22.12.2008/Sayı:216
TÜRKSOLU Anasayfa
Türkiye
Kapak
Yön
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Yön Kaya Ataberk

Ezilenlerin lideri ezilenlerin programı
Atatürk ve Altı Ok

Atatürkİnönücülükten, çarşaf açılımına
Altı Ok’tan vazgeçiş

CHP’nin ve Altı Ok’un kaderine baktığımız zaman Atatürk’ün dönemiyle, onun ardından gelen dönemler arasında inanılmaz bir farklılık olduğu görülür. Doğrudur, CHP’yi ilk örgütleyen de devrimci Altı Ok programını bize kazandıran da Atatürk’ün kendisiydi. Bu nedenle onun yokluğunda aynı kararlılığın gösterilememesi doğal karşılanabilirdi. Ancak durum sadece bununla açıklanamayacak kadar da vahimdir. Atatürk dönemi ile onun hemen ardından gelen İnönü dönemi arasındaki farka baktığımız zaman devrimcilikte yaşanan bir duraklamanın değil, devrimcilikten bilinçli bir vazgeçişin söz konusu olduğunu tespit etmemiz gerekir.

Daha Atatürk’ün ölümünün üzerinden bir yıl bile geçmeden, onun amansız düşmanı olduğu İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle yapılan anlaşmalar, kurulan paktlardan tutun da onun ülkeden uzaklaştırdığı karşıdevrim militanlarıyla uzlaşmalara kadar tüm geri gidişler daha İnönü döneminde gerçekleşmişti. Ancak bu yapılanları İnönü’nün kendisi bile bir normalleşme süreci olarak tanımlıyordu. Dolayısıyla Atatürk döneminin devrimciliği ve katıksız antiemperyalizmi “anormallik” olarak tanımlaDnmış oluyordu. Devrimci-antiemperyalist zemini terk eden CHP’nin yeni çizgisini İnönücülük olarak adlandırmak doğru bir yaklaşım olacaktır. Artık Atatürk tarafından kurulan ve formüle edilen tüm değerler, başta Altı Ok programı olarak ismen mevcut olmaya devam etse de fiilen ortada yoktu.

Ancak CHP’nin içinden çıkan DP karşıdevrimciliğinin açıklığının yanında ismen de olsa Atatürk’e ve Altı Ok’a yer veren CHP hala kendisini Cumhuriyet zemininde tanımlaya gayret gösteriyordu.

Atatürk ile İnönü arasındaki farkı da devrimcilikle idare-i maslahatçılık arasındaki fark olarak tanımlamak gerekir. Devrimci çizgi sonuna kadar mücadelenin tavrıyken, diğer çizgi karşıdevrimle adım adım uzlaşmak dışında bir anlam içermeyecekti. Devrimci mirasın fiilen reddedilmesini bu nedenle 1938 yılına kadar geri götürmek gerekir. Atatürkçü zeminin ve Altı Ok’un bütünüyle bir kenara atılmasının ve Atatürk döneminin her şeyiyle CHP tarafından reddedilmesini ise içinden geçtiğimiz günlerde yaşıyoruz.

Artık tek tek kırılarak bir kenara atılan Altı Ok’un ötesinde Kürt-İslamcılığın batağına saplanmış bir CHP ile karşı karşıyayız. Doğal olarak böyle bir partinin tükendiği açıktır. Bu nedenle de CHP’nin üzerinde daha fazla tartışılacak bir durum yoktur. Ancak CHP’nin terk ettiği Altı Ok zemini bizim açımızdan da dünyanın tüm ezilenleri açısından da en az geçmişteki kadar çok anlam ifade ediyor.

Altı Ok: Ezilen ulusun mücadele zemini

Altı Ok, emperyalizme karşı verilen Ulusal Kurtuluş mücadelesinin sonuçlarına vardırılmasının programı olarak ortaya çıktı. Ulusu ayağa kaldırmanın ve diriltmenin tek yolu bu programın uygulanmasıydı. Altı Ok programının ortaya konulmasının ardından ezilen dünyada yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışan tüm devrimci akımlar bu programın çerçevesinde hareket ettiler. Altı Ok, o kadar kapsamlı bir çerçeve çiziyordu ki, o güne kadar solun da milliyetçilerin de üstünden atlamayı tercih ettiği kimi sorunların üzerine cesaretle gitmekle yetinmiyor aynı zamanda bu sorunlara devrimci çözümler oluşturuyordu.

O güne kadar ortaya çıkan ezilen ulus hareketlerinin benzer talepleri ve programları olmasına rağmen hiçbiri Altı Ok’un kapsamına ulaşamamıştı. Bolivar’da ya da Zapata’da ortaya çıkan benzer yaklaşımlar Atatürk’ün ezilen ulus için koyduğu ulus devlet programının habercileri olarak değerlendirilebilir. Bu Latin Amerika devrimcileri de milliyetçiliğin ve solculuğun bir sentezine ulaşmanın temel zorunluluk olduğunun farkına varmışlardı. Bu nedenle de Ulusal Kurtuluş için emperyalizme ve yerli sömürücülere karşı savaş vermişlerdi. Bunu yaparken de halkı örgütlemek ve halkın çıkarları adına mücadele etmek başta gelen kriterler olmuştu.

Diğer taraftan da ezilen ulusların ve Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin varlığı sosyalist hareketi de önemli bir değişime tabi tutmuştu. Artık kendinden önce gelenleri silip süpüren Marksizm de ezilen ulusların gerçekliği karşısında Leninizm’e evrilmenin ve ayakta kalmanın yollarını arayacaktı. Ancak bu yaklaşım da ulus gerçeğinin üzerinden atlamak zorunda kalıyordu. Marksizmin enternasyonalist ilkesinin yarattığı zorunluluk, Leninistlerin Ulusal Kurtuluşçuğu ancak proletarya hareketinin bir uydusu olarak değerlendirmelerinin önünü açtı.

Oysa tarihin esas yaratıcısı ve emperyalizme karşı mücadelenin temel zemini olan ulus, ancak milliyetçi-devrimci bir hareketle kendisini ortaya koyabilecekti. Bu ezilen ulus için geçerli olan tek ideolojik zemindi. Antiemperyalizmin temel kriter olması da esas belirleyici faktörü oluşturuyordu.

İhanetin adımları

Altı Ok’tan vazgeçmek ezilenlerin safından emperyalizmin, halkın safından kapitalizmin ve sömürünün safına geçiştir. Altı Ok’u tanımlamak için yola çıktığımızda her şeyden önce onun bütünlüklü bir devrimci program olduğunu görmemiz gerekir. Yani bu programı oluşturan ilkelerden birinden bile vazgeçilmesi aslında o zeminin tamamen değiştirilmesi anlamına gelecektir. İlk geri adımlardan biri devletçiliğin tasfiyesiydi. Atatürk’ün devletçiliği ne İtilafçıların İngilizci serbest piyasacılığına ne de İttihatçıların Alman yanlısı himayeci “milli” kapitalizmine benziyordu. O devletçiliği birebir antikapitalist bir ilke olarak programına almıştı. O dönemde Türkiye’de gelişmiş bulunan tümüyle acente ticaret burjuvazisinin artık söz hakkı kalmamıştı. Türkiye, bizzat devlet eliyle ve uluslararası işbölümüne karşı sanayileşti, kalkındı. Ezilen dünyanın kendine has sosyalizminin kurulması yolunda atılan dev bir adım olan Türk devletçiliğini aynı zamanda Türk sosyalizmi olarak da adlandırabiliriz. Sermaye çevrelerinin işin içerisine girmesiyle Atatürk’ten sonra ilk atılan ilkelerden biri de bu nedenle devletçilikti. Birilerinin çıkarına çok fena dokunduğu için devletçiliğin, Türk sosyalizminin yerine liberalizm konuverdi.

Çıkar çevreleri adına davranan siyasal yapılardan en beklenmeyecek şey devrimciliktir. Devrimcilik, ilerlemek adına, sömürünün ortadan kaldırılmasının adına sürekli bir dönüşümün adıdır. Atatürk’ün devrimciliği de bu anlamda hem Ortaçağ Osmanlı düzeninin egemenlerinin hem de onların ardından Türk’ü esir eden emperyalistlerin iktidarını yıkarak halkın iktidarını oluşturmanın, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğu bir rejimi kurmanın adıydı. Devrimciliğin bir kenara atılması hem Batılıların, hem de ülke içindeki çıkar sahiplerinin rahat bir nefes almasının garantisi oldu. Devrimciliği ilkesi olarak barındıran bir hareket bu oligarşik yapının kafasının üzerinde her zaman Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam edecekti. Ama artık devrimci yapının yerine uydu rejimin kendi siyasal yapısının kurulmasının da zamanı gelmişti.

Atatürk devrimciliğinin kurduğu siyasal yapı da kendisine göreydi. Cumhuriyetçilik oku, bu anlamda ezilen ulusun egemenliğini simgeleyen devrimci bir yapılanmanın kurduğu düzendi. Bugün tek parti dönemi adı altında Atatürk dönemine saldıranlar aslında yıllardan beri süren sömürge tipi dikta rejimini kutsamaktadırlar. Onlara göre bunun adı demokrasiydi. Ancak bu öyle bir sistemdi ki, nedense hep sağcılar, gericiler ve sömürücüler kazanıyordu. En son vardığı nokta da AKP’nin kurduğu Kürt-İslam faşizmi oldu. Cumhuriyet’i satanlar onun karşıtını bizzat kendi elleriyle yarattılar. Halkın Cumhuriyetinin olmadığı yerde ulus düşmanlarının Kürt ırkçısı ve Şeriatçı faşizmi hakim olmuştu.

En sonunda laiklik…

CHP’nin Altı Oku terk ediş hikayesini izlerken bir önemli durağın da milliyetçiliğin çağdışı ilan edilmesi olduğunu gördük. Milliyetçilik, antiemperyalist Ulusal Kurtuluşçuluğun en temel dayanağıydı. Doğal olarak emperyalizmin uydusu konumuna sürüklenmiş bir siyasal yapının içerisinde milliyetçilik iddiasının sürdürülmesi de mümkün olmadı. Zamanla Atatürk’ün tüm oklarının tersine çevrilmesi gibi ezilen ulusun milliyetçiliği de emperyalizmin onayladığı etnikçiliğe dönüştü. Artık insanlar; Türk Milletinin bir ferdi olmaktan değil etnik kimliğinden gurur duymaya davet ediliyordu.

Halkçılık da Altı Ok programının temellerinden biriydi. Halkçılık ezilenlerin çıkarını en öne koymanın ve tüm devrimci atılımları gerçekleştirirken halkın refahını hedef almanın ilkesi olarak şekillenmişti. Bu halkçılık ilkesi ezilen ulus solculuğunun olmazsa olmaz bileşeni olarak karşımızdaydı. Aslına bakılırsa Atatürk dönemi dışında hiçbir zaman da CHP’nin gündeminde olmadı. Gene de yoksul halk kesimleri yıllarca geleneksel olarak CHP’ye oy vermeye devam etti. Ancak CHP’nin halkçılığının zamanla elitçiliğe dönüşmesi de kaçınılmazdı. Artık varoşlarda CHP değil Şeriatçılar vardı. CHP ise ülkenin en rahat yaşayan kesimlerinin “rakı-balık solculuğu” yaptığı sahil kesimleriyle kısıtlanmıştı. Bu dar elit “solculuk” yaparken geniş halk kesimleri de faşizmin ellerine teslim edildi.

Bu elit “solcular”ın da kendine özgü bir laiklik anlayışı oluşmuştu. Bu da “rakı-balık” merkezli yaşam tarzının savunulması olarak şekillendi. Bu durum halkın tepkisinin Şeriatçılığa daha da fazla yönlendirilmesine neden oldu. En sonunda Şeriatçılar öyle güçlendiler ki, artık elit kesim kimlik değiştirdi. Artık Kürt-İslamcılar kendi elitlerini ve yaşam tarzlarını yaratmışlardı.

Oysaki laiklik, gericiliğe karşı halkın özgürleşmesinin adıydı. Halkı manevi baskı altında tutan Ortaçağa özgü tüm kurumlar, tarikatlar, tekkeler, şeyhler vs. bu devrimci ilkeyle yenilmişti. Ama bu ilkenin ortadan kalkması onun tasfiye ettiklerinin de geri dönüşünü sağladı. İş o noktaya geldi ki, çarşaflı CHP siyaset sahnesine düştü en sonunda…

Kimin Atatürk’ü, kimin Altı Oku?

Yıllar boyunca Türkiye’de çeşitli kesimler kendisini Atatürkçü ilan etti. Bunların bir kısmı kendi ihanetlerini, işbirlikçiliklerini halkın gözünden gizlemenin çabası içinde oldukları için, bir kısmı da halkı Atatürksüz bırakmak için bu yolu kullandılar. Çünkü halkın ve devrimcilerin Atatürk’le buluştukları noktada sistemin çarklarından faydalananlara yer kalmıyordu. Tümünün de en büyük korkusu Atatürkçü, Altı Okçu bir halk hareketinin oluşmasıydı. Ancak güneşi balçıkla sıvayamadılar. Bugün Atatürk’ün ve Altı Ok’un gerçek sahiplerine yani halka ve devrimcilere dönüşünü yaşıyoruz aynı zamanda.

68 kuşağı Atatürk gençliği, İkinci Kurtuluş Savaşçısı olarak kendisini adlandırırken karşılarına Atatürkçü görünümlü 12 Mart ve 12 Eylül faşist cuntaları çıkartılıyordu. Atatürk’ün adını utanmadan ağızlarına alan bu Amerikancılar aslında Atatürk’ten geriye ne kaldıysa onu da ortadan kaldırmakla görevliydiler. En başta da Atatürkçü-devrimci gençleri katlederek görevlerini yaptılar. Ama hala Atatürkçü olduklarını da iddia ediyorlardı.

Tarihte öyle anlar vardır ki artık en namussuzlar bile yalan söyleyerek yollarına devam edemez duruma gelirler çünkü artık her şeyin netleşmesi şarttır.

Bu durumun bir örneğini kendisiyle yapılan bir söyleşide Venezüella’nın devrimci Başkanı Hugo Chavez belirtmişti: “Biz ortaya çıkana kadar oligarşi kendisini Bolivarcı olarak adlandırmaktan çekinmiyordu. Ancak artık biz varız ve oligarşi Bolivar’ın adını bile anmak istemiyor. Bolivar halka geri döndü”.

Ezilen dünyanın diğer ucundan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerinde sorduğu “Söyle sen kimin Kemalısın? Ağanın mı kompradorun mu beyin mi, yoksa benim gibi emekçinin mi?” sorusuna cevap Chavez’den geliyor bir bakıma. Artık Atatürk de halka geri döndü. Kimsenin kuşkusu yoktur ki Atatürk ezilenlerin lideri, Altı Ok da ezilen ulusun programıdır.

Atatürk’ten ve Altı Ok’tan vazgeçenlere kızmayalım. Her şey özüne dönüyor, o kadar...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe