmalar üzerine 70 öğrencinin adliyeye sevk edildiği yazılıyordu. Yine aynı tarihli gazetenin manşetinde “Malatya’da hayat hala normale dönmedi” yazılıdır. O günlerde gazete manşetlerine düşen bu haber aslında ileride gerçekleşecek olan Maraş Katliamının da bir habercisiydi. Malatya olayından sonra Türkeş’in basına vermiş olduğu ilginç açıklama terörist saldırıların aslında kimler tarafından yönlendirildiğini çok iyi izah etmektedir. Bizlere, özellikle 1977-1980 yılları arasında gerçekleşen çatışmaların hep sağ-sol çatışması olduğu öğretildi. Ancak, geçmiş iyi irdelendiğinde sağ-sol çatışmasının yanında mezhepçilik ve etnikçilik yapıldığını görmekteyiz. Alevi vatandaşlarımızın yoğun oldu gerek Doğu ve İç Anadolu bölgelerinde Alevi-Sünni; Türk-Kürt çatışmasının olduğu da aşikardır. Genelde bu olayların sağ-sol davası yanında Alevi-Sünni çatışması olduğu işlenmiştir, ama Türk-Kürt çatışması olduğu pek anlatılmamıştır. 1978 yılında bombalı paket ile öldürülen Hamit Fendoğlu, 1975 yılında Malatya’daki 15-16 Şubat olaylarına karışan kişilerden biriydi. Halk arasında “Hamido” ismiyle bilinen Hamit Fendoğlu, Malatya’da “izollu” aşiretine bağlı Kürt-Sünni bir sağcıdır. Muhtemelen Maraş’taki vahşeti anlatan Fatma Özdemir’in yardım istemesine karşın silah ile karşılık veren komşusu Hamo Dayı’da Kürt-Sünni bir sağcıdır. Amacımız burada insanları etnik ve mezhepsel olarak ayırmak değildir, sadece bir gerçeği izah etmektir. Suçu sadece Türkmen Alevi’si olmak olan vatandaşlarımızın neden acaba Kürt-Sünni sağcılar tarafından saldırıya uğradığını sorguluyoruz. “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyenlerin pişkinliğini sorguluyoruz. Sahi Hamo Dayı komşusuna neden silahla ateş etmiştir? Katliamı yapan Kürtler mağduru Türkler! Malatya; merkez ve merkeze bağlı köylerde Kürt-Sünnilerin yoğun olduğunu diğer kırsal kesim ve köylerde ise Türkmen Alevi’sinin yoğun olduğu bir şehrimizdir. Aynı şekilde Kahramanmaraş’ta da merkez ve merkeze bağlı köylerde Kürt-Sünni bir yoğunluk varken Maraş’ın diğer ilçe ve köylerinde çoğunluk Türkmen ve Kürt Alevi’sidir. 80 öncesi Malatya ve Maraş’ta şehir merkezinde zaten az olarak bulunan Türkmen Aleviler de uğradıkları vahşet yüzünden göç etmek zorunda kalmıştır. Ülkücü teröristlerin ve Adalet partililerin Kahramanmaraş, Malatya, Sivas ve Çorum gibi Alevi nüfusun yoğun olduğu şehirlerde katliamda bulunması normaldir bir bakıma! Çünkü Alevi yurttaşlarımız sola yatkın olduğu için bu şehirler 80 öncesi Türk Solu’nun çok iyi örgütlendiği şehirler halini almıştır. Ve bu nedenle Solun buradaki örgütlenmesinin kırılması gerekiyordu. Ankara’da 7 TİP’li genci acımasızca öldüren Haluk Kırcı, Ünal Osmanağaoğlu, Bünyamin Adanalı gibi ülkücü canilerin, katliam günü Maraş’ta olmaları da tesadüf değildir. Yıllardır ezildiği sömürüldüğü ileri sürülen Kürtler, sözde Müslüman ve milliyetçi olan Ülkücü ve Adalet partililerin kullanması ile Türk-Alevi yurttaşlarımızı katletmişlerdir. İşte asıl anlatılmayan ve gizlenen gerçek de budur. Gerçi Maraş’taki saldırıda Kürt Alevilerinde zarar gördüğü bir gerçektir. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. O günleri yaşayanlar, özellikle doğuda yaşayan vatandaşlarımız Alevi-Sünni; Türk-Kürt çatışmasının çıkartılmak istendiğini doğrulayacaktır. Bu kargaşa ve çatışma içinde Türkmen Alevi yurttaşlarımızın özellikle Kürtler eliyle sindirilmek istendiği de bir gerçektir. Bunu yapanların ise sözde milliyetçilik adına çıkan ülkücü ve Adalet partililer olduğu tespitinde bulunmuştuk. TÜRKSOLU gazetesi olarak MHP’nin ileri gelenlerinin Kürt kökenli olduklarını da daha önce yazıp çizmiştik. Dikkat edilirse Kürtler, emperyalizmin uşakları olarak sürekli kullanılmıştır. Bu aslında çok normaldir. Ne diyordu İsmail Hüsrev Tökin: “Kürt aslında aşiret ananeleri ve din rabıtaları dolayı sıyla ve cebir tarikile istismara daha fazla boyun eğdiğinden beyin nazarında randımanı yüksek bir istihsal vasıtadır.” (KADRO, İleri yayınları, s: 323). Yani, istismara müsait olan Kürtler randımanı yüksek bir üretim aracıdır, diyor. O nedenle bugün Irak’ta Amerika’ya olan şükranlarını iletmek için şükran günü düzenleyen Kürtler ile MHP ve AP’lilerin hizmetine girip Türk katleden Kürtler arasında pek bir fark yoktur. Sözde milliyetçilik adına ortaya çıkan ülkücüler, Kürtleri “bizi İslam birleştirir anlayışı” ile etki altına alabilmek için milliyetçi-toplumcu bir anlayıştan Türk-İslam sentezine geçişte çareyi buluyordu. Adalet Partililer ise çareyi çoktan Saidi Kürdi’yi göklere çıkartarak bulmuştu. Hatta sözde milliyetçi olan Adalet Partisi Antalya milletvekili Hasan Fehmi Boztepe ümmetçiliğini ilan ediyordu hiç çekinmeden. (Hürriyet, 01 Aralık 1968) O nedenle sözde Türk milliyetçiliği adına ortaya çıkan Kürt sağcılar, 80 öncesi Maraş’ta ve Malatya’da Türk öldürmekten çekinmemiş ve Amerikanın hizmetinde olan bu partilerin kullandığı bir araç olmuştur. Aynı şekilde 1978 yılında kurulan PKK’da, Kürt Solu adına çıkarak Doğuda Türk Soluna yaşam hakkı tanımıyor, sözde solculuk adına Türk öldürmekten çekinmiyordu. Zaten PKK da bu amaca hizmet etsin diye birileri tarafından kurdurulmadı mı? Amaç Türkleri milli kimliğinden uzaklaştırarak dini inanç ve mezheplere ayırmaktır. Özellikle bu oyun yine bugünlerde de Alevi vatandaşlarımız üzerinde oynanmaktadır. Alevi mezhebi inancına sahip yurttaşlarımızın oyunu almak için başta AKP ve MHP olmak üzere birçok partinin alevi açılımı yaptığını görüyoruz. Bu alevi açılımı yanında Kürtçülük yapan komprador sol ve DTP-PKK ittifakının da düzenlenen mitinglerde Alevilerden yana olduğu izlenimi vermeye çalışmaktadır. Oysa daha düne kadar Türk Solu içinde bulunan Türklere ve Alevilere yaşam hakkı tanımayan PKK’nın ta kendisiydi. Şimdilerde ise utanmadan(!) Alevilerin haklarının alınmasında yanında olduğunun izlenimini vermeye çalışıyor. Yaşattıkları kültürün Türklük ve Türk kültürü olduğuna inanan Aleviler, PKK’nın bu oyununa gelmemelidir. Hatırlanırsa 2007 yazı ortalarında Ankara’nın Ulus semtinde PKK tarafından bombalı saldırı düzenlenmişti. Bombalı saldırıyı gerçekleştiren canlı bomba Güven Akkuş ise Kürt değil, Türk Alevi’siydi. Şimdi sözde Kürt devleti kurma mücadelesi veren bir örgütün içinde Kürt olmayan birinin ne işi var diye sorgulamamız gerekir. Bu sorgulamada bizi Alevilerin Kürtleştirilmeye çalışıldığını ve Alevilere Kürt kancasının atıldığını göstermektedir. Bir alevi mahallesi olan İstanbul Gazi mahallesinde bile yıllarca PKK militanlarının polis ile çatıştığını zannedersiniz ama orada polis ile çatışanların hiçbiri Kürt değil, Türk Alevi’sidir! Tüm bu gerçekler PKK propagandasının Kürtler üzerinde başarılı olduğunun da bir göstergesidir. Kürtler tarafından asimile edilen Türkler İşte tam da burada Aleviler Kürtçü tuzağa karşı nasıl mücadele etmelidir sorusu akla geliyor. Osmanlıda Yavuz Sultan Selim döneminden beri İran ile olan Şii ittifakının kırılması için Aleviler üzerinde türlü politikalar denenmiştir. Çoğunluğu Anadolu’nun doğusunda olan Aleviler, toprak sahibi Kürt ağaların himayesine sokulmuştur. Burada asimilasyona tabi tutulan Aleviler, içinde barındıkları Türk kültürünü unutarak yavaş yavaş Kürtleşmeye başlarlar. Bu Kürtleştirme politikası, Cumhuriyetin ilk yıllarında Koçgiri isyanından sonra Mecliste yapılan gizli oturumda Dersimli Kürtlerin geçmişi hakkında konuşan Dersim Milletvekili Hasan Hayri Bey tarafından şöyle dile getirilmiştir: “Yavuz Sultan Selim zamanında Çaldıran Muharebesi dolayısıyla orduyu humayun hareket ettiği zaman ne kadar Alevi varsa kesdi, asdı, kırdı bilmem ne yaptı. Dersim dağlarına iltica ettiler. Esasen kendileriyle Harzemiler arasında öteden beri muavenette bulunarak bunların tarafdarı bir kitle halinde ittihat ettiler. İltihak ettikleri Harzemiler de başladılar, çünkü Harzemiler asla bunları kendilerinden yukarı biliyorlardı. Her ikisinde Harzemiler tuttu, bunların kumandası altına geçti. Türkler maaliftihar Kürtlüğü kabul ettiler. Bugün sorsan Dersimlilere; doğrudan doğruya Kürdoğlu Kürdüm der.” diyor. (Serap Yeşiltuna, Atatürk ve Kürtler, s: 252-253) Yine Şevket Süreyya Aydemir: “Dersim’i Kürt aşiret feodalizminin vatanı derler. Halbuki Dersim’ de biz ta dokuzuncu asırdan beri Anadolu’da yerleşen ilk Oğuz Türklüğünün en halis lisan ve teşekkülat unsurlarını buluruz” diyor. (KADRO, ileri yayınları, s: 175) Hasan Hayri Bey’in ve Şevket Süreyya Aydemir’in izah ettikleri aslında bugün bizim savunduğumuzu tezi doğrulamaktadır. O nedenle ortada asimile olan Kürt değil, Türkmen Alevisi söz konusudur. Özde Türk olan Dersim’lilerin bugün artık nasıl Kürtleştiği böylelikle çok iyi anlaşılmaktadır. Aleviler, yıllardır dışlandıkları için Osmanlıdan sonra Cumhuriyet döneminde de sahip oldukları kültürü korumaya çalışmıştır, ancak inançların dolayı Sünni kesim tarafından dışlanmaya devam etmiştir. İşte bu dışlanma Alevilerin Osmanlıda devlete olan düşmanlığının aynısının, Cumhuriyete ve Atatürk’e bağlılıklarına rağmen yavaş yavaş devlet düşmanlığına çevrilmesine neden olmaktadır. Mücadele Türk kimliği ile verilmelidir Aleviliğin bu dışlanmışlığını devlet düşmanlığına çevirmek isteyen fırsatçılardan biri de Alevi baronlarıdır. Aleviler üzerinde söz hakkı olduğunu iddia eden baronlar, sözde solculuk adına devlet düşmanlığı yaparak Alevi kitleyi devletten soğutmaktadır. Zaten sol adına çıkan komprador solunda hastalığı devlet düşmanlığı değil midir? Türkmen Alevi yurttaşlarımızın sola olan yatkınlığını kullanan Alevi baronları ve komprador sol sözde Bilimsel Sosyalizm adına pek bilimsel olmayan bir sosyalizm tutturmuşlardır. Bilimsel Sosyalizmin temelinde etnikçilik ve mezhepçilik yapmak yokken, kimi illegal TİKKO ve DHKP-C gibi sözde sol örgütler; bölgecilik, Kürtçülük ve mezhepçilik yapmaktadır. Etnikçilik ve mezhepçilik yapan bir solun ilerici olduğu düşünülemez zaten, olsa olsa gerici olur ki bu örgütlerin büyüyememesinin nedeni de budur aslında. O nedenle ilerici ve aydın bir kesim olduğunu iddia eden Alevi kesimi, etnik ve mezhepsel kimlik yerine ulusal kimlik mücadelesi vermelidir; o da Türk kimliği mücadelesi olmalıdır. Bunun haricindeki bir kimlik arayışı, komprador sola, Kürtçülere ve Şeriatçılara yarayacaktır. Tüm dünyada ulusu kaplayan bir sosyalizm mücadelesi verilirken, Alevi vatandaşlarımızın sol anlayışı da Ulusal Sol bir anlayışa dayanmalıdır. Böylelikle daha bilimsel bir Sosyalizmi savunur hale geleceklerdir. Bunun yolu da hep savundukları Atatürk’ün yolunu, Türk kimliğini savunmaktır. Aynı zamanda Alevi kültürü diye ayrı bir kültürde yoktur! Alevi kültürü denilen şey Orta Asya Türk kültürünün bizatihi kendisidir! Yani Alevilik denilen şey aslında Türk kültürüdür. O nedenle Türk olan ve Türk kültürünü yaşayan bu vatandaşlarımıza düşen, Şeriatçılar gibi kendilerini dini ve mezhebi bir kimlik ile tanımlamak yerine, Türk kimliği ile kendilerini tanımlamalarıdır. Böylelikle Alevi yurttaşlarımız Atatürkçülük ve Türk milliyetçiliği etrafında örgütlenirlerse kendilerini başkalarına sömürtmeden gerçek kimliğini koruyarak inançlarını ve kültürlerini daha rahat yaşayacaklardır. Alevi yurttaşlarımızın Türk kimliği çerçevesindeki bir örgütlenmesi Türk solunu 80 öncesi Kahramanmaraş, Malatya katliamlarından ve 80 sonrası da Sivas’ta Madımak Otelinde yakılması olaylarında olduğu gibi kitlesel katliamlardan korunması için de elzemdir. Her üç olaya baktığımızda kullanılan Kürtler, sağcı ve gericilere hizmet ederek bu katliamları gerçekleştirmiştir. Türk Solu, Kürtlerin emperyalizmin hizmetinde olduğu gerçeğini göremediği ve Kürtçülük yaptığı sürece bu katliamlara sürekli maruz kalacaktır! Hele ki özde Kürtlükle hiçbir bağlantısı olmayan Türkmen Alevilerin bu tarz katliamlara maruz kalmaları da bunu doğrulamaktadır. Bu kadar Türk kültürüyle dolu olan Alevi yurttaşlarımız Osmanlıda ve 80 öncesinde Faşist saldırıya maruz kaldıkları gibi yine Osmanlıda olduğu gibi tekrar Kürtleşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu Kürtleştirme politikasına karşı çözüm ise Türk milliyetçiliğidir.
|