22.12.2008/Sayı:216
TÜRKSOLU Anasayfa
Türkiye
Kapak
Yön
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye Bahar Söylemezoğlu

Yerli malı haftası
hormonlusunu kullanmalı!

Atatürk halkçı ve devletçiydi

Atatürk mümkün olduğunca yabancı sermayeye ve yabancılara bağımlılıktan kaçınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için seçtiği ekonomik modeli tamamen ülkenin kendi iç kaynaklarına, öz kaynaklarına dayandırmak istemiştir. Bunun en önemli nedeni Osmanlı Devleti’nin emperyalizm tarafından kuşatılarak yıkılmasıdır.

1838 yılında İngiliz’lerle bir Ticaret Anlaşması imzalanarak, Osmanlı ekonomisi dış pazarlara açılmış, ekonomi bağımsızlığını kaybederek, sömürgeleşme ve ve kapitalistleşme dönemine girmişti. O zaman da devlet emperyalizmin uşağı padişah tarafından, saltanat ve hilafetle yönetiliyordu.

Atatürk, emperyalizmin, kapitalizmin içten ve dıştan kuşatarak sömürdüğü bir devlette yaşayan, olumsuz etkilerini birebir deneyimleyen bir birey olarak bu duruma kayıtsız kalmadı. Cumhuriyeti kurduktan sonra ilk iş olarak, devlet ekonomisi için ‘kalkınma modeli’ni ‘Devletçilik İlkesi’ne bağlamış, en akıllıca ve köklü devrimlerden birini yapmıştı.

Suçlu 2. Dünya Savaşı’ mıydı?

Türkiye yoksuldu, sermayesi son derece kıttı. Teknik kadroları yetersiz ve geri kalmıştı. Sermaye yoksunluğundan dolayı ticari girişimcilik kabiliyeti de yok denecek kadar azdı. Batının kapitalist sistemi 1929’da krize girip, İkinci Dünya Savaşı da patlak verince, öz kaynakları kullanma (yerli malı) ulusal politika haline geldi. Fakat bu da sanayinin, bilimin batıdan getirilmesini gerektiriyordu. Bu amaçla yapılan girişim suistimal edilerek, daha o zaman yabancı iş çevreleriyle işbirlikçi bir sınıf ortaya çıkmıştır. Bu işbirlikçi sınıf, özellikle 1931’den 1950’ye kadar ilerleyerek Adnan Menderes ve Demokrat Parti dönemini, yani yeniden dış kaynaklara bağımlılık dönemini açmıştır.

Fakat bu durum Müdafaa-i Hukuk iktidarını yıldırmadı. Aksine ‘ulusal bütünlüğün’, ‘Türklüğün’ korunması için ülkenin zengin doğal kaynaklarının geliştirilmesi yoluna gidildi. Evet bu, ‘ulusal bütünlüğün’ yanı sıra, ‘ulusal egemenlik ve bağımsızlığın’ korunması için şarttı. Osmanlı’daki ümmetçilik, bağımlılık ve bölünme, emperyalist batının iki yüz yıllık işgali ve sömürüsünden kaynaklanmıyor muydu? Atatürk, ekonomide güçlenmeyi, toplum hayatının ve milli egemenliğin her alanında şart koşuyordu. Son derece haklıydı.

Çağdaş uygarlık, ekonomide tam bağımsızlık demektir

Mustafa Kemal milli mücadeleyi yabancı burjuvaziye ve onun saldırgan, sömürgeci uygulamalarına karşı yapmıştır. Yabancı burjuvazinin yaptığı sömürü ve saldırganlık elbette en başta iktisadidir. O halde ‘Tam bağımsızlık, iktisadi bağımsızlıktır’. Şunu anlamak da çok önemlidir ki; ‘ekonomide bağımsızlığı kavramak, çağdaş uygarlık düzeyini kavramak’ demektir. ‘Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak’ ise tam bağımsızlığı daimi hale getirmek, IMF, Dünya Bankası, AB, ABD, Rusya gibi sömürgecilere kapılarını kapatmak, denetimi elde tutarak iç kaynaklardan beslenerek gücünü daim hale getirmek demektir.

Atatürk’ün kasıtlı olarak unutturulan bazı sözlerini hatırlamakta fayda vardır. Çünkü Atatürk’ün her sözü kanunlaşarak, sistemleşerek, devrimleşerek sadece Türkiye’de değil, dünyada çığır açan ‘nitelikli’ türdendir. 1 Mart 1922’ de:

“...Bugünkü savaşımlarımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tamlığı ise ancak mali bağımsızlıkla mümkündür. Bir memleketin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca, o devletin bütün hayat kollarında bağımsızlık felce uğramıştır. Çünkü her devlet organı ancak malî kuvvetle yaşar. Malî bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi yapı ile uygun ve denk olmasıdır. Binaenaleyh, devlet bütçesini yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin geri kaynaklarıyla idare edilmesi çare ve tedbirlerini bulmak lâzım ve mümkündür...” demiştir.

16 Mart 1923’te ise şunları söylemiştir:

“...İktisadi hayatımızda tam bağımsızlık. Güzel vatanımızı yoksulluğa, memleketi yıkıntıya sürükleyen çeşitli sebepler içinde en kuvvetli ve en önemlisi, iktisadi hayatımızda bağımsızlıktan yoksunluğumuzdur.(...) Devletler şimdiye kadar bize şu ve bu meselelerde gösterişli müsaadelerde bulunuyorlar gibi görünüyorlar, lâkin iktisadi esaretle bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanırmış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisatta elimizi, kolumuzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahibi kimseler memnundu. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat hakikati halde milleti manen miskinlik çukuruna atmışlardır. Bunlar iktisadi mahkûmiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır...”

Atatürk sözlerinin arkasında duran, düşüncelerini sonuna kadar cesaret ve sebatla uygulamaya koyan bir devrimci liderdi. Yerli sanayinin kurulması için batıdan sadece bilimi, teknolojiyi örnek alırken, kendi kaynaklarımızla yeni kaynak yaratarak ulusal ihtiyaçlarımızı karşılama yoluna gitmiştir. Bunlar da devrimlerin milliyetçilik, ulusculuk, devletçilik, halkçılık ilkelerinin uygulanmasıdır. Bir ülkenin kendi doğal kaynaklarını, iş gücünü kullanarak kendi halkının kulanımına sunması, kaynakların kendi yerinde dönüşümü demektir. “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” sözü bunun en güzel tarifidir.

Türkiye’nin vitaminlisi yerine İsrail’in hormonlusu;

Kaldı ki, farklı iklim kuşaklarına ve toprak yapılarına sahip ülkemizde tarım ve hayvancılıkta hiç bir sorunumuz yoktu. Buğdayımız, pirincimiz, meyvemiz, sebzemiz vitaminli, verimli topraklarımızda, doğal ortamlarında sağlıklı bir şekilde yetişiyor, hem köylümüzün iş gücü heba olmuyor, hem de sağlıklı bir şekilde beslenebiliyorduk. Toprak reformu ile çiftçi toprak sahibi yapılmış, hem de Kürt aşiretlerinin, ağaların, şeyhlerin köleliğinden kurtulmuştu.

İsrail’in genetiğini değiştirdiği, bolca hormonladığı sebze ve meyveleri, hayvansal ürünleri aptallaşıp düşünemeyelim, hastalanıp, umutsuzlaşıp, tembelleşelim, acizleşelim, kanser olup telef olalım diye, Türk Milletinin soyuna kıran girsin diye yurda sokanlar kimler? Türk Halkı’nın, Türk Milleti’nin partisi CHP’nin içinden çıkan-ortanın sağı- DP, AP, ANAP, DYP ve dinci sağ- Milli Görüş, AKP değil mi?-Ortanın solu- DSP, (şimdi kendini iyice açığa veren, özellikle Baykal’lı reddi miras) CHP ve Komünizmle Mücadele Dernekleri, -ırkçı sağ- MHP, BBP. PKK ve PKK yandaşı Marksist hareketler değil mi? Yani bunların hangisi milli miraslarımıza sahip çıktılar ki bu güne kadar? Hepsi de M. K. Atatürk’ün mirası tam bağımsız ‘Milli Ekomomiyi’ yıkmakla meşguldüler, meşguller. Tarımda kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik. Şimdi açlıkla boğuşacağız neredeyse.

Bunların hepsi bilerek veya bilmeden Vahdettin’lerin yolundan gidiyorlar. Said-i Kürdi’nin torunları. Hepsini terazinin iki kefesine koysakta sağlı sollu, terazi çöker. Hangi taraf ağır basacak ki. Terazinin ortasını bırakmadılar.

IMF aldı götürdü, AB, ABD yenisini getirdi;

Kendi pamuğumuzu yetiştiriyorduk. Sümerbank’ımız vardı. Kaliteli pamuk yetiştirmek için kaynak yaratan, pamuğu ucuz ve iyi işleyip, dokuyup halkı giydiren. Halkın çalışıp, emeğini kattığı, iki kere kazandığı ve devlete de kazandırdığı. Özelleşti, satıldı. Pamuk işi bitti. Tarımı işleyecek teknoloji, traktör fabrikamız özelleşti, satıldı.

Kayseri’de uçak fabrikamız, uçak motoru fabrikamız da vardı. Amerikanın çöpe attığı F-16 fabrikası artığı gibi değildi. Eskişehir’de tank fabrikamız vardı. Kırıkkale’de v.s. silah fabrikalarımız. Evet, şimdi de silah üretiyoruz. Bol miktarda ve kaçak. Teşvik var yasak yok. Ne için halkın elinde tabancalar? Ne için? Kimi kime karşı korumak için? Silah ve silah sanayii vatan savunması için değil midir? Üstelik yerli malı da çok!

Oysa Atatürk silah sanayii için de ne güzel söylemiştir:

“...Endüstrileşmek en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır.Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatan müdafaası olmak üzere ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan, en ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşabilmek için; bu bir zarurettir.”

Şimdi içinde bulunduğumuz durum bakalım. Satılmadık bir havamız kaldı. (Aslında o da kaçak kömüre kurban gitti.) Onurumuz, haysiyetimiz bile satıldı. Farkında mıyız? Değiliz! Halâ farkında değiliz. Öyle ince şeyler var ki, Şam’ın şekeri gibi tatlı geliyor bize. Meselâ Çin’in şekeri. Aman Çin’in de şekeri mi olurmuş? Bildiğimiz Çin’in pirinci vardır. Eh, bizim de pirincimiz vardı. Ama ABD’nin baldosu hepsinin yerini aldı. Pirinç tarlaları, Tuz Gölleri kurutuldu. Hem de Said-i Nursi’nin torunlarının şirketleri tarafından ithal edilip, kendi market zincilerinde satılıyor. Hem AB ve ABD’nin, hem tarikatların midesine iniyor paralar.

Deri, kösele, ayakkabıcılık sektörünü dahi kaptırdık Çin’e. Oysa yerli deri ve ayakkabı sektörümüz İtalya’dan sonra ikinci idi dünyada. Çin’e en adi, sağlıksız malzemelerle neredeyse bedavaya, kösele bile kullanmadan yaptırdıkları ayakkabıları, gümrüklerden vergisiz geçirip, otuz liralık malı üç yüz liraya haksız kazançla kakalayıp, halâ marka diye satıyor firmalar utanmadan. Sonra ayaklarda mantarlar, pis kokular v.s.

Neyse kokuşuk ithal ürünleri Vahdettin bozmalarına giydirip biz kendi ürünlerimize bakalım diyeceğim ama Gül’ün ve Tayyip’in zevcelerine bunları anlatmak ne mümkün? Hanımefendiler milyarlık Paris malı ayakkabılardan aşağısını beğenmiyorlar ki.

İnsandan da mal olmaz demeyin...

Tayyip’in süt kardeşi Berlusconi’nin ülkesi İtalya’da dünyaca ünlü şimendifer üreticilerinden Finmeccanica isminde bir şirket gözünü Türkiye’ye dikmiş, dikkatle izliyormuş. Öyle ki, “Geceleri, gündüzleri Türkiye olmuş. Rüyalarında bile görüyorlarmış.” Trenlerimiz, vagonlarımız, helikopterlerimiz de İtalya’dan. Biz kendi demiryollarımızı katledelim, özelleştirelim, satalım, yabancıya bizde yok gel sen ver diyelim. Yağma Hasan’ ın böreği oldu ülkemiz. Nerede devletçilik, nerede yerli malı. Toprağın altı üstü satıldı. Altını vergisiz bedava gönderip kazık vergilerle geri alıp takıyoruz.

Bu arada Alevimiz, Sünnimiz, Kürtümüz, Çerkesimiz, Lâzımız, herkesimiz bizim, biz onlarız, hepimiz bu yurdun yerlileriyiz derken, PKK’mız, Talabanimiz, Barzanimiz yerli malı, yurdun malı oluyorlar son sürat. Pardon, biz Türk’ler, Kürt malı oluyoruz. “Hepimiz kardeşiz, hepimiz Irak’lıyız.” demiş Talabani!

Vahdettin’ de içimizden çıkan, Fethullah’da. E, PKK’da öyle değil mi? Aman iyi kullanalım, gözümüz gibi bakalım. En değerli malları olacaklar onlar ülkenin.

Ne günlere kaldık Atam. Gün olur, devran döner... Ha bir daha döner, sonra durur!

Dünya krizden senin yöntemlerini kullanarak çıkma yoluna giderken, aklın yolu bir ve ...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe