| Emel Erginbaş |
Devrimci mirasımız ve TÜRKSOLU İleri yayınlarından çıkan 3 kitaplık yaşamöyküsü dizisini TÜRKSOLU’nun 212. sayısında “Solcular Milliyetçi Olur” diyerek kapağa taşımıştık. Bu üç kitaplık yaşamöyküsü dizisini tamamlayan ve 2 haftadır TÜRKSOLU’nda reklamı yapılan 2 kitap daha yayınladı İleri Yayınları. Biri TÜRKSOLU Gazetesi’nin ve İleri Dergisi’nin Başyazarı Gökçe Fırat’a ait olan “Atatürkçülük ve Sosyalizm” isimli kitap. Diğeri de “68” adını taşıyor. 68 kitabıysa TÜRKSOLU Gazetesi’nin yazarlarının yazılarından oluşuyor. Üç kitaplık yaşamöyküsü dizisini okumak isteyenlerin mutlaka bu 2 kitabı da okumasını öneriyoruz. Zaten bu yıl 40.’sı düzenlenen TÜYAP Kitap Fuarı’nda da çoğunlukla 5’li bir kitap seti olarak okurlara ulaştı. Bu iki kitabın önemi şuradan geliyor: TÜRKSOLU’nun 210. sayısında Özgür Erdem’in de belirttiği gibi “Fikir sahibi olmadan da bilgi sahibi olunmaz. Önce bir fikriniz olacak. Dünyaya bakış açınız olacak. Bir çerçeveniz olacak olayları değerlendirmek için. Edindiğiniz bilgilerin ancak o zaman bir anlamı olur.” Yoksa diğer türlüsü “bilgi köleliği” olur. Öncelikle Gökçe Fırat’ın Atatürkçülük ve Sosyalizm kitabını ele almak gerekiyor. Atatürkçülük ve Sosyalizm Ezilen dünyanın ezen dünyaya, doğunun batıya, güneyin kuzeye karşı mücadelesi neredeyse 200 yıldır sürüyor. Bu mücadelede başarıya ulaşmış ve bir program oluşturarak bu başarıyı devamlı kılmış ilk önder Mustafa Kemal Atatürk, ilk ülke Türkiye. Türkler, Ulusal Kurtuluş Savaşları çağını başlatan bir millet. Atatürk’ün ardından bağımsızlığını kazanan ve Atatürk’ün uyguladığına benzer halkçı, devletçi programları uygulayan Asya’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya kadar pek çok ülke var. Ama bugün hâlâ sadece Türkiye’de değil tüm dünyada hem fikirsel anlamda bir kafa karışıklığı var hem de program anlamında net bir duruş yok. Gökçe Fırat “Ulusal Sol İdeoloji” isimli kitabında bu gerçeği ve çözümünü “Güçlü ideoloji, kitleleri peşinden sürükleyen ideoloji, ancak kendi terminolojisini yaratan ideolojidir. Bu bakımdan gerek liberalizm, gerekse Marksizm kendi kavramlarını yerleştirmeyi başarmıştır. Gerek liberalizmin gerekse Marksizmin ideolojik dünyada da, gerçek dünyada da hakimiyetinin altında yatan asıl sebep budur. Ezilen dünya kendi terminolojisini yaratmadıkça, tüm ezilen dünya aynı dili aynı kavramlarla konuşmadıkça ezilen dünyanın bugünkü durumu devam edecektir” diyerek açıklıkla ortaya koymuştu. Bu terminolojinin Türkiye’ye yansımasında ise özellikle 70’lerle beraber yıpratılan ve 80’lerden sona içi boşaltılarak tam tersi anlamlar yüklenen Atatürkçülük, sosyalizm gibi kavramların özüne döndürülmesi ve doğru bir biçimde tanımlanarak bir mücadele bayrağı haline getirilmesi var. Amerikacı tahribatın ardından bugüne geldiğimizde Atatürkçülük ve sosyalizmin ayrı ayrı yerlere koyulduğunu hatta zaman zaman karşıt konumlandırıldığını görüyoruz. Liberal kesiminden komprador sola kadar ne kadar batı merkezli kafa varsa hepsi Atatürkçülüğü ve sosyalizmi “fikirsel anlamda” birbirinden ayrı hatta karşıt noktalara koymak noktasında birleşiyorlar. Fakat pratik anlamda sosyalist de diyebilirsiniz Atatürkçü de diyebilirsiniz tüm halkçı rejimleri aynı noktaya koyup yıkmak için de aynı kararlı birleşik cepheyi kuruyorlar. Bu noktada kendine Atatürkçü ve solcu diyen kesimlerin de kafasının net olması gerekiyor. Hem ideolojik hem de politik anlamda. Kitap ilk bölümünde Atatürkçülük ve Sosyalizm kavramlarına açıklık getiriyor. Komünist manifestonun yayınlanışının üzerinden 160 yıl geçtikten sonra o günden bugüne sol ideolojinin bir muhasebesini yapıyor. “Sosyalizm antikapitalizmin genel adıdır. Ama elbette farklı farklı sosyalist görüşler mevcuttur. Fakat Marks’ın Komünist Manifesto’sunun yayınlanışı ile birlikte diğer sosyalist görüşler gittikçe zayıflamış, Marksizmse sosyalizmin tek adresi haline gelmiştir…Fakat işin çok daha garipsenecek tarafı Marks’ın fikirlerinin hayat tarafından doğrulanmamasıdır.” Marks’ın fikirleri hayat tarafından yanlışlandığı halde neden hala savunulmaktadır? Bunun açıklamasını yazının başında yaptığımız alıntı açıklamaktadır. Ezilenlerin güçlü bir ideoloji ve terminoloji yaratmaması. Marksist felsefenin çıkmazı, millet gerçeği ve emperyalizm Marks toplumu algılarken tek ayrım noktasının üretim tarzı içindeki yeri olduğunu söylüyordu. Yani bir insanın tek kimliği vardır: işçi ya da burjuva. Tarihinin, milletinin, dininin önemi yoktur. İşçi sömürüldüğünü görecek ve antikapitalist olacaktır. Ancak bu teori hiçbir zaman pratikte gözlemlenmez. Marksist sosyoloji milleti yok sayıyordu. Milliyet ve din toplumsal sistemin bir yansımasıydı. Toplumsal sistem değişince bunlar da değişecekti. Ancak bu teori hayatta sınandı ve doğrulanamadı. “Örneğin Rus Devrimi, bu Marksist teoriyi sonuna kadar uyguladı… Peki milletler ortadan kalktı mı?” Bilim geliştikçe, toplumlar ilerledikçe dinsel düşünce değişiyordu. Ama bu şablon millet gerçeğine uymuyordu. “Milli kimlik birlerce yılda sürekli kendini geliştiriyor ve güçleniyordu. Çünkü insanlar kendilerini milletlerine göre tanımlıyorlardı. Bu tanımlama da bir düşünce, inanış değil gerçeklikti!” Marks’ın zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeylerinin olmadığını söylediği Batıdaki isçi sınıfı, sömürgecilikle yaratılan geniş imkanlar ve zengin kaynaklar sayesinde kaybedecekleri pek çok şeye sahip oldu. Peki bu hammadde kaynaklarının ucuzlaması ve yeni pazarlar açmak ezilen dünya açısından ne anlama geliyor. Ezilen ülkelerin ucuz hammadde satması ve emperyalist ülkelerin ürettikleri ürünleri alarak ve ucuz hammadde satışından kazandıkları birazcık kaynağı bile emperyalizme kaptırmaları. Bu süreç içinde “geri ülkelerle” “ileri ülkeler” arasında bir mücadele başlamıştır. Ama bunu kavramlaştırmak gerekir. “Ezen ülkeler ve ezilen ülkelerde kimler vardır sorusunun cevabı tüm tarih boyunca aynı kalmıştır. Bu ülkeler kendi halkları ile, yani kendi milletleri ile vardır. Nitekim her ülke bir milleti temsil eder! O halde Marksist teoriyi bu noktadan düzeltmek ve materyalizmi uygulamak gerekmektedir. Tarih ezen milletlerle ezilen milletler arasındaki mücadeledir.” Bu mücadele hem antiemperyalist hem de antikapitalist bir mücadeledir. Lenin’e gelirken Lenin 1900’lerin başında Marksist teoriye emperyalizm kavramını ekledi. Lenin’in bu buluşu Marksizmin bugüne kadar yaşabilmesini sağlamıştır. Ama emperyalizm kavramını literatüre sokulması da yeterli değildir. Çünkü bu nokta Mustafa Kemal Hareketi gibi antiemperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerinin sınıfsal tahlilini yapamamış, Marksizm bu mücadeleleri tüm batımerkezciliğiyle tarih dışına itivermiştir. Ve 2000’li yıllarda Gökçe Fırat bizi gerçek teoriye ulaştırıyor: Emperyalizme karşı verilen mücadele vatan savunmasıdır. Bu mücadeleyi millet verir ve bunun da ideolojisi milliyetçiliktir. Atatürk her türlü toplumsal devrim projesini millet üzerine inşa etmiştir. Bu noktada Kemalizmin Marksizmden daha ileri bir sosyalist ideoloji olduğunu görürüz. “Atatürk’ün ilk duruş noktası yani millet gerçeğine dayanması ve milliyetçiliği O’nun tek doğrusu değildir. Altı Ok’taki tüm ilkeler, değeri ancak günümüzde anlaşılan, bir dönemler çok geri gibi görülen talepledir. Atatürk’ün Altı Ok’u emperyalizme karşı milliyetçiliği, kapitalizme karşı devletçiliği ve halkçılığı, gericiliğe karşı laikliği savunan bir devrimci anlayıştır. Bu anlayışı 23’lü yıllardan bugüne incelersek Atatürk’ün Marksist-Leninist olmayarak aslında yeni tür bir sosyalizmi inşa ettiğini görebiliriz.” Atatürkçü ideoloji Kitabın ikinci bölümünde Gökçe Fırat Atatürkçü ideolojiyi kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Doğan Avcıoğlu’nun deyimiyle söylersek “medrese Atatürkçülüğü” yerine tarihsel materyalizmle Atatürkçü ideolojiyi ortaya koyuyor. Bunun için Atatürk’ün kendi programı olan 6 Ok’a ve yaptıklarına bakıyor. Atatürkçülüğü tahrifat Atatürkçülük tahrif edilirken söylenen bir söylem de 6 Ok’un Fransız devriminden ya da Rus devriminden veyahut her ikisinden birden etkilendiğidir. “Fransız ve Rus devrimlerinde devrimin zemini sınıf mücadelesi iken, Türk devriminde zemin emperyalizm ile ulus arasındaki daha geniş bir ifade ile ezen uluslarla ezilen arasındaki mücadeledir. Bu, yeni çağda, yeni çelişkinin, ezilen ulus tarafından çözüm tarzıdır.” Gökçe Fırat, 6 Ok’u Antiemperyalist bir mücadele içinde gelişen bir programolarak ortaya koyarken, Atatürk’ün sağcı muhalefete, ittihatçılara, itilafçılara, liberalizme karşı çıkan tavrını da ortaya koyuyor. Tüm bu yazılanlardan sonra Gökçe Fırat, Atatürkçülüğün bir ideoloji ve siyasal hareket olduğunu, bu fikre karşı çıkanların da bu ideolojiden çıkabilecek potansiyel mücadelenin önüne set çekebilmek için bu tartışmayı yürüttüğünü gösteriyor. Kitabın 3. bölümü Türk Devriminin Ulusal ve Evrensel Kaynakları. Sömürgecilik ve emperyalizmle birlikte tüm artı değerin merkezi olan Batı sadece kendini paranın merkezi haline getirmedi tarihin, bilimin ve sanatın da merkezi haline getirdi. Yazdığı, çizdiği, yaptığı her şeyde bu vardı. ezilen uluslar “tarihsiz, dilsiz ve kültürsüz birer barbar” olarak Batı’nın “üstün medeniyeti” biat etmek zorunda bırakıldılar. Ulusal ve evrensel kaynaklar 3. dünyada ve Türkiye’de bu batı merkezci yaklaşıma karış fikir üreten ve mücadele eden akımlar da oldu. Bunlardan ilki Kadro’dur. Kadro dergisi 1932-34 yılları arasında çıkan bir dergidir ve asıl olarak Şevket Süreyya Aydemir’in fikirsel çerçevesini çizdiği bir harekettir. İnkılabın ideolojisini yapmak üzere yola çıkan Kadro, klasik Marksist şablonların işe yaramadığını ilk tespit edenlerdendir. “Kadro’ya göre Kemalizm, dünyanın emperyalist bölünmesinde başarılı bir milli kurtuluş devrimi modelidir. Bu hem sosyalizmden (Rusya tipi bir uygulama) hem de kapitalizmden farklı bir yoldur.” 2. akımsa Yön hareketidir. Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisi etrafında 60’lı yıllarda başlamıştır bu hareket. “Doğan Avcıoğlu dünyayı metropol-uydu bölünmesinde tahlil ediyor ve özellikle de üçüncü dünya devrimciliği için sonuçlar çıkarıyordu. Ancak Avcıoğlu Marksist şablonların dışına çıkmakla birlikte, temel bilimsel Marksist tahlil yöntemini terk etmiyordu. Dolayısıyla Üçüncü Danya’nın Devrimci mücadelesi, bir sınıf mücadelesi olarak ele alınıyordu.” Tüm bu yürütülen tartışmanın ışığında sosyalizmi doğru kavramak ancak hem sosyalist hem de milliyetçi olarak başarılabilir. “Yani hem antiemperyalist hem de antikapitalist olacaksınız.” Bununsa yöntemi halkçı ve devletçi olmaktır. Devrimci parti Son bölümse Ulusal Sol ve Devrimci Parti. Bunca geliştirilen fikir, teori nasıl hayata geçirilecek. Elbette devrimci partiyle. Bu konuda kitabın sonsözü: “Ve Türksolu Kadrocular gibi sadece fikir hareketi olarak kalmayacak. Devrimci gençlik gibi silahlı mücadele türü yanlış yollara sapmayacak, Yöncüler gibi askeri ihtilal heveslerine kapılmayacak ve partileşecektir. Yoksulların, ezilenlerin devrimci partisini kuracaktır.” Devrimciler Ölür ama Devrimler Durmaz Sürer “68 Devrimciler Ölür Devrimler Durmaz Sürer” kitabı başta TÜRKSOLU Başyazarı Gökçe Fırat olmak üzere TÜRKSOLU yazarlarından Erkin Yurdakul, Özgür Erdem, İnan Kahramanoğlu, Nur Arslan ve Tuğrul Çelik’in yazılarından oluşuyor. Kitaba ismini veren Dev Genç Marşının bir dizesi. Dönemin en çok söylenen marşlarından Dev Genç Marşı. Ve dönemin ruhunu en iyi yansıtan marş. Emperyalizme karşı vatanı savunan devrimci gençlerin efsaneleşmiş mücadelesini bugüne taşıyan o mücadele ruhunu doğru bir ideolojik zeminde yeniden yaratmayı amaçlayan yazılar. Bu yıl özellikle, 68, Deniz’ler daha çok tartışıldı medyada, yazı dizileri, açık oturumlar yapıldı. Liberalinden, döneğine pek çok zat atıp tuttu konu üzerine. Peki hâlâ 68’i tartıştıran nedir bugün üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen? Özgür Erdem yazısında “68 olaylarının üzerinden geçen 40 yıla rağmen Türk solunun yön arayışı hâlâ devam ediyor. 68 tartışması da bu nedenle bitmek bir yana daha da alevleniyor” diyor. Ve bugün Türkiye’ye baktığımızda Kürt-İslam Faşizmine teslim olmuş bir ülke görüyoruz. Gericiliğin ve bölücülüğün vatanı emperyalizme peşkeş çektiği bir dönemde tek örgütsüz kesim sol. Ama soldan kastımız Amerika’nın ve Avrupa’nın kucağında siyaset yapan marjinal grupçuklar değil. Emperyalizme karşı vatanı, sermayeye karşı emeği savunan bir sol. Ve bu dağınıklık bir toparlanma arayışını ve bunun tarihimizdeki en yakın örneği olan 68’i yeniden tartışmaya açmaya da neden oluyor. Kitap Gökçe Fırat’ın yazılarıyla başlıyor. Bu yazılar bir muhasebe aslında. 68’de milyonlarla verilen mücadele; üniversite işgalleri, köylüyü ve işçiyi bilinçlendirmeye giden üniversite gençleri, yüzbinlerce kişiyi bir araya getiren mitingler… Türkiye nasıl bu hale geldi? O insanlar nereye gitti? Aslında 68’den bugüne gelen herkesin yapması gereken bir muhasebe bu. Evet böylesi yükselen bir mücadeleyi sadece polisle bastırmak mümkün değildi. İşin içine CIA de bizzat girerek tüm devrimci önderleri teker teker öldürdü ve bu mücadeleyi başsız bıraktı ama bu bir mazeret olabilir mi vatanı emperyalizme ve onun uşaklarına bırakmak için. Bugün Türkiye bu noktadaysa bunda en önemli paylardan biri de devrimciliği değil kendi rahatını seçin insanların bu kuşaktan geriye kalmış olmasıdır. “Faşizm faşistlerin değil, faşizme boyun eğenlerin eseridir.” (Gökçe Fırat, sf 24) 68’in gerçek yönü Faşizme boyun eğen bu insanların bir kısmı kendilerini lüks hücre evlerine kapattılar kimileri tamamıyla uzaklaştılar. Açıktan 68 üzerinden karşı devrimciliğin teorisini yapmaya çalıştılar. Kimisi Deniz ve 68’i Kürtçülüğe yamamaya çalıştı, kimisi marjinalleştirmeye. Ama bugün TÜRKSOLU’nun kararlı ideolojik mücadelesiyle Deniz’in hakkını Deniz’e, 68’in hakkını 68’e vermeye mecbur kalan bu uşaklaşmış zihniyetler Deniz’in cuntacılığından bahsetmeye, 68’in milliyetçi yönünü bir hata olarak mahkum etmeye çalışmaktadırlar. Deniz Atatürkçüydü. Erkin Yurdukul’un ve Nur Arslan’ın yazılarında Deniz’in mücedelesinin içeriği netlikle ortaya konuyor. 68’in tüm eylemleri Amerika’ya karşı antiemperyalist ve tam bağımsızlığı savunan milliyetçi eylemlerdir. - Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsız Türkiye” yürüyüşü - 6. Filo askerlerinin Dolmabahçe’de denize dökülmesi - Vietnam kasabı olarak anılan Amerikan büyükelçisi Commer’in arabasının ODTÜ’de yakılması - Denizlerin de Mahirlerin de o dönem tamamıyla Amerikan askerlerini ve üslerini hedef alan kaçırma eylemleri Denizlerin mirasçısı kim? 68’den günümüze pek çok sol fraksiyon ortaya çıktı. Bunlardan bir kısmı Denizlerin devamcısı bir kısmıysa Mahirlerin devamcısı olduğunu söyleyip durdular ama ideolojik ve politik konumlanışları Deniz’in ve Mahir’in tam karşısında Amerikanın kucağındaydı. Bunu Özgür Erdem yazısında THKO davasında Deniz’le birlikte yargılanan, daha sonra da Emeğin Partisi’nin (EMEP) liderlerinden olan, yani Denizlerin idamının ardından, oluşturduğu örgütlenmeyi gelenek olarak benimseyen partinin liderlerinden Mustafa Yalçıner’den bir alıntıyla örneklendiriyor. “THKO’nun geçmişi düzen eklentisi solculuktur, liberalizmdir, reformculuktur, parlamentoculuktur, darbeciliktir, çeşitli siyasal yönelimlerle düzenin savunulmasıdır, yasalcılıktır.” Mahir’in THKP-C’sini gelenek olarak kabul eden ÖDP de bunlara başka bir örnektir. Gerek ÖDP gerek yasal ya da yasadışı fraksiyonlar bugün PKK’nın kuyruğunda siyaset yapmaktadır. Hatta Kürtçüdürler. Atatürkçülüğe karşıdırlar. Özgür Erdem bu noktaya da Mahir’den bir alıntıyla açıklık getiriyor: “Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydının zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır. Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden Kemalizm soldur, milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.” Sonuç olarak Deniz’lerin hatasıydı neydi sorusunu sorup da karşılığında kendi dönekliklerinin savunmasına girişenlere yanıt: Ülkenin mevcut uydu siyasal mekanizmasından kopup devrimci mücadele yürütmek her zaman bir devrimcinin görevidir. Ama halktan koparak da mümkün değildir. Deniz’ler çıkışlarında ve eylemlerinde Kuvayı Milliye’ye dayanıyorlardı. Ama Latin Amerika tarzı mücadeleleri örnek alan silahlı eylem, ülkenin tarihsel mirasıyla da uyuşmuyordu. “Gençlik, enerjisini halk kuvvetlerinin bağlarının güçlendirilmesine, örgütlendirilmesine harcayabileceği bir zamanda ondan tamamen kopmak sonucunu doğuracak bir eylem türüne girişir. Deniz’lerin önemli yanlışı budur.” (Erkin Yurdakul, TÜRKSOLU, sayı 3, Mayıs 2002) Ve son söz: “Hatalar mı elbet tekrarlanmayacak, ama devrimci geçmiş hatalar yüzünden asla karalanmayacak. Çünkü karşı çıkılan hatalar değil devrimci olma iradesidir, devrimci yaşama felsefesidir aslında.” (Gökçe Fırat)
|