22.12.2008/Sayı:216
TÜRKSOLU Anasayfa
Türkiye
Kapak
Yön
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyTarihsel Türk dünya sistemi
ve emperyalizm

ABD’nin planı Büyük Ortadoğu Projesidir

Thomas Barnett’in dünya sistemine bütünleşmemiş sistem dışı boşluk olarak tanımladığı haritayı izlediğimizde, 21. yy’da emperyalizmin küresel saldırı harekat planı açıkça görülmektedir. Geçen yazımızda da vurguladığımız gibi bu planın belkemiği Kuzey Afrika’dan başlayarak Pakistan’a ve Türkistan’a kadar uzanan Büyük Ortadoğu Projesi’dir. Bunun güneyinde Sahra altı Afrika yer almaktadır. Bu eksenin güneydoğu ucunda ise Güneydoğu Asya bölgesi, bu alanın güneybatı uzanımındaysa Büyük Ortadoğu Projesi alanının güneybatı uzanımındaysa Atlantik okyanusunun ötesinde Orta Amerika ve Ant dağları devletleri yer almaktadır. Bu tanımladığımız bölgeler 21. yy’ın emperyalist ideologları tarafından sistemle bütünleşmemiş, küreselleşme alanı dışında kalan ülkeler olarak hedef tahtasında yer almaktadır. Bir emperyalizm ideolojisi olarak küreselleşme Barnet tarafından 21. yyda eski küreselleşme merkezleri Amerika, Avrupa ve Japonya’dır. Yeni küreselleşme merkezleri ise Rusya, Hindistan ve Çin’dir. Bunların yanında Arjantin ve Brezilya da en yeni küreselleşme alanları olarak bu haritada yer almaktadır.

Arjantin Brezilya ve bunların yanında Avustralya küreselleşmiş dünyanın güney yarı küresini temsil eder. Bu haritada görüldüğü gibi emperyalizm eski gelenekte ileri sürüldüğü gibi doğu-batı çelişkisi veya kuzey-güney çelişkisi ile geometrik bir sınıflamaya, coğrafi bir sınıflamaya uymamaktadır.

Büyük Ortadoğu Projesi, yeni küreselleşme karşıtı ana eksen olarak Farstan başlayarak Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan İran’a, İran’dan Pakistan’a doğru uzanan alan kuzeyde Volga-Ural bölgesi, Türkistan bölgesi gibi bir alanı kapsamaktadır. Daha önce yazılarımızda hep vurguladığımız gibi bu bölge dünya petrol rezervlerinin % 80’ine yakın kesimi kapsamaktadır. Diğer taraftan Sahra altı Afrika bölgesi, Nijerya ve çevresi petrol yatakları ve Güney Amerika petrol yatakları da birlikte ele alındığında pratik olarak dünya petrol rezervinin tümünü kapsamaktadır. Bu da sisteme entegre olmamış yani sistemle bütünleşmemiş, küreselleşen dünyanın mutlak hizmetine girmemiş bu alandaki yöneticiler ve devletler dünya emperyalist sisteminin direkt hedefleri olarak geçen yazımızda gösterilmiştir.

Barnett’in haritasında ABD’nin müdahale alanları görülmektedir. Bu alanlar şaşırtıcı olarak Türk dünya sistemi ile neredeyse birebir örtüşmektedir.

Barnett’in haritasında ABD’nin müdahale alanları görülmektedir. Bu alanlar şaşırtıcı olarak Türk dünya sistemi ile neredeyse birebir örtüşmektedir. (Harita, Barnett’in “Pentagon’un Yeni Yol Haritası” adlı kitabından alınmıştır)

Avrupa merkezli dünyaya karşı Afro-Avrasya sistemi

Burada bizim açımızdan ilgimizi çeken olgu ise emperyalizmin modern başlangıcı olan modern dünya sistemi kuruluşu tarihsel Türk-dünya sistemini parçalayarak bölerek gerçekleşmiş olduğu olgusudur.

Batıcı yazarlardan Ferdinand Braudel, Akdeniz merkezli dünya sistemi tarihini yazarken, Avrupa merkezci bakış açısıyla Akdeniz uygarlıklarının sonsuza değin devamlılığı temelinde bir analize yönelmiştir. Bunun takipçisi olarak Neo-Marksist Wallerstein ise modern dünya sistemini yine Avrupa merkezci bir yaklaşım ile Hollanda, İngiltere ve Amerika merkezli dünya kapitalist modern sistemlerinin döngüsel gelişimi olarak analiz etmiştir.

Yine yeni bir Marksist ekolden gelen Andre Gunter Frank ise dünya sistemi analizini Güney Amerika merkezli bağımsızlıkçı bir ideoloji perspektifiyle küresel modern dünya sistemi olan emperyalizme karşı mücadeleyi esas alan beş yüz yıllık bir dönemi farklı bir analizle tanımlamıştır. Bu analizde Güney Amerika’nın İspanyol ve Portekiz sömürgeciler tarafından sömürgeleştirilmesinden beri dünya ekonomik sisteminin kapitalist bir sistem olduğu ve kapitalizmin Güney Amerika’daki köleci plantasyonlarda da kapitalist sistemin işlediğinin altını çizmiştir. Buradan hareketle 60’lı ve 70’li yıllardaki Güney Amerika’daki devrimci mücadelelerin bağımsızlık ve sosyalizm temelinde dünya sistemine karşı bir mücadele olarak ele alınması gerektiğinin altı çizilmelidir. Andre Gunter Frank ve arkadaşları, dünya sisteminin analizini tarihsel bir süreç içine yayarak, tarihsel dünya sistemi kavramı içinde Avrupa merkezli dünya sistemine karşı Afro-Avrasya dünya sistemi kavramını geliştirmişlerdir. Afro-Avrasya dünya sistemi kavramı, Marshall Hodgson tarafından “dünyayı yeniden düşünmek” kavramı altında İslam merkezli bir dünya sistemini tarihsel dünya sistemi olarak ele almıştır. 15. yy öncesi dünya sistemini yani Afro-Avrasya ekümenik sistemi ele alan bu çalışmacıların ortak özellikleri ise Afro-Avrasya sisteminde 14. ve 15. yylarda politik ve askeri ekonomik egemenleri Türkler olarak belirlemeleridir.

Afro-Avrasya sisteminde Türkler

Bu Türk gerçeğini İslami örtüyle örten Hodgson’un bu İslami örtüsünü kaldırdığımızda karşımıza Akdeniz coğrafyasında Osmanlı Türk devletini görmekteyiz. Bunun doğusunda İran-Türk devleti Safeviler ve devamı vardır. İran’ın doğusunda bugünkü Pakistan ve Kuzey Hindistan bölgesinde ise Timur’un torunları olan yani Timuriler denilen veya Gurkaniler denilen Türk toplumunun egemenliğini görürüz.

Kuzeyde ise Türkistan’da Çağatayların devamı Özbek Hanlığını Volga-Ural bölgesinde ise Altınordu’nun devamı Kazan Hanlığı, Astargan Hanlığı ve Karadeniz’in kuzeyinde bugünkü Ukrayna’yı kapsayan alanda Kırım Hanlığını görmekteyiz. Keza Rusya’nın petrol ve doğalgaz merkezi olarak bilinen Sibirya’da da Sibirya Hanlığını yani Sibir Hanlığını görmekteyiz. Türk Jeostratejisi isimli kitabımda bu toplulukların tarihi detaylarıyla verilmiştir. Birbaşka ifadeyle bu toplulukların 15. yy öncesine doğru giden 1000 yıllık tarihleri ve bu dönemlerdeki politik askeri ve ekonomik yapılanmalarının gelişme ve gerileme dönemleri tanımlanmıştır. Bunları özetle vurgularsak; Hun dönemi dediğimiz miladın hemen sonrası dönemde Çin’den Roma’ya kadar olan ekümen alanda Hunlar egemen olmuştur. Ve Hunlar doğuda Çin hanedanı ile batıda Roma arasında ticari köprü oluşturmuştur. Bunun güneyinde İran, Afganistan ve Hindistan’da yine Turan kökenli Partların, İran’da Kuşhanların, Kushun-Kushumların Afganistan ve Hindistan’da egemen oldukları bilinmektedir. Bunların dağılması sonrası batıda Bulgar, Volga Bulgarları hanlığı, Türkistan’da Akhunlar egemenliklerini devam ettirmiştir. 6. yyda Göktürklerin politik ve askeri olarak ortaya çıkması Afro-Avrasya ekümenik alanında dünya sistemindeki gelişmenin sonucudur. Bu dönemde Göktürkler, Altaylardan çıkarak doğuda Uygurları, ortada Türkistan’ı, batıda Hazarları oluşturan etnileri Göktürk imparatorluğu altında birleştirmişlerdir. Bu imparatorluk yine dünya sistemindeki genişleme döneminde doğuda Çin, batıda İran ve Anadolu arasında ticari yolu ekonomik olarak kontrol etmiştir.

Bu dönemde Bizans’tan yani Doğu Roma’dan Karadeniz’e, Kiev üzerinden Novograd’a uzanan bir ticaret yolu da ilk Slav-Rus politik ekonomik birlikteliğini oluşturmaya başlamıştır. Dünya sisteminin gerilemesi sonucu Göktürk İmparatorluğu demin saydığım gibi Çin hududunda Uygurlar, Türkistan’da Kavluklar, Harzem’de Kıpçaklar, Kantlar, gibi Türk etnilerine bölünerek batıda Hazar İmparatorluğu şeklinde küçülmüştür.

Bu dönem sürecinde İslamiyet’in ortaya çıkmasıyla Arap toplulukları uluslaşarak Emevi imparatorluğunu oluşturmuşlardır. Bu imparatorluk İran, Afganistan ve Türkistan’a doğru yayılarak İslamiyet’i yaymışlardır. Batıda ise Kuzey Afrika’dan İspanya’ya doğru yayılan Akdeniz İslami yaygınlığını ve Arap etnojenezini oluşturmuşlardır. İslamiyet dönemindeki, yani Emevi ve Abbasi dönemindeki, Arap dünya sistemi de ekümen alanında kısa bir süre için egemen olmuştur. Arap dünya sistemini sonlandıran olgu Oğuz Türklerinin Türkistan’dan İran ve Afganistan’a doğru yayılarak bu bölgeleri fethetmesidir. Bu bölgelerdeki fetih hareketi Oğuz geleneğindeki Türk kabilelerin törelerini İran ve Afganistan’daki İslami yapı üzerine egemenleşmesiyle gelişmiştir. Bu anlamda feodal Asyalı bir yapı sunan İran ve Afganistan toplumundaki çelişkileri çözen bir tarihsel devrim olgusu gerçekleşmiştir. Bu konu bir başka yazıda İran-Afganistan’daki Türk tarihsel devrimi ve toplum biçimi olarak ele alınacaktır ama bugünkü yazımıza devam edersek Selçuklu ismini alan Oğuz Türkmenleri İran’dan sonra Anadolu, Suriye ve Irak’ı fethederek bu bölgeleri Türkleştirmişlerdir. Onuncu yüzyılda gerçekleşen bu olgu Türkistan’dan başlayıp Suriye’ye ve Anadolu’ya değin uzanan uygarlık alanında Oğuz Türkmenlerinin egemenliğini ortaya çıkarmış ve bu bölgeler Türkleşmiştir. Tarihsel Türk dünya sistemini örten İslamcı ve batıcı yorumlar Selçukluların Türk özünü ve kimliğini İslami bir örtüyle örterek Fars-İslam devleti olarak İslam ekümeni içinde Selçuklu tarihi verilmeye çalışılmıştır. Bunu sözde Türkçü olan Rus Gumulev de İslamcı bir bakış açısını savunan Marshall Hodgson da İslami örtüyü kullanarak Türkleşme olgusunu örterek yok saymak istemişlerdir.

13. yy’ın başlangıcında ise Rusların, Avrupalıların, İranlıların Tatar olarak kayda geçtiği yani Cengiz Han’ın askeri devlet organizasyonunun temelini oluşturan Türk kabilelerinin oluşturduğu etnik bütünlük o dönemin tarih kayıtçıları tarafından Tatarlar olarak ortaya çıkmıştır. Ve Tatarlık kavramı da Türkmenler gibi Türk kabilelerinin ortak ismidir. 11. yyda Türk kabileleri Türkmen ismi ile tarihe geçerken 13. yy’daki Türk kabileler birlikleri Tatarlar olarak tarihe kaydedilmiştir. Daha sonraki Batıcı tarihçiler, Rus tarihçileri Tatar kavramını örterek gizleyerek bunun yerine Moğol kavramını geçirme çabasına girmişlerdir. Türk tarihinin bu döneminin Moğol kavramıyla örtülme çabası da maalesef Türk-İslam tarihçileri tarafından da rağbet görmüştür. Nasıl İslamcı tarihçiler ve yorumcular Selçuklu Türkmenlerini İslam örtüsü altında örterek Türklük kavramını dışlamışlar ise 13. yydaki Türk tarihsel devrimi olan Tatar fetihlerini de daha sonra Moğol fetihleri olarak örterek buradaki Türk kimliği gizlenmeye çalışılmıştır.

Türkistan’dan sonra Afganistan, İran, Anadolu, Suriye fethedilirken kuzeyde ise Türkistan bugünkü Hazar denizi kuzeyi, Volga-Ural, Karadeniz kuzeyi bütünüyle Türkleştirilmiş-Tatarlaştırılmıştır. Yani kuzey bozkırında yaşayan Hunlardan kalan Bulgar Hanlığı etnileri, Kıpçaklar, Kantlılar, Aslar gibi “Desti Kıpçak Bozkırı”ndaki Türkler Tatar politik ve askeri kimliğiyle bütünleştirilmiştir. Bu süreci takibeden dönemde Rusya, Altınordu Hanlığı’nın hizmetinde bir vasal beylik olarak ortaya çıkmıştır. İran, Afanistan ve Türkistanda Çağatay Hanlığı ile İran ve Anadolu’da İlhanlı politik yapısı belirmiştir. Altınordu’nun Volga-Ural bölgesindeki Ana kolu yanında Harzem bölgesinde Akorda, Sibirya’da ise Gökorda Hanlıkları Türk politik askeri yapıları olarak bu alanda Türk sistemine egemen olmuşlardır.

Batıda ise Osmanlılar, Oğuz Türkleri ve Selçuklu tarihsel devriminin devamını oluşturarak İstanbul’u fethetmişler Balkanları fethetmişler ve Kuzey Afrika’daki Arap-İslam coğrafyasını Mısırdan Cezayir’e kadar fethederek Türk ekümen dünyasını Arap dünya sistemi coğrafyası üzerinde ve Doğu Roma Ortadoks coğrafyası üzerinde egemen kılmışlardır. Osmanlı Türk dünya sistemi, sınırları Balkanlarda Doğu Roma’nın Batı Roma’yla sınır oluşturduğu Katolik-Ortodoks sınırına değin yayılmıştır. Bunun yanında Osmanlı Türk devleti Suriye ve Mısır’ı fethederek, Arap-İslam coğrafyasını tüm Kuzey Afrika boyunca kendine tabi kılmıştır. Bu tanımladığımız 14. yy Türk dünya ekümen alanı şaşıracağınız gibi Barnett’in haritasındaki Büyük Ortadoğu İslam yayı artı Orta Asya-Volga/Ural coğrafyasını birebir kaplamaktadır.

Türk dünya sistemini çarpıtma çabaları

15 yy’a geldiğimizde modern dünya sisteminin başlangıcı olarak Venedik sisteminin gelişmeye başladığı görülür. Ve Venedik sistemi bir Akdeniz sistemi olarak üç ayrı kol üzerinden Asya’yla Akdeniz’i bağlamaktadır. Birinci kol Venedik, Kızıldeniz ve Hindistan. İkinci kol Venedik, Kıbrıs, İskenderun, Bağdat, Basra ve Hindistan. Üçüncü kol Venedik, Rodos, Foça, İstanbul, Kırım, Kefe ve Hazar denizi kuzeyinden Çin. Bunların yanında İsveç, Novograd Moskova, Volga, Hazar denizi, İran, Hindistan ticari yollarıdır. Bu yolları göz önüne aldığımızda dünya ticaret yollarının Türk ekümen alandan geçtiği bir başka ifadeyle tarihsel dünya sisteminin Türk dünya sistemi olduğu anlaşılır. Osmanlı devletinin Türklüğü tartışmasız bir gerçek olmasına karşılık Osmanlı devletini etnik bir yığışım sunma gayretleri Osmanlı devletinin Türk kimliğini örtmeye hiçbir zaman yetmemiştir. Keza Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı devleti, İran’daki Şah İsmail’in Safevi devleti, Türkistan’daki Özbeklerin Özbek devleti ve Afganistan ve Hindistan’daki Hint-Türk devleti Timur devleti Türk kimliklerini örtecek biçimde batılılarca isimlendirilmiştir. Türk Hindistan devleti, Timur’un torunu Babürşah’ın kendine bağlı kabilelerle Hindistan’daki Türk-Gur Devleti olan Gazne Sultanlığı’nı fethederek kurduğu Timuriler devletidir. Babürşah’tan sonra Cihanşah, Evrenşah ve Ekberşah, tümü Timur’un torunları olan Hindistan Türk devletinin yöneticileridir. Bu yönetim, Afganistan Türkleri Kalaçlar, Gazne, Herat Gurları ve Timur’un Çağataylı Barlaslarının oluşturduğu bir askeri organizasyondur. Ve bu organisazyon, Hindistan’ı modern dünya emperyalist sistemi tarafından Portekizler ve daha sonra İngilizler tarafından emperyalist sisteme katmalarına kadar iktidarda kalmıştır.

Bu Türk devletini ve bu devletin Türklüğünü gizlemeyi amaçlayan isim Mugallar devletidir. Türk tarihine yabancı bir okuyucu Mugalların Türklükle hiçbir ilişkisini kuramamaktadır. Oysa Mugal ismi Mogul isminin çarpıtılmış bir biçimidir. Mogul ismi de Çağatay Hanlığı’ndaki Moğollara verilen yerel bir söyleniş tarzıdır. Ama Timur ve onun takipçilerinin, Çağatay devletindeki Mogullarla ilişkileri yoktur. O Mogulları iktidarlardan indiren Barlas Türk kabileleridir.

Diğer taraftan Safevi Şah İsmail, bir Türk dergahı olan Erdebil tekkesinin şeyhi Şeyh Safevi’den gelmektedir. Şah İsmail ve ordusu bütünüyle Anadolu ve Suriye’den gelen Türkmen oymakları tarafından oluşturulmuştur. Ama tarih yazıcıları Şah İsmail’i Pers kralı olarak Osmanlı padişahı karşısına koymaktadır. Ve tarihsel olarak Roma-Part savaşları gibi Türk-İran savaşlarını iki ayrı etnik devletin savaşları gibi sunmaktadır. Oysa Anadolu Türkmenlerinin oluşturduğu Şah İsmail’in devletinin Türklüğü su katılmamış bir Türklük olarak Osmanlı devletinin Türklüğünden daha saftır. Afganistan ve bugünkü Pakistan’daki bu dönem Türk iktidarı, Timurluların iktidarıdır. Kuzeydeki Altınordu iktidarı da yine aynı Türk kabilelerinin oluşturduğu etnik kimliğe sahiptir. Osmanlı devletinin Şah İsmail’le savaşı Hindistan’dan İran’a yani Hürmüz Boğazı’na gelen ticaret gemilerinin kara yoluyla Basra’dan Bağdat’a Güneydoğu Anadolu ve İskenderun’a taşınan kara yolu ticareti üzerindeki hegemonya savaşıdır. Keza aynı şekilde denizde Venediklilerle Osmanlı arasındaki yaşanan savaş Kıbrıs, Rodos ve Akdeniz’deki ticari yolu kontrol savaşıdır. Osmanlı devletinin Şah İsmail’le yaptığı savaşta Şah İsmail’in İtalyanlarla bağlaşık kurması bu nedenledir. Yavuz Sultan Selim Çaldıran’daki İran Türkleriyle yaptığı savaştan sonra Suriye ve Mısır’ı fethetmiştir. Mısır’da savaştığı Memlükler, Kıpçak Türklerinden olup kuzeyden ticaret yoluyla Mısıra gelen paralı askerlerdir. Görüldüğü gibi Mısır’da da egemen hanedan Memlük Baybarstır. Memlük’un isminden de anlaşıldığı gibi saf bir Kıpçak askeri organizasyonudur. İran’ın kontrolündeki ticaret yollarını fethetmek için Yavuz’dan sonra Sultan Süleyman ve sonra Murat Han Bağdat’ı Musul’u ve Basra’yı fethetmiştir. Buradaki Osmanlı ısrarının bu ticari yolu kontrol etmek için olduğu aşikardır. Keza aynı şekilde Yavuz Mısır’ı fethederek Kızıldeniz ticaret yolunu da ele geçirmiştir. Geriye kalan üçüncü yol, İstanbul üzerinden Kırım ve Hazar denizi yoluna ulaşmaktı. Bu Venedik sisteminin ticari yoludur. Osmanlı’nın Kırım’ı fethedişi de bu yolu sonlandırmıştır.

Modern dünya sistemi ve Türklerin gerileyişi

Temel ana yol olan bu Akdeniz yolları Osmanlı tarafından fethedilince, emperyalizm Venedik sermayesinin İspanya ve Portekiz üzerinden Çin’e ulaşma yollarını arama macerasına girmiştir. Bunu da Kristof Kolomb hikayelerinde bol bol gerçek yüzünü görmeden okuruz. Bu dünya kapitalist sistemine sömürgeleştirilen Meksika gümüşü ve Güney Amerika altınları sağlamıştır. Bu sayede metal para basımı ve dünya ekonomik sistemi yeni bir genişleme dönemine girmiş; bu olanaklarla Hollanda’ya Amvers’e taşınan dünya ticaret sistemi Akdeniz’i terk etmiştir. Hollanda’dan yola çıkan gemiler Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşmış keza ondan önce Portekiz gemileri aynı yoldan Hindistan’a ulaşmış ve Hindistan’da egemen olan Türk Hint imparatorluğu emperyalist saldırı karşısında kalmıştır. Deniz imparatorluğu olan Portekiz ve Hollandalılar, kara imparatorluğu olan Türk-Ekber İmparatorluğu’na modern teknik silahlarla darbeler indirerek Hindistan Türk devletini emperyalist saldırıları ile tarihten silmişlerdir. Bu süreçte işbirlikçi olarak Hindu Racalarla işbirlikçi yeni Hindistan devletleri kurulmuştur. Türk dünya sistemi bu perspektifte ele alınınca, Osmanlı Venedik emperyalist sistemini Akdeniz’de sonlandırınca; Osmanlı devletinin gerilemesi döneminde altın çağına ulaşan Hint Türk devleti yeni bir emperyalist saldırı karşısında sonlandırılarak Türk devleti özelliği silinerek tabii Hint etnilerine dayanan Hindistan sömürgesi oluşturulmuştur. Oysa Hindistan’da günümüze aktarılacak uygarlık kalıntıları olarak en ünlü dönem Timuriler dönemidir. Tac Mahal de bir şahaser olarak Türk devletinin ürünüdür. Daha başka bir ifadeyle Türk dünya sisteminin Hindistan’daki egemenliği dönemlerinin şaheseridir. Ve emperyalizmle Türklerin mücadelesinin bir dönemini göstermektedir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe