İngiltere de Irak’tan askerlerini çekiyor

Gordon Brown ve Nuri El Maliki. |
|
Kaçanın anası ağlamazmış derler, İngiltere’ninki de tam aynı hesap. ABD kitle imha silahları olduğunu bahane ederek Irak’ı işgal etme girişimini başlattığında İngiltere coşkuyla en büyük destekçisi olmuş, işgal güçlerine ABD’nin ardından en büyük askeri desteği veren ülke konumuna yükselmişti. Fakat aradan geçen yıllarla birlikte işler hiç de işgal güçlerinin beklemediği biçimde gelişti. Direnişi sona erdirmek bir yana, verilen kayıplar her geçen gün artınca İngiliz kamuoyundan homurdanmalar yükseldi ve işgal denemesi Bush’un sadık finosu Tony Blair’ın görevi bırakmak zorunda kalmasıyla sonuçlandı.
Tony Blair’ın yerine geçen İngiltere’nin yeni başbakanı Gordon Brown, anlaşılan Irak’ta kalmayı sürdürmelerinin kendilerine yarardan çok zarar getirdiğini idrak etmiş olmalı ki, Irak’ta görev yapan İngiliz askerlerini geri çekme hazırlıklarına başlamış. Bush’un ayakkabı ile uğurlanmasının ardından Irak’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Gordon Brown, Irak Başbakanı Nuri el Maliki ile yaptığı görüşmenin ardından yapılan ortak basın toplantısında, Irak’ta görev yapan muharip İngiliz askerlerinin 31 Mayıs’a kadar Irak’tan çekileceklerini açıklamış.
Bu noktada yeni başbakanın beyninin eskisine kıyasla daha iyi çalıştığını söyleyebiliriz. Ya da George W. Bush’a Blair gibi gözü kapalı bağlı olmadığından gelecekteki seçimleri de düşünüyor diyebiliriz. Brown, muharip güçlerin geri çekilmesinin ardından bir grup askerin Irak’ta kalarak Irak ordusuna askeri konularda teknik destek vermeyi sürdüreceklerini de söylemiş. Hani duyan da İngiliz askerleri direnişçiler karşısında büyük başarı göstermiş de artık başkalarına ders veriyor sanır. “Teknik destek” sözüyle, direnişçilere verilen kayıplardan sonra “nasıl kıvırılır”ı öğreteceklerse o başka tabi.
Brown bu uygulamanın en güzel örneğini de askerleri geri çekme bahanesini açıklarken canlı olarak gösteriyor. Brown’a bakılacak olursa İngiliz askerleri artık Irak’taki görevlerini tamamlamış ve İngiliz askerleri, Irak’ı daha iyi bir yer haline getirmiş. Bizim bilmediğimiz, kamuoyuna açıklanmamış bir gelişme mi var acaba diye sormak gerekiyor sanırım. Ne de olsa sizler Irak’ı demokrasi ve özgürlük götürmek için işgal etmiştiniz. Demokrasi ve özgürlükten kastınız Kürtlerin dört tane eş alabilmelerini anayasa kuralı haline gelmesini sağlamanız ya da Bush’a ayakkabı fırlatan bir gazeteciye kaburgaları kırılana kadar işkence yapmaksa o zaman başka. Herkesin demokrasiden anladığı ya da standartları bir olmuyor tabi ki.
Anlayacağınız Gordon Brown oldukça yetenekli adam. Belki ağzı çok iyi laf yapıyor ama anlattığı bu masallara ancak çocuklar inanır. Bir başbakan olmanın sorumluluğuyla, açıkça “direnişçiler çanımıza ot tıkadı” diyemiyor da “görevimizi tamamladık” diyor. Ne de olsa askerler umurunda olmasa bile gelecek seçimleri düşünmek zorunda.
Laf arasında söylemek lazım, İngiltere askerlerini tam da zamanında çekiyor. Çünkü işgalcilere direnişin boyutları artık çok daha fazla büyük. Eskiden sıradan insanlar Bağdat sokaklarında ellerinde silahlarıyla direniş verirken, şimdilerde umulmadık kişilerin de direnişçilerin safında olduğu ortaya çıkıyor. ABD’de yayınlanan New York Times gazetesinin iddiasına göre aralarında İçişleri Bakanlığı’nın güvenliğinden sorumlu General Ahmed Ebul Rif’in de bulunduğu 35 üst düzey Iraklı, darbe planları yapmak nedeniyle Başbakan Nuri El Maliki’ye bağlı mücadele gücü tarafından tutuklanmış. İddiaların ardından açıklama yapan Irak ordu sözcüsü General Kasım Atta darbe girişimi olduğuna ilişkin haberleri yalanlasa da tutuklamaların olduğunu kabul ediyor. Atta, gerçekleşen tutuklamaların direnişçilere ve Saddam Hüseyin yanlısı kişilere yardım edildiği istihbaratları üzerine yapıldığını söylerken, adının açıklanmasını istemeyen Iraklı kaynaklar tutuklanan kişilerin Baas Partisi’ni yeniden kurma amacını taşıyan “El Avda” (Dönüş) adlı bir oluşumun üyeleri olduğunu iddia ediyor.
Tüm bu gelişmeler artık Irak ordusu içinde de huzursuzlukların had safhaya vardığını ve bundan sonrasının ABD için çok daha zor olduğunu gösteriyor. İçişleri Bakanlığı gibi bir yerin güvenliğinden sorumlu olan askerin bile direnişçilere yardım ettiğinin ortaya çıkması aslında ABD ve Kürtler açısından yolun sonunun ne kadar yakında olduğunu gösteriyor. Yani fırlatılan ayakkabıların yerini kurşunların alması fazla uzun sürmeyecek gibi görünüyor.
|
Kim Jong İl yaşıyor!
Medya’da sık sık çıkan, “Kim Jong İl öldü” ya da “Kim Jong İl felç geçirdi” haberlerine hepimiz artık aşinayız. Kuzey Kore lideri bir gün felç geçirir, öbür gün ise kalp krizi. Bir gün sonra beyin kanaması geçirdiğine ilişkin haberler gelirken ondan sonraki gün ise aslında öldüğü ve yerine dublörünün baktığı haberleri gazete köşelerini süsler. Yani her gün Kim Jong İl için yeni bir ölüm yöntemi bulurlar. Bu konudaki komplo teorilerinin sonu bir türlü bitmek bilmez. Hani gerçekten ölecek olsa bu kez de aslında onun ölmediğine ve gözlerden gizli bir yerde yaşadığına yemin eden, onu gördüğünü iddia eden binlerce kişi çıkar.
Komplocuları belki üzecek ama Kim Jong İl’in yaşadığına ilişkin son doğrulama bu kez bizzat ABD kaynaklarından geldi. ABD’nin Asya-Pasifik Silahlı Kuvvetler Komutanı Orgeneral Timothy Keating, tüm iddiaların aksine Kim Jong İl’in halen hayatta olduğunu ve Kuzey Kore’yi yönetmeyi sürdürdüğünü açıkladı. Fakat anlaşılan o her şeyden haberi olan ABD istihbaratının elinde de fazla bilgi yok ki, General, Kim Jong İl’in yaşadığından emin olmalarına karşın sağlık durumu hakkında kendilerine ulaşan bir istihbarat olmadığını söylüyor. Bakalım komplocularımız bu kez nasıl bir komplo uyduracaklar.
|
Taliban ikmal yollarını kapatıyor
Taliban’a bağlı yaklaşık 250 militan geçtiğimiz haftalarda Pakistan’ın Peşaver kenti yakınındaki iki ayrı terminale füze ve silahlarla saldırmış, olayda Afganistan’daki NATO güçlerinin kullanması için gönderilen 150 kamyon ateşe verilirken bir muhafız da öldürülmüştü. Saldırının ardından açıklama yapan terminal yetkilisi İmran Kureşi, polis güçleri gelene kadar militanların her şeyi yaktıklarını ve hükümet güçleri artık güvenliği sağlayamadığı için bu işe son vermeyi düşündüklerini açıklamıştı.
Kureşi’nin açıklamasının ardından fazla bir zaman geçmeden bu sözlere ilk destek Ulaşım Sendikası Başkanı Şakirullah Afridi’den geldi. Geçtiğimiz ay Afganistan’daki ABD ve NATO kuvvetlerine malzeme taşıyan 12 kamyona el koyulup 26 mürettebatın kaçırılmasının ardından gerçekleşen bu son saldırı üzerine Afganistan’a yakıt ve gıda taşıyan kamyoncuların, tanınan tüm ayrıcalıklara karşın can güvenlikleri sağlanamadığı için NATO ve ABD askerlerine bundan sonra malzeme taşımayı reddettiklerini söyleyen Afridi, alınan önlemlerin kamyoncuları ikna etmeye yetmediğini söylüyor.
Yine Pakistan’da geçtiğimiz hafta düzenlenen NATO karşıtı bir gösteride de binlerce kişi NATO’nun Afganistan’a malzeme taşımak için kullandığı yolun kapatılmasını istedi. Afganistan’a gönderilen malzemelerin Pakistan’a saldırmak için de kullanıldığına dikkat çeken göstericiler bundan sonra hiçbir silahın ve cephanenin kendi bölgeleri üzerinden sevkiyatına izin vermeyeceklerini belirttiler.
Görüleceği üzere Taliban güçleri Afganistan’ın büyük bölümünde egemenliği ele geçirdiği gibi artık NATO güçlerinin ikmal yollarını da keserek lojistik destek almasını engelliyor. ABD Savunma Bakanlığı sözcüsü, yapılan saldırıların şu an için Afganistan’daki operasyonel kapasitelerine bir zarar vermediğini söylese de kısa zamanda bu durum değişebilir. Çünkü lojistik destek sağlayamayan bir ordunun savaşmayı sürdürmesi ancak mucizelere bağlı.
|
Latin Amerika zirvesine Küba damgası

Son zirve toplantısıyla Simon Bolivar’ın tek
bir Latin Amerika düşüne bir adım daha yaklaşıldı. |
|
33 Latin Amerika ve Karayip ülkesinin katıldığı ve Brezilya’nın Sao Paolo kentinin ev sahipliğini yaptığı Latin Amerika ve Karayip Zirvesi’ne (CALC) bu kez damgasını vuran ülke, zirveye ilk kez katılmasına karşın Küba oldu. Daha önceki bölgesel ve kıtasal tüm zirve toplantılarına katılması Washington yönetimi tarafından engellenen Küba, zirvede beklediğinden çok daha fazla desteği bulurken bu kez dışlanan ülke ABD oldu. ABD ile Avrupa’dan hiçbir gücün katılmadığı en büyük bölgesel toplantı olma niteliğine sahip zirvenin katılımcıları istisnasız olarak Küba’ya yönelik ABD ambargosuna son verilmesi çağrısında bulunurken, ABD’nin La Paz büyükelçisini Bolivya’daki karışıklıkları kışkırttığı için geçtiğimiz aylarda sınır dışı eden Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, ambargonun kaldırılmaması durumunda diğer ülkelere ABD büyükelçilerinin sınır dışı edilmesi çağrısında bulundu.
Beklenildiği üzere zirveye Kolombiya lideri dışındaki tüm Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin liderleri katıldı. Zirve toplantısına katılmayan, ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki olan Kolombiya liderine en anlamlı yanıtı ise Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa verdi: “Bağımsızlıklarımızı kazanmamızın üzerinden iki yüzyıl geçti, fakat ilk defa bu toplantıda tüm Latin Amerika ve Karayip ülkeleri kendi girişimleriyle buluşmuş oluyorlar. Bu gibi durumlarda başka devletlerden izin isteyen kukla, korkak hükümetler artık aramızda yok.”
Zirve toplantısının ana gündem maddeleri ise Latin Amerika ile Karayip ülkeleri arasındaki bütünleşme, kapitalist ülkelerde başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik krize karşı alınacak önlemler, küresel iklim değişikliği, doğal felaketler ve gıda sıkıntısıydı. Birçok ülke lideri bu sorunların aşılması için birlik ve dayanışmanın öneminin altını çizerken, ekonomik krizin çözümü konusunda Latin Amerika ülkeleri liderlerinin söyledikleri son derece dikkat çekiciydi. Daha önce, uygulanan IMF politikaları yüzünden çok büyük bir ekonomik kriz geçiren Arjantin’in Devlet Başkanı Cristina Fernandez krizin politik düzenle de ilgili olduğunu belirtip, ABD yönetiminin krizden kurtulmak için neden IMF reçetelerini uygulamadığını sorguladı. Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya ise, “Söz konusu mali kurumların önerileri toplumda köktenci bir merkantilist anlayışın yerleşmesine neden olmuştur. Bu da bozuk, elitist bir pazar sistemini desteklemiş, kalkınmamıza ise bir yararı olmamıştır. Aksine toplumlarımızın geniş kesimini yoksullaştırmış, Latin Amerika ve dünyanın geri kalanına ciddi zarar vermiştir” diyerek krize karşı uygulanacak bir IMF politikasının nasıl bir sonuç vereceğini belirtti.
Hiç kuşkusuz ki düzenlenen son zirve en çok Washington yönetimini rahatsız etti. Peru ve Kolombiya dışında bütün Latin Amerika ülkelerinin, ABD baskısına karşın Küba’nın katıldığı bir zirvede yer alması, ABD’den hiçbir yetkilinin zirvede bulunmaması ve zirvenin verdiği mesajın açık bir biçimde “ABD’den bağımsız bir Latin Amerika” olması ABD’nin bölgede giderek azalan egemenliğinin göstergeleri. Hatta Meksika Devlet Başkanı Felipe Calderon’un, ABD ve Kanada’nın dışarıda bırakılmasıyla sonuçlanacak siyasi ve ekonomik konularla ilgilenecek yeni bir örgüt kurulması önerisine verilen şiddetli destek ABD açısından bölgede alarm zillerinin çaldığını gösteriyor. Yaklaşık dört ay sonra düzenlenecek olan ve doğal olarak Küba’nın davet edilmeyeceği “Amerikalar Zirvesi” öncesi Washington yönetimi bu zirve toplantısı nedeniyle dış politikada büyük bir darbe almış oldu.
Küba’nın resmi olarak zirveye üye kabul edilmesinin ardından söz alan Küba Devlet Başkanı Raul Castro, “Gruba dahil edilmemiz, Latin Amerika için yeni ve daha bağımsız bir çağın oluştuğunu gösteriyor” derken, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez de “Küba önceden izole ediliyordu. Artık bir araya geldik. 50 yıl sonra şimdi Küba zamanı. Çok yaşa Küba, çok yaşa Fidel!” diyerek duyduğu memnuniyeti ifade etti. Chavez ayrıca zirveyi bağımsızlık yolundaki ilk adım olarak nitelendirdi.
Son zirve toplantısının gösterdiği üzere artık bölgede ABD egemenliği yok olmaya yüz tuttuğu gibi artık izole edilen ülkenin yerini Küba yerine ABD almış durumda. ABD işbirlikçisi rejimlerin birer birer halk tarafından devrilmesinin ardından tek bir Latin Amerika düşü yavaş ama emin adımlarla ilerliyor. Zirve toplantısının yapıldığı sırada 17 Aralık’ta ölümünün 178. yılını andığımız devrimci önder Simon Bolivar’ın tüm Güney Amerika ülkelerini bir araya getirecek bir ‘Birlik’ oluşturma düşü de artık gerçeğe çok daha yakın. Bütünleşmiş bir Latin Amerika ise yalnız bölgeyi değil tüm dünyayı değiştirecek, emperyalist yayılmanın önüne çekilen setlerden biri olarak diğer Üçüncü Dünya ülkelerine de örnek oluşturacak. ABD’nin bu duruma sessiz kalmayacağı kesin olduğundan bundan sonra kıtadaki olası karışıklara hazırlanmak için tüm devrimciler şimdiden daha çok çalışmaya başlamak zorunda.
|
“Türk kasabı” Papadopulos öldü
Türk halkının yakından tanıdığı Kıbrıs Rum Kesimi’nin eski lideri Tasos Papadopulos, 22 Kısım’dan bu yana akciğer kanseri tedavisi gördüğü Lefkoşa Rum Genel Hastanesi’nde 74 yaşında yaşama veda etti.
1934 yılında Lefkoşa’da doğan Papadopulos yaşamı boyunca Helenizmin en büyük savunucularından biri oldu. İngiltere’de hukuk eğitimi aldıktan sonra adaya dönem Papadopulos, kısa zaman içinde Kıbrıs’ın İngiltere’den bağımsızlığını savunan EOKA’nın kilit yöneticilerinden biri konumuna yükseldi. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından Makarios tarafından, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevine getirilen Papadopulos’un ilk icraatlarından birisi adadaki Türklerin yok edilmesini hedefleyen “Akritas Planı”nı hazırlamak oldu.
Adadaki Türk katliamlarının sürmesi üzerine Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a müdahalesi gündeme gelince 1964 yılında söylediği sözler Türk düşmanı karakterinin açık kanıtıydı: “Türk donanması adaya geldiğinde kurtaracak tek bir Türk bile bulamayacak!” Belki de Atatürk sonrası Türk dış politikasındaki tek başarı olan Türk Ordusu’nun Kıbrıs çıkartması sonrası bu düşleri sulara gömülecek olan Papadopulos’un bundan sonraki hedefi ise Kuzey Kıbrıs’ı yok edip Kıbrıs Rum Kesimi’ne katmak olacaktı.
16 Şubat 2003’te Kıbrıs Rum Kesimi’nde yapılan başkanlık seçimini kazanarak siyasi arenada bu hedefine bir adım daha yaklaşan Papadopulos, iktidarı zamanında Avrupa Birliği’ne girerek arkasını da sağlama aldı. 2004 yılında halk oylamasına sunulan Annan Planı’na Kıbrıs Rum Kesimi’nden hayır oyu çıkmasını sağlamak için büyük çaba gösteren Papadopulos, Rum televizyonlarından ağlayarak yaptığı konuşmasında “Devlet teslim aldım, toplum teslim etmeyeceğim. Bugün Kıbrıs’ın yarını için karar vereceksiniz, neslimiz için karar vereceksiniz. Gelecek nesiller için karar vereceksiniz. Rum halkı seni 24 Nisan’da güçlü bir ‘hayır’ demeye davet ediyorum. Adaleti savunmanı, onurunu savunmanı istiyorum. Devletimizi ortadan kaldırmak istiyorlar. Annan planı bir uzlaşma sonucu ortaya çıkmadı” diyerek Rum Kesimi’nin % 76 hayır oyu kullanmasını sağlamış ve belki de farkında olmadan, Kıbrıs’ı tamamen ve koşulsuz ele geçirmek ihtirası yüzünden Kuzey Kıbrıs’ı mutlak bir asimilasyondan kurtarmıştı.
Her ne kadar Türk düşmanı da olsa, yine de hakkını teslim etmek gerekiyor. Ölümünün ardından binlerce Rum’un yas tutması Rumların Papadopulos’u ne kadar sevdiğini gösteriyor. Nedenini anlamak hiç de zor değil, çünkü yaşamı boyunca Rum halkının çıkarları için çalıştı. Gerektiği zaman bu uğurda hem ABD hem de Rusya ile ters düştüğü bile oldu ama ülküsünden hiç ödün vermedi. Papadopulos’un cenaze törenine binlerce Rum’un katılması Rumların da Papadopulos’u anladığının en büyük göstergesi. Yunanistan ve Kıbrıs bayraklarına sarılı tabutu askerlerin omuzlarında doğduğu Deftera köyüne uğurlanırken törene katılan binlerce Rum gözyaşlarını tutamıyordu. Mehmet Ali Talat ya da Tayyip Erdoğan cenaze törenine katılmadılar ama töreni mutlaka izlemişlerdir. Rumların neden yas tuttuğunu, Papadopulos’un arkasından neden bu kadar gözyaşı döktüğünü iyici bir çözümlesinler ve kendi yaptıklarıyla kıyaslasınlar. Rumların neden bu kadar gözyaşı döktüğünü anlamaları o zaman hiç de zor olmaz.
|
|