15.12.2008/Sayı:215
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye Erkan Kararaslan

Faşizm karşısında
Tarih olmak
ya da tarih yazmak

AKP ve Kürt-İslam FaşizmiAKP ve Kürt-İslam Faşizmi

İleri Dergisinin 38-39. sayısı çıktı. Derginin kapak konusu olarak “AKP ve Kürt-İslam Faşizmi” işlenmiş. Kapak yazılarının dışında son dönemde Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseline dair hazırlanan bir dosya var. Yekta Güngör Özden, Hüseyin Adıgüzel, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy da yazılarıyla gündeme ilişkin tartışmalara katkıda bulunuyor.

“Kürt-İslam Faşizmi”, AKP iktidarının ilk gününden beri kullandığımız bir kavram. Aslında Uğur Mumcu’ya ait olan bu terim, AKP rejiminin analizinde temel hareket noktasını oluşturuyor.

Ancak “Kürt-İslam Faşizmi” bugün AKP ile var olmuş bir olgu değil. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri Kürt isyanları aynı zamanda hep şeriatçı oldu.

Bugünkü siyasal iktidarın kökeni çok öncelere dayanan bu tarihsel olayla ilişkisini görememek, iktidara karşı çıkan kesimler açısından ciddi bir zaafiyet oluşturuyor. Bu eksik bakış açısı kendisini AKP iktidarının tanımlanmasında gösteriyor. Bir çok ulusalcı kesim yaşananları “Recep faşizmi, AKP faşizmi” diyerek küçümsüyor. Elbette bu ufuksuzluk en çok da faşizmi güçlendiriyor.

Bu noktada AKP kurmaylarının ortaya koydukları ideolojik argümanların da kafa karışıklığı yarattığını görüyoruz. Sonuçta AKP kendisini liberal, muhafazakar ve demokrat bir parti olarak tanımlamaktadır. Elbette bu kavramları kullanan bir siyasal hareketin Hitler tarzı bir diktatörlük rejimi kurması beklenmez.

AKP ve liberalizmi kesiştiren ne?

Sonuçta liberalizm kendisini özgürlükçü bir hareket olarak tanımlar. Burada şöyle bir soru sormak gerekir. Nasıl olur da örneğin Ahmet Altan, Orhan Pamuk gibi kendisini liberal olarak tanımlayan kesimler bugün AKP gibi dinci yönü çok açık olan bir partinin yanında saf tutabilmektedirler? Sonuçta bu kişiler dinsel inanç konusunda çok da iddialı olmayan kişilerdir. Ya da soruyu şöyle sorabiliriz. Liberalizmle AKP’yi aynı safta buluşturan şey nedir? “Aydınların” tutumlarından kaynaklanan gündelik bir kesişme midir, yoksa tarihsel bir sürecin doğal sonucu mudur?

Gökçe Fırat derginin son sayısındaki ilk yazısında bu tarihsel kesişimi ele alıyor. “Liberalizm, Faşizm ve Sosyalizm” yazısı, aslında tüm dünyadaki liberal hareketlerin bu eksen kaymasını analiz ediyor.

Gökçe Fırat yazısında, Batı Avrupa’da “liberalizm” kavramını ortaya çıkartan tarihsel süreci ortaya koyuyor. Bu kavramı ortaya çıkartan temel aktörler burjuvazi, toprak beyleri ve kilisedir. “Liberalizm 1700’lü yıllarda ortaya çıktığında Avrupa’da iki kavga iç içe geçmiş durumdaydı. Birincisi toprak beyleri ile burjuvalar arasındaki mücadele, ikincisi ise kilise ile yine burjuvalar arasındaki mücadele.”

Liberalizm; bu noktada serbest ticaret hakkını, serbest dolaşım hakkını isteyen burjuvazinin siyasal talebi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak geleneksel gücünü kaybetmek istemeyen toprak beyleri ve kilise, burjuvazinin bu taleplerine karşı çıkmıştır. Hesaplaşma kanlı olmuştur ve tüm dünyada bilinen devrim hareketleri ortaya çıkmıştır.

Liberalizmin iki ayağı: Milliyetçilik ve laiklik

Burjuvazinin bu noktada geleneksel güçlere karşı kendisini savunabilecek ve yaratacağı yeni topluma temel teşkil edecek bir ideolojiyi yaratması da şarttır. Bu ideoloji liberalizmdir ve ikili bir ayak üzerinde durur: Milliyetçilik ve laiklik.

Burada burjuvazi açısından otoritesine kaynak olacak bir meşruiyet sorunu çıkmaktadır. Geleneksel güçlerin kullandığı tanrı kavramını ikame edecek ve kendi varlığına destek olacak yeni bir güç yaratılması gerekmektedir ve bu güç de burjuvazinin temel dayanak noktası olacaktır.

“Bu noktada tanrının kulları denilen Hıristiyanlar uluslara bölündü ve bu sınırlar üzerinden ulus birleştirildi. Dolayısıyla uluslaşma bir ulusal birleşme sürecinin sonucuydu, milliyetçilik de bu süreçte kilise ve krala karşı özgürlük ideolojisiydi.”

Liberalizmin üzerinde yükseldiği diğer bir ayak olan laiklik de aynı şekilde burjuvazinin kiliseye karşı mücadelesinde ortaya çıkmış bir fikirdir. Sonuçta kilise de siyasal ve ekonomik bir gücü temsil ediyordu ve bu güç burjuvazinin önünde bir engeldi. “İnsan aklının özgürleşmesi” kilisenin siyasi otoritesini ortadan kaldıracağı gibi, kilisenin elindeki ekonomik gücün de yok olmasına neden olacaktı.

“Demokrasi” tam da bu esnada burjuvazinin halka vaat ettiği yeni bir kavramdır. Artık kilisenin güdümünden çıkan halk kendisini yönetecek, kendi geleceğine kendisi karar verecektir.

“Dolayısıyla liberalizmin özgürlük olan tanımı, serbest piyasanın gelişimi ve egemen olması ile birlikte artık başka bir hal alacaktır. Tüccar/burjuva ekonomik sistemi belki 17 ve 18. yüzyıllara kadar feodal ekonomik sisteme karşı bir özgürlük hareketiydi ama sonunda o özgürlük savaşını kazanmış ve rakibini yok etmişti.”

Bu batı tipi liberal sistem, daha 1840’larda kapitalizm adını almıştır. Bu yeni dönemin en belirgin özelliği liberalizmin iç sınırları ilgilendiren bir kapitalizmle sınırlı olmaması, emperyalizmle birlikte kapitalizmin tüm dünya ölçeğinde yaygınlaşması olmuştur. Liberalizm kapitalizmi tüm dünyaya taşıyacak bir siyasal ideolojinin ifadesi olmuştur. “Liberalizm, kapitalizm demektir, kapitalizmse emperyalizm.”

“Çağ değişmişti, artık emperyalizm haline gelen liberalizm, halkların bağımsızlık ve özgürlük kavgası karşısında tümüyle gerici ve tutucu bir hal almıştı.”

Böylelikle liberalizmle demokrasi arasındaki özdeşlik ilişkisi bir karşıtlık ilişkisi haline geldi. Liberalizm böylelikle ulusal kurtuluşçuluğa karşı konumlandı. Liberalizm artık bir faşizm, yani anti-demokrat ve diktatörlük rejimi savunusudur.

Ulus kavramı Avrupa’da dine karşı mücadelenin temeli olurken, ezilen dünya halkları için emperyalizme karşı mücadelenin temeli oluyordu. “Ulus” Avrupa’daki gibi bir “ulusal birlik” meselesi değil bir “ulusal kurtuluş” meselesiydi.

“Bu, milliyetçiliği aynı zamanda en özgürlükçü ve demokrat ideoloji haline getirir. Bir zamanların Avrupasında ulus, dine karşı mücadelenin temeliydi ama günümüzde ulus emperyalizme karşı mücadelenin temelidir.”

Liberalizm artık kendi temelinde olan milliyetçiliğe düşman haline gelmiştir. Ulus devlet ise demokrasinin ve özgürlüğün teminatıdır. “Dün ulusu inşa eden batı liberalizmi bugün başka ulusları yok etmektedir.”

“Irkçılık ve faşizm ise milliyetçilikle tümüyle ilgisizdir. Irkçılık sadece Avrupa’ya özgü bir fikirdir. Batı Avrupa’da ortaya çıkan ırkçılık, sömürgeciliğin doğal sonucudur. Ama bununla birlikte Avrupalı’nın kendi tarihsizliğine bulduğu ilaçtır.”

Faşizm mi? Faşist cunta mı?

Faşizm Avrupa’da geç kalmış bir sömürgecilik yarışında öne geçmek için yayılmacı bir anlayışla ortaya çıkmıştır. İsmail Bostancıoğlu, “Üçüncü Dünyada Faşizm” yazısında dünyanın diğer coğrafyalarında faşizmin ortaya çıkış biçimini inceliyor.

Faşizm, Üçüncü Dünyada Avrupa’dakinden farklı olarak toplumsal bir tabandan yoksundur. Toplumdaki örgütlü dinamikleri ezmek için tamamen dışa bağımlı olarak gelişmektedir. Bunun siyasal ifadesi ise askeri bir cunta örgütlenmesi olmuştur. “Bu açıdan bakıldığında Üçüncü Dünya ülkelerinde faşizmden çok faşist cuntaların olduğunu iddia edebiliriz.”

Almanya’da faşizm emperyalist bir anlayışı halka kabul ettirmek için kullanılırken, İtalya’da ise Roma İmparatorluğu’nu yeniden diriltmek projesi olarak ortaya konmuştur. “Üçüncü Dünyadaki cuntalar ise ulusal onur üzerine en ufak bir söylem dahi geliştirmemişler ve doğal olarak toplumlarına hiçbir hedef sunmamaktadırlar.”

Kürtçülerle islamcılar hep kol kola

“Kürt-İslam Faşizmi” Türkiye’de faşist harekete temel olacak ideolojinin adıdır. Özgür Erdem, “Kürt-İslam Faşizminin Temelleri” yazısıyla bu Kürtçü İslamcı ittifakın tarihsel temellerini ortaya koyuyor. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtçü akımlarla İslamcı akımlar daima kol kola yürümüştür. En temel örnek, 1925’teki Şeyh Sait ayaklanmasıdır. Şeyh Sait hem şeriatçı hem de Kürtçüdür.

Fethullahçıların temel referansı olan Said-i Nursi’nin diğer adı Said-i Kürdi’dir. Atatürk döneminde 17 Kürt isyanı yaşanmıştır ve bu ayaklanmaların liderleri aynı zamanda şeriatçıdır.

Özgür Erdem’in ortaya koyduğu gibi Kürtçülükle İslamcılığın birlikteliğinin sağlayan şey ikisinde de var olan milliyetçilik düşmanlığıdır. Milliyetçilik, bu iki hareketin de panzehiridir. Yani bu iki gerici siyasal akım da kendisini var edebilmek için milliyetçiliğe karşı savaşmak zorundadır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da var olan aşiret yapısı Kürtçülüğü ayakta tuttuğu gibi bu geri toplumsal ilişkinin var olması şeriatçılığı da ayakta tutan bir neden olmuştur. AKP’yi ayakta tutan güç de bu Kürt-İslamcı tabandır. Özellikle 22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin Doğu ve Güneydoğu’da aldığı yüksek oy oranları onun Kürtçü yönünü de ortaya koymaktadır.

“AKP iktidarı yalnızca Kürtçülüğün değil, Türk milliyetçiliğinin de sistemli olarak zayıflatıldığı bir dönem oldu.” Bunun nedeni ise Kürtçülüğe karşıt olarak yaratılabilecek bir siyasi hareketin engellenmesiydi. Böylelikle milliyetçilik yerine Kürt etnikçiliği, kozmopolitizm kavramları dayatıldı. AKP iktidarı Türklük kavramını ulusal bilinci aşındıracak Türkiyelilik kavramıyla ikame etti.

Kürtçülüğün Türk milliyetçiliğinin karşısına çıkabilmesi için ise bazı tarihsel argümanların yaratılması gerekiyordu. Başka bir ifadeyle Kürtlerin de tıpkı Türkler gibi bir millet olduklarının ispatlanması Kürtçülük açısından hayati bir önemdeydi.

Ali Özsoy’un “Türkiye’de Faşizm ve Kürt Irkçılığı” yazısı “Kürtten millet yaratma” sürecini ayrıntılı biçimde anlatıyor. Sonuçta ulus olma iddiasında olan toplulukların hepsinin bir tarihsel geçmişinin olması şart. Olmasa bile uydurulması gerekiyor.

“Her ırkçılık gibi Kürt ırkçılığı da tarih dışı ve uydurma bazı efsanelere dayanmaktadır.... Tez şudur. Kürtler Anadolu ve Mezopotamya’nın en eski ve uygar topluluğudur. Binlerce yıl burada devletler kurmuşlar, pek çok işgale karşı hiçbir kavimle kaynaşmadan saf kan bir ırk gibi bugünlere gelmişlerdir.”

Bu tezlere göre Kürtler Aryan uluslarından olduklarını iddia etmektedirler. Aryan ulusları düşüncesi ise 19. yüzyılda batılı ülkelerde eş zamanlı olarak ortaya çıkan bir akımdır. Aryan ulusları kendilerinin üstün ulus olduklarını iddia ederler. Bu ırkçı bir bakış açısıdır. Kürt tarih tezi de kendisini bu ırkçı bakış açısının içinde tanımlamakta ve kendisini ona akraba görmektedir. Bu tezin bir diğer uzantısı da Kürtçenin Almanca’ya yakın olduğu iddiasıdır. Böylelikle batılı diller ve Kürtçe arasında da bir ilişki kurulmaya çalışılır.

Elbette Kürtçülük tek başına bu tür tarihsel iddialarla hakim güç haline gelmemiştir. Kürt ırkçılığının en büyük gücü uyguladığı fiziksel şiddettir. Kürtçülük silahlı bir akım olduğu sürece ayakta kalabilmiş ve güçlenmiştir. Kürtlerin ulus olamama sorunları vardır ve “Tıpkı Batı’da burjuvazi eliyle kurulan yapay uluslar gibi, ABD emperyalizmi yapay bir Kürt ulusu kurmaya çalışmaktadır.”

AKP faşizminin toplumsal temelleri

Genellikle Türkiye’de faşizm MHP ile özdeşleştirilmiştir ama MHP en güçlü olduğu dönemde bile marjinal bir güç olmaktan kurtulamamıştır. Kaya Ataberk, “AKP Faşizminin Toplumsal, Ekonomik ve Siyasal Koşulları” yazısında faşist hareketin kendi zeminini nasıl yarattığını ortaya koyuyor.

Faşizm dönemleri her şeyden önce ağır toplumsal krizlerin ardından başarıya ulaşırlar. “Faşist hareketin yükselişi genel olarak bir ekonomik krizi, özellikle de bir finansal krizi takip eder…. Krizler kapitalizmin, faşizm de krizlerin sonucu olarak belirdi bir bakıma.”

Özellikle 2001 krizi ile sefilleşen kitleler AKP’nin en büyük dayanağını oluşturmuştur. 2001 krizi ile önemli ölçüde yoksullaşan kitleler üzerinde “hortumculardan ve tefecilerden hesap sorma” söylemi ciddi anlamda etkili olmuştur. Oluşan yeni dönemle birlikte geleneksel egemenler kesimi tasfiye edilir. “Halkın gözünde TÜSİAD, hortumcular ve kartel medyası lanetlenir. Ancak İslamcı sermaye yüceltilir.”

Böylelikle faşizm belirli bir sermaye çevresini ortadan kaldırırken bunun yerine kendi yandaşlarının egemen olduğu yeni bir ekonomik sistem kurar. Bu yenilik sistemin kendisinde var olan bir değişim değildir -elbette kapitalizm hüküm sürmeye devam eder- ancak hakim sermayedarların isimleri değişir. Bu yeni sermayedarlar AKP’ye biat eden kesimin temsilcileridir.

Finansal krizden etkilenen küçük esnaf ve çiftçi kesimleri kredi borçlarından dolayı AKP faşizmine hemen yönelmişlerdir. İşsizler açısından da AKP’li belediyeler ciddi bir umut kaynağı haline getirildi. AKP’nin faşizm tarihine en özgün katkılarından biri de belediyeler olmuştur.

Devlet kurumlarının etkisi azaltılırken belediyeler ellerinde çok büyük maddi olanaklarla devlet iktidarına alternatif siyasi otoriteler haline getirildi. Öylesine ki belediye başkanlıkları devlet bakanlarından bile önemli şahsiyetler haline geldi.

“Türkiye’de lümpenleşen varoş kesimlerinin sığındığı yer tarikat ve cemaat oldu. Bu bir taraftan ekonomik bir dayanışmanın rahatlığını sağlarken diğer taraftan da kendisini bir hiç olarak hissedenlere tebaa şeklinde de olsa bir kimlik ve amaç verdi.”

AKP faşizmi kendi kitlesini böylesine bir sosyal ve siyasal atmosfer içerisinde eğitip radikalleştirirken buna karşı sol bir hareket Türkiye çapında örgütlenemedi. Bu örgütsüzlüğün temelinde ise muhalif örgütlerdeki “küçük burjuva ideolojisi” yatıyordu.

Teslimiyetin teorisi: Küçük burjuva ideolojisi

İnan Kahramanoğlu “Faşizme Karşı Mücadele ve Küçük Burjuva İdeolojisi” yazısında AKP iktidarına karşı oluşan muhalefetteki ataleti ve pasifizmi sorguluyor.

Türkiye’de faşizm kendi hücum kıtalarını yaratırken sol anlayış reformculaşarak devrimciliğinden vazgeçti. Faşizme hareket alanı sağlayan en büyük zaaf sol içerisinde var olan bu eksen kayması olmuştur. “Eylem yapmayalım, uzlaşalım yoksa faşizm gelir” yaklaşımı göz göre göre faşizmin gelmesine neden olmuştur.

Bu masum görünen söylemin altında ise küçük burjuvanın kendi düzenini bozmaktan kaynaklanan endişesi vardır.

Küçük burjuva faşizm gelse bile kendi düzenini devam ettireceğini düşünmektedir. “Küçük burjuvanın tek talebi rahat bırakılmak ve dilediği gibi yaşayabilmektir.”

Aslında küçük burjuva bakış açısının cepheden karşı çıkabileceği tek şey devrimci bir örgütlenmedir. “Söz konusu kendi yaşantısı ve düzen içinde tuttuğu mevkiyi korumak olduğunda faşist rejimin her türlü uygulamasını bile sineye çekmeye razı olan küçük burjuva, örgüt disiplini başta olmak üzere her türlü örgütlü ve disiplinli çalışmayı özgürlüğünü korumak adına mahkum eder.”

Aslında muhalif gibi görünse de küçük burjuva faşizmin en önemli pasif destekçisidir. Sadece destekçi olarak da kalmaz kendisini toplumdan tamamen soyutladığı için de toplumu bir koyun sürüsü gibi görmeye başlar ve halk düşmanlığını teorileştirir.

Buradaki temel ayırım da devrimci bir bakış açısına sahip olamamaktır. Zaten dünya üzerinde faşizme karşı mücadele vermiş tek siyasi grup devrimciler olmuştur.

Dünya’daki anti-faşist mücadeleler

Nur Arslan, “Dünya Faşizme Nasıl Direndi?” yazısında dünya üzerindeki anti-faşist hareketleri ayrıntılı biçimde inceliyor. İtalya’da reformist solcular Mussolini’yle uzlaşarak faşizmin önünü açarken, sol komunistler ölüm kalım savaşının öncülüğünü yapmışlardır. Mussolini bile muhaliflerin bu tutumuyla dalga geçmekte ve şöyle demektedir: “Muhaliflerimiz ne haldeler, ne yaparlar? Genel grev hatta mahalle grevi mi düzenliyorlar. Ordu içerisinde isyan mı çıkarmaya çalışıyorlar. Hiçbiri değil, basın kampanyalarıyla yetiniyorlar.”

2. Dünya Savaşında da dünyayı Hitler faşizminden Stalingrad’da partizanların verdikleri eşsiz direniş kurtarmıştır. İspanyol İç Savaşında, Polonya’da, Fransa’da, Bulgaristan’da faşist rejimlere karşı mücadeleyi devrimciler vermiş ve en zor anlarında halkın onurunu çiğnetmemiştir.

Nur Arslan’ın yazısı anti-faşist bir cephenin nasıl yaratılacağı ve faşizme karşı nasıl direnileceği konusunda önemli dersler içeriyor. Sonuçta yaşadığımız süreç tüm dünyada halk düşmanı diktatörlüklerin halkın onurunu nasıl da ayaklar altına aldıklarını gösteriyor.

Böylelikle Türk sosyalistleri olarak bize düşen görev ortaya çıkıyor. Faşizm kapımıza dayandığında barikatlarda mı olacağız, evlerimizde internet başından ulusalcılık mı oynayacağız? Devrimci mi olacağız, biat mı edeceğiz? Teslim mi olacağız, direniş destanı mı yazacağız? “Tarih olmak” ve “Tarih yazmak” arasında nerede duracağımıza karar vermek bizlerin elinde.

Yeni bir film değil, eski bir şeriatçı propaganda

Diğer taraftan hayatın her alanında Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bir saldırı var. Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseli bu konuda hazırlanan en kapsamlı saldırılardan bir tanesi. Derginin son sayısında hazırlanan dosya yazılarıyla belgeselin Atatürk düşmanı sıradan bir belgesel olmadığı ortaya koyuluyor. “Mustafa” kapsamlı bir Atatürk düşmanlığı saldırısının önemli bir aşaması. Bu belgesel bile Kürt-İslamcılığın ne derece güçlenmiş olduğunu ortaya koyuyor. Diğer taraftan da Atatürkçü kesimler arasında yaşanan kafa karışıklığı ortaya çıkmış oluyor.

Bizzat Atatürkçüler kendi paralarıyla Atatürk düşmanı bir filmi finanse ediyorlar. Oysa bunlar ilk defa anlatılmıyor. Yeni bir Can Dündar belgeseli değil, 80 yıllık bir şeriatçı propaganda gördüklerimiz.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe