Venezüella’da Bolivarcı devrimin 10. yıldönümü
Bundan tam 10 yıl önce, 6 Aralık 1998’de Venezüella halkı ülkenin yazgısını oylayarak, 1992 yılında askeri darbe girişiminde bulunmaktan cezaevine konulan bir adamı devlet başkanı seçtiler. Beşinci Cumhuriyet Hareketi’nin önderi Hugo Chavez daha ilk seçiminde rakiplerine büyük bir fark atmış, oyların yüzde 56,2’sini alarak devlet başkanlığı seçimlerini kazanmıştı. Bu tarih aynı zamanda Venezüella’da büyük dönüşümleri gerçekleştirecek olan Bolivarcı devrimin de başlangıcıydı.
Oysa daha 6 yıl öncesine kadar Hugo Chavez, adını kimsenin bilmediği sıradan bir albaydı. Şubat 1992’de ülkedeki yapısal krize son vermek için askeri bir darbe düzenleyen Chavez, bir yüzbaşının ihaneti nedeniyle başarısız olmuş ve ardından ülkede kan dökülmemesi için teslim olmayı kabul etmişti. Chavez, televizyonda konuşma yapmasına izin verilmesi durumunda diğer bölgelerdeki askerlerin de silahlarını bırakmayı kabul edeceğini ve darbenin daha fazla kan dökülmeden sona ereceğini söyleyerek konuşma yapmak için izin istedi. Chavez’e konuşma yapması için 1 dakikalık kısa bir zaman tanındı. Fakat o 1 dakikalık kısa zaman dilimi Chavez’in milli bir kahramana dönüşmesine yetti de arttı bile. Ülkedeki onca yolsuzluğa, yoksulluğa ve ekonomik krize karşın şimdiye kadar hiçbir siyasetçi halktan özür dilemezken, başarısız darbe girişiminden dolayı halkından özür dileyen bir albay bir anda tüm Venezüellalıların kalbini kazanmayı başarmıştı. Tüm göstergeler halkın Chavez’in arkasında olduğunu gösteriyordu. Zaten Chavez yalnızca iki yıl sonra, 27 Mart 1994’te serbest bırakılacaktı.
Rahat bir biçimde devlet başkanlığını kazanan Chavez, daha başkanlığının ilk yıllarında Fidel Castro’yla beyzbol oynarken bundan sonra uygulayacağı politikaların ve müttefik olarak kimi seçeceğinin işaretlerini veriyordu. Zaten iktidara gelmesinin hemen ardından Bolivarcı devrimin ilk adımlarını atmış, ülkeyi sömürge geçmişinden koparacak yeni bir anayasa için halk oylamasına gitmişti. Venezüella’yı adım adım sosyalizme götürecek olan yeni anayasa, muhalefetin tüm çabalarına karşın % 71 gibi ezici bir çoğunluğun “evet” oylarıyla kabul edildi.
Fakat her büyük yapısal dönüşümde olduğu gibi, Chavez’in uygulamaya koyduğu yeni programdan hiç de mutlu olmayan, çıkarları zarar gören kesimler de vardı. Başta Washington yönetimi olmak üzere, ülkedeki işlevini yitirmekte olan sarı sendikalar, büyük sanayici ve işadamları, ordu içindeki tutucu subaylar, piskoposlar... Bu çevreler 2002 yılının Nisan ayında üzerinde yıllardır çalıştıkları tertibi yaşama geçirdiler ve Chavez’i görevinden almak için yeni bir darbenin düğmesine bastılar. Fakat olaylar hiç de darbecilerin beklediği gibi gelişmiyordu. 1992 yılında darbeyle yönetimi ele almayan çalışan Chavez’e büyük destek veren halk, bu kez Chavez’i görevinden almak isteyen darbecilere karşı sokaklara dökülüyor, askeri bir helikopterle La Orchilla adasına götürülen Chavez geri dönmedikçe sokakları terk etmeyeceklerini bildiriyordu. Halk darbenin aslında kime karşı yapılmış olduğunu görmüş, darbenin bundan sonra ne yönde gelişeceği kısa zamanda belli olmuştu. Chavez 48 saatlik bir darbenin ardından Miraflores Sarayı’na geri döndüğünde dışarıdaki binlerce kişi hep bir ağızdan “Ou, ah, Chavez no se va!” yani “Ne olur gitme Chavez” diye bağırıyordu.
Halk o tarihten itibaren bu isteklerinde ne kadar içten olduğunu defalarca kanıtladı. Yapılan her seçim Chavez’in yeni bir zaferiyle sonuçlanırken Bolivarcı devrim yolundaki azmini bir kat daha artırdı. Eğitim ve sağlık alanındaki atılımlarıyla, ekonomi alanındaki başarılarıyla, Latin Amerika’da diğer ülkeleri peşinden sürükleyen politikalarıyla Venezüella bugün tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken bir ülke durumuna gelmeyi başarmış durumda. Chavez yönetimi ülkenin siyasi yaşamını da temelinden değiştirmiş durumda. Daha düne kadar iktidara kim gelirse gelsin kendileri için değişen bir şey olmadığından dolayı siyasetten elini eteğini çekmiş olan milyonlarca yoksul insan, Chavez’i devirmeyi amaçlayan Nisan darbesinin ardından artık kendilerini temsil eden ve savunmak zorunda oldukları bir hükümet olduğunun farkındalar. Bu yüzden Chavez karşıtı en ufak bir girişimde binlerce yoksul insan Venezüella caddelerine akın ederek Chavez’e olan desteğini gösteriyor ve aktif biçimde örgütlü mücadeleye katılıyor. Chavez ise her geçen günle birlikte iktidarını daha da sağlamlaştırıyor. Daha nice 10 yıllara Chavez!
|
ABD bu kez işbirlikçilerini vurdu
ABD’nin Afganistan’da saplandığı bataklığı artık tüm dünya biliyor. Taliban milisleri emin adımlarla ülkeyi adım adım denetimi altına alırken ABD yönetimi asker sevkıyatını sürdürüyor. Yalnız gönderilen her bir askere karşılık, bir asker cenazesinin de gelmesi gecikmiyor. Fakat yenilen pehlivan güreşe bir türlü doymuyor olacak ki, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in açıklamasına bakılacak olursa, ABD yönetimi 2009 yazına kadar Afganistan’a her biri 3.500 askerden oluşan iki tugay daha göndermeyi düşünüyor. Gates aynı zamanda sürekli verilen kayıplardan dolayı daha önce dile getirilmeyen bazı gerçekleri de itiraf etmek zorunda kalıyor: “Sovyetler Birliği 120.000 askeriyle Afganistan’da zafer kazanamadı ve sivil ölümlerini de umursamıyorlardı. Dolayısıyla, bu konuda daha uzun vadeli düşünmeliyiz.” Ocak 2009’da göreve başlayacak olan Obama’yı da uyaran Gates, Afganistan’a asker gönderme vaatlerinde bulunurken yeni başkana daha dikkatli olması çağrısında bulunuyor. Görüleceği üzere ABD yönetimi kısa vadeli zafer umutlarını çoktan tüketmiş durumda ve hiç değilse uzun vadede bir zafer kazanmayı umuyor.
Sivil ölümleri konusuna gelecek olursak ABD’nin bu konudaki sicili Sovyetler Birliği’nden daha parlak değil, hatta çok daha kötü. Gerek Afganistan’da gerekse Irak’ta ABD askerleri tarafından yanlışlık(!) sonucu öldürülen sivillerin haberleri neredeyse her gün gazete ve televizyonlara çıkıyor. Fakat ABD askerleri bu öldürme işini o kadar ilerletti ki, artık yanlışlıkla yalnızca sivilleri değil, kendi işbirlikçilerini de öldürüyor. ABD askerleri son olarak Afganistan’ın Zebul vilayetinin başkenti Kalat’da yanlışlıkla 6 Afgan polis ile 1 sivili öldürdü. Her zaman bir bahane bulmakta zorlanmayan ABD’nin bu seferki bahanesi ise Afgan polislerin kimliklerini belirleyememesi. Fakat ABD’nin giderek artan sivil katliamı, insanları, Şeriatçı yapısından dolayı daha düne kadar uzak durdukları Taliban güçlerinin safına itiyor. Öldürülen her bir sivil aynı zamanda Taliban saflarına yeni militanların katılmasına neden oluyor.
Fakat ABD, tüm asker yığınağına karşın ülkede denetimini giderek yitiriyor. Uluslararası Güvenlik ve Gelişme Konseyi’nin (ICOS) son raporuna göre Taliban güçleri artık Afganistan’ın % 72’sini ele geçirmiş durumda. Geçtiğimiz yıl Taliban güçlerinin ülkenin yalnızca % 54’ünde egemen olduğunu anımsatan rapor, “Taliban’ın artık geleneksel olarak güçlü olduğu güney kesimlerinin ötesine geçip Afganistan’ın batı ve güneybatı bölgeleri ile Kabil’in kuzeyi hatta Kabil’de bile kalıcı” olduğunu iddia ederek Taliban’ın askeri ve siyasi açıdan Batılılardan çok daha başarılı olduğuna dikkat çekiyor. Kısacası ABD artık daha fazla asker göndermeyi değil, askerleri kazasız belasız bu bataklıktan nasıl kurtaracağını düşünmek zorunda.
|
Yunanistan’da yaşam felç oldu
Yunanistan’da iki hafta önce 16 yaşındaki Aleksis Grigoropulos’un polis kurşunuyla ölmesinin ardından Yunanistan’ı saran şiddet dalgası durulmak bilmiyor. Grigoropulos’un polis kurşunuyla öldürüldüğünün duyulması üzerine sokaklara akın eden binlerce Yunanlı ülkeyi adeta savaş alanına çevirdi. Başkent Atina ve Selanik’te başlayan protesto gösterileri kısa zamanda Mora ve Yunan adaları dahil olmak üzere ülkenin büyük bir kesimine sıçrarken, göstericiler başta polis karakolları olmak üzere birçok kamu binasına saldırdı, yüzlerce araç ve banka şubesi de ateşe verildi.
Yunanistan polisi göstericileri engellemek için birçok kentte caddelere barikat kursa da binlerce göstericinin ortak hedefe yönelen gücünü kırmakta tamamen çaresiz kalmış durumda. Yeni bir ölüm yaşanmaması konusunda hükümetten kesin talimat alan polis göstericilere ancak göz yaşartıcı bomba ile müdahale edebiliyor. Polise molotof kokteyleriyle karşılık veren göstericiler ise Yunanistan Parlamentosu’nun bulunduğu Sindagma Meydanı’ndaki polis barikatını da aşarak meydandaki banka şubelerini ve otelleri ateşe verdi. Parlamento binasının yanı sıra Grigoropulos’u öldürmekle suçlanan iki polis memurunun yargılandığı mahkeme binası da molotof kokteylerinin hedefi oldu. Girit Adası’ndaki valilik binası ise gösteriler sırasında tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılmasını isteyen öğrenciler tarafından işgal edildi. Birçok kentten alevler yükselirken, itfaiye araçlarına göstericiler tarafından el koyulması ya da önünün kesilmesi yüzünden yangın söndürme faaliyetleri de yapılamıyor.
Yunanistan medyası sürekli olarak savaş alanına dönen ülkenin görüntülerini verirken, çıkan olaylardan dolayı Karamanlis hükümetini sorumlu tutuyor. Polisin aldığı güvenlik önlemlerinin yetersiz kaldığına dikkat çeken medya, Yunanistan’ın adeta cehenneme döndüğünü söyleyerek, polis kurşununun aslında son aylarda yolsuzluk skandalları ile başı dertte olan Karamanlis hükümetine atıldığı ve Karamanlis hükümetinin sonunun geldiği değerlendirmesinde bulunuyor. Muhalefet de hükümet karşıtı eylemleri kendisi için bir fırsat görerek iktidara bir an önce erken seçim yapması çağrısında bulunuyor. Anamuhalefet partisi PASOK’un lideri Yorgo Papandreu bir yandan halkı sakin olmaya çağırırken, “Krizle baş edemeyen hükümet halkın güvenini kaybetmiştir. Artık bu ülkeye verebileceği tek şey var, o da iktidarı bırakmak. Hakkında hüküm vermesi için halka gitmeli ki, çözümü halk bulabilsin” diyerek hükümete erken seçim çağrısında bulunuyor.
Şiddet eylemleri sonucunda oluşan maddi zararın boyutu ise daha şimdiden milyar avro düzeyini aştı. Şiddet olaylarını çok daha tehlikeli bir duruma getiren ise, ilk başlarda yalnızca polislerle çatışan ve kendilerini anarşist ve iktidar karşıtı olarak tanımlayan göstericilerin artık ev ve işyerlerini şiddet olaylarından korumak için çalışan insanlarla da çatışmaya başlaması. Birçok işyeri sahibi işyerlerinde sabahlamaya başlarken, yağma olaylarından dolayı birçok kişi de gözaltına alındı. Olaylar ülke dışına da yayıldı ve birçok Yunan konsolosluğu saldırılardan payına düşeni aldı. Berlin, Paris ve Londra’daki Yunanistan başkonsoloslukları göstericiler tarafından işgal edilirken İstanbul’daki Yunanistan Başkonsolosluğu’na ise kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından kırmızı boya atıldı.
Kaosa teslim olan Yunanistan’da Karamanlis hükümetine son darbe ise sendikalardan geldi. Hükümetin, grevlerin iptal edilmesi çağrısına olumsuz yanıt veren ve ülkedeki işgücünün yaklaşık yarısını örgütleyen Yunanistan İşçi Sendikaları Federasyonu (GSEE) ve Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu (ADEDY) ülkedeki ekonomik durumu protesto ederek 24 saatliğine genel greve gitti. Devlet dairelerinin yanısıra havaalanları da hizmet vermeyince Yunanistan’ın dış dünyayla olan tüm bağlantısı da kesilmiş oldu. Sendikaların ortak çağrısı ise sokağa dökülen bu gücün boşa harcanmayarak siyasi bir güce dönüştürülmesi.
Olaylar karşısında çaresiz kalan Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, ölen gencin ailesine gönderdiği başsağlığı mesajında olaydan dolayı tüm Yunanlılar gibi kendisinin de büyük üzüntü duyduğunu, sorumluluların bir an önce bulunacağını ve buna benzer bir olayın tekrar gerçekleşmemesi için gereken tüm önlemleri alacağını bildirdi. Bakanlar Kurulu’nu olağanüstü toplayıp Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas’la görüşen Karamanlis, yaptığı görüşmenin ardından “Şiddetin sorumlularına müsamaha gösterilmeyecek. Trajik bir olay, şiddet eylemlerini demokrasiye, halka ve topluma karşı kullanmak için mazeret gösterilemez” diyerek olayların sürmesi durumunda yeni önlemler alınacağının işaretlerini verdi. Yunan medyası, ülke çapında bugüne kadar görülmemiş şiddet eylemlerini engellemekte başarısız kalan Karamanlis hükümetinin yeni önlemler olarak Anayasa’nın 11. maddesine dayanıp olağanüstü hal kararı alarak açık hava toplantılarını yasaklamayı düşündüğünü ve Yunan polisinin üniversite kampüslerine girmesini yasaklayan dokunulmazlığı kaldıracağını iddia ediyor. Çünkü molotof kokteyleri ve taşlarla polise saldıran göstericiler eylemlerinin ardından polis dokunulmazlığı olan üniversitelere sığınıyor ve üniversiteleri üs olarak kullanıyor.
Tüm bu olaylara neden olan silahı ateşleyen 37 yaşındaki polis memuru Epaminontas Korkoneas ise savcılığa verdiği ifadesinde suçsuz olduğunu ve yalnızca havaya ateş ettiğini iddia ediyor: “Geçen cumartesi günü saat 21.00’e doğru Eksarhia semtinde devriye gezerken aracımıza 30 kişiden oluşan bir grup taş, sopa ve şişelerle saldırdı ve bize küfür ettiler. Saldırının ardından olay yerinden ayrıldık. Aracımızı biraz ileriye park ettikten sonra yakında bulunan çevik kuvvet ekiplerine haber vermek üzere geriye döndük. Yeniden saldırıya uğradık. Arkamızı dönüp kaçmaya çalıştık. Bu arada yanımdaki arkadaşım bir ses bombası attı. Ben de tam olarak hatırlamıyorum ama 2 veya 3 el havaya uyarı atışı yaptım.” Tutuklanarak cezaevine gönderilen Korkoneas’ın istemeyerek ölüme neden olmak suçundan yargılanacağı belirtiliyor.
Görgü tanıklarına göre ise polis memurunun ifadeleri gerçeği yansıtmıyor. Tanıklar polisin hiçbir uyarı ateşi açmadan doğrudan gençleri hedef aldığında ısrarcılar. Şu ana kadar kamuoyuna açıklanmayan ama polis kaynaklarından sızdırılan adli tıp raporuna göre de Grigoropolus’un kalbine isabet ederek ölümüne neden olan mermi doğrudan değil, başka bir hedefe çarpıp sekmesinden sonra ölen gence saplanmış. Fakat adli tıp raporunun böyle bir ortamda açıklanmasının “devlet polisi koruyor” algılamasına yol açacağı ve bunun olayların daha da büyümesine neden olacağından korkulduğu için şu an itibariyle rapor yalnızca “sızdırılıyor.” Karamanlis hükümetinin şu ana kadar yapabildiği tek şey ise olaylar sonucu zarar gören ev ve işyeri sahiplerine tazminat ödeneceğini açıklamak oldu. Olaylar 300 sandalyeli Parlamento’da ancak bir sandalye fazlası ile iktidarda bulunan Karamanlis hükümetini yıkmasa bile Karamanlis’in bundan sonra parti başkanlığı koltuğunda kalması artık çok daha zor.
|
İranlılar Şeriattan çekmeye devam ediyor
İran halkının yüzü bir türlü gülmek bilmiyor. Bir zamanlar Ortadoğu’da emperyalizmin en önemli müttefiklerinden biri olan Şah rejiminden oldukça çeken İranlılar, Şahlığın yıkılmasının ardından bu kez de Şeriat rejiminden çekiyorlar. Her şeyin İslam adına yasaklandığı İran’da insanlar, sıradan insanların anlamakta zorluk çekeceği birçok nedenden dolayı tutuklanabiliyor. Olası ABD saldırısı tüm sıcaklığıyla kendini hissettirirken, ülkeyi yönetenler hâlâ enerjilerinin bir kısmını kendi insanlarına yaşamı zindan etmekle harcıyorlar.
İslamı kendi kafalarına ve isteklerine göre yorumlayan insanların koyduğu kuralların son kurbanları ise “şeytani” kıyafetler giyen 49 kişi oldu. Şeytani dediysek hemen bizdeki gibi aklınıza satanistlerin giydiği simsiyah elbiseler ya da taktıkları semboller gelmesin. Onların şeytani giyim anlayışları bizden oldukça farklı. Kot pantalon ya da düğmelerinden birisi açık olan bir gömlek giyen biriyseniz İran’da şeytani kıyafet giymekle suçlanıp tutuklanmanız işten bile değil. İran’ın resmi haber ajansı İRNA’nın verdiği habere göre İran’ın kuzeyindeki Kaimşahr kentindeki 49 kişi işte sırf bu nedenden dolayı tutuklanmış. Kentin Emniyet Müdürü Mahmud Rahmani “emniyet güçlerinin toplum içine şeytani ve uygunsuz kıyafetlerle çıkan ahlaksız ve eşkıyalarla mücadele için uygulama yaptığını” gururla açıklıyor. Adam görevine o kadar bağlı ki, yalnızca “şeytani” kıyafet giyenleri tutuklamakla yetinmemiş, yaptığı denetimler sonucu Batı stili saç kesen 5 berber dükkanını kapatmış ve 20’sine de bir daha böyle saç kesimi yapmaları halinde kapatılacaklarını bildirmiş.
Peki Şeriat rejiminin aldığı önlemler bir işe yarıyor mu? Belki İran sokaklarında şeytani kıyafetlerle dolaşanları ya da müşterilerinin saçlarını Batı stili kesen kesen ahlaksız berberleri göremiyoruz ama İran her baskıcı rejimin doğal sonucu olan çok daha tehlikeli gelişmelerle baş etmek zorunda kalıyor. Astığı onlarca insana karşılık İran’ın dünyada en fazla uyuşturucu kullanılan ülkelerden birisi olmasını engelleyemeyen Tahran yönetimi artık yeni bir unvanın daha sahibi: Gençlerdeki HIV virüsü taşıma oranında dünya birincisi.
Resmi istatistikler her ne kadar İran’da yaklaşık 18 bin kişinin AIDS hastası olduğunu gösterse de HIV ile mücadele eden kurumun başkanı Abbas Sadagat’a göre ülkede AIDS hastası olanların gerçek sayısı 70-100 bin arasında. İnsanlar AIDS hastası olduklarını bilseler bile korktuklarından dolayı resmi sağlık kuruluşlarından yardım almaya yanaşmıyor. Sağlık Bakanı Karman Bagheri Lankarani, İran’da HIV virüsünün bu kadar hızlı yayılmasının nedeni olarak “bazı gençlerin tehlikeli cinsel ilişkileri kurma eğilimi”ni gösterse de gençlerin niçin tehlikeli cinsel ilişkileri tercih ettikleri ya da girmek zorunda kaldıklarını konusuna değinmeye bir türlü yanaşmıyor. Oysaki yasa dışı her türlü ilişkinin yasak olduğu ve sıkı Şeirat yasalarıyla yönetilen bir ülkenin bu konuda dünya birincisi olmaması gerekirdi. Şeriat rejimi ülkedeki camileri insanlarla doldurmayı başarmış olabilir ama camilere doldurduğu o insanların kafasının içini doldurmayı başaramamış gibi görünüyor. Ya da insan doğasından gelen bazı şeyler yasaklarla bastırılınca sonuçları bir toplum için çok daha korkutucu olabiliyor.
|
|