15.12.2008/Sayı:215
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövKapitalizme doğru kadın

Kadının konumu tarih içinde yer alan sınıflı toplumlarda her zaman aynı olmadı. Örneğin, kapitalizm-öncesiyle kapitalist düzen içindeki yerleri, hele o düzenin belirli aşamalarında, birbirine benzemez. Ancak, kapitalizm öncesinde varlığının ve işlevinin, kimi kural-dışı, ayral ve geçici durumlar dışında, erkeğin bir tür uzantısı görünümümde olduğu söylenebilir.

Kadının herhangi bir sınıfsal düzendeki konumuna bakmadan önce, birkaç kısa anımsatma yapmada yarar olabilir. Toplumsal sınıflar mal ve hizmet üretiminde, sınıf-içi ilişkilerde işbirliğinin ve sınıflar-arası temasta çatışmanın ağır bastığı ve kendine göre iş bölümü yaşayan insan kümeleridir. Aynı sınıf içindeki iş bölümü teknik, ama sınıflar arasındaki iş bölümü toplumsal niteliktedir. Toplumsal sınıf belirli tarihsel çerçeve içinde mal ve hizmet üretimiyle ilişkilidir. Tüm tarihsel toplum biçimlerinde kendine özgü mal ve hizmet üretme biçimi bulunmaktadır; kişiler bunun içinde birbirine benzemez biçimde yer alırlar; ayrıca, mal ile hizmetlere olan bağlantıları ayrımlıdır. Bütün üretim biçimleri dış görünüşleriyle ilk bakışta sanki birbirine benziyorlarmış gibi bir kanı uyandırırlarsa da, önemli olan her üretim türünün kendine özgü temel özelliğini saptamaktır.

Böylece, kişinin toplum içindeki yeri önemli ölçüde bir sürecin sonucudur ve kendi istencine sanıldığından çok daha az bağlıdır. Konumunu kişisel nitelikleri belirliyor gibi görünüyorsa da, toplumdaki yerini ondan daha çok içine doğduğu sınıfa ve bu sınıfın verdiği olanaklara borçludur. Soydan gelen us, dağarcığında biriktirdiği bilgi ve fırsatlardan yararlanan çalışkanlık benzeri becerilerinin de kuşkusuz etkisi olacaktır. Ancak, örneğin, bilgiyi seçkinlerin çocuklarına açık okullardan elde etmişse, bunda bireyi olduğu belirli sınıfın payı vardır. Parasal olanaklarla ilgili bu öğe kişinin kendinden doğmuş gibi görünen sonraki değerlerinin de anahtarıdır.

Simone de Beauvoir Marilyn Monroe

Az sayıda erkeğin ya da kadının tek başlarına başarıları söz konusu toplumun eşitlikçi olduğunu kanıtlamaz. Marilyn Monroe’nun (sağda) Hollywood’da öne çıkışları o ülkede her açıdan baskıcı bir tekelci sermaye düzeninin olmadığını göstermez. Birkaçının piramidin doruğuna doğru sivrilmesiyle aldatmaca eşitlik savunmasındaki o düzen küreselliğe özenmekte haklı olamaz.

İkinci Cins adlı kitabın yazarı Simone de Beauvoir’ın
(1908-86) belirttiği gibi, kadın hem ekonomik, hem cinsel baskı altındadır. Bu yorum çerçevesinde göz önünde tutulması gereken önemli gerçek kadın haklarını savunan akımların hangi sınıf adına konuştukları, hangi sınıfı simgeledikleridir.

Kadın da, erkek gibi, bu çerçevenin tutsağı ya da olanaklarının talihlisidir. Her ikisi de bu durumlarının birer alın yazısı olduğunu düşünebilirler. Ancak, kadının başka bir konumu daha söz konusudur. O hem aile, hem toplum içindeki yerini, geleneğin de perçinlediği doğal ve hakça bir durum olarak görmeğe alışmıştır. Derebeylik düzeninde malın, mülkün sahibi genelde erkektir; kadın bunlardan kocası yoluyla yararlanır. Ticaret kapitalizmine geçilirken kadın pazar yerine satıcı olarak inmiştir, ama bunun temel nedeni çökmekte olan derebeyliğin bu tür sokak işlerine geleneksel olarak aşağılayıcı gözle bakıyor olması ve sonra güçlenecek olan sermayeci düzenin kendi denetim yollarını kurmaktan henüz uzak kalmasıdır. Bugün bile, taca ve tahta ilk ve genelde tek aday erkek çocuktur. Olgunlaşan kapitalizm, kuramsal savunmasına göre, sanki kişiler arasında ulus, ırk, din ve cins yönlerinden bir ayrım yapmaz; sanki tümü becerileri oranında başarılı olma yolunda eşittirler ve özgürdürler. Bu sav kuramsal olarak da, gerçeklik ölçüsünde de doğru değildir. Önce eşitliği sözde bile kurmamış yasalar vardır. Ayrıca, yasalardaki sözcükler bir yana, uygulama başka telden çalar.

Temel gerçek şu ki, tüm toplumsal aşamalarda kişinin yerini üretim düzenindeki konumu belirler. Bu aşamaların kimileri toplumun kastlara, katmanlara ve sınıflara bölünmelerini gizleyebilir de. Ama toplumların gelişme ve değişme çizgisi izlendiğinde çıkarlar, haklar ve ayrıcalıklar yönlerinden birbirine karşı sınıflar görülür. Bu karşıtlık gelirde de bellidir. Örneğin, ücretli işçiye ödenenle sermaye sahibinin kazancı yalnızca iki çeşit gelir değil, ondan öte niteliği ve niceliği birbirinden temelden ayrı iki geçim ve yaşam kaynağıdır.

Her sınıfın ve katmanlarının kendi içinde ortak bir tavrı bulunur. O kümelerin en ufak birimi de kişinin kendidir. Toplumsal devinimi, özellikle bir sınıftan yukarıdaki başka bir sınıfa tırmanmayı inceleyen araştırmalar çoğunlukla bu yükselişte başarılı olan erkek ya da kadın bireyleri ele alır, ama sınıfların kendi canlılıklarını göz ardı ederler. Yoksul çevreye doğup en varlıklılar dizelgesinin başlarına oturan birkaç erkek ya da kadın örneği tarihsel değişimin nasıl olduğunu anlatmağa yetmez; daha da öte, bu anlatımı gizlemeğe yarar. Bu denli yaklaşımlar sınıf temelli incelemelerin yerini tutamaz. Oysa, mal ve hizmet üreten her toplumda artı değer yaratan kalabalık bir sınıf ve bir de onu ele geçiren sayıca ufak başka bir sınıf vardır. Toplum bu ilişkiye dayalı olarak ekonomik bir alt-yapıya oturur. Onun üstünde de düşünsel bir yapı yer alır. Az sayıda erkeğin ya da kadının tek başlarına başarıları söz konusu toplumun eşitlikçi olduğunu kanıtlamaz.

ABD’nde baba Rockefeller’in ticarette ya da dişi oyuncu Marilyn Monroe’nun Hollywood’da öne çıkışları o ülkede her açıdan baskıcı bir tekelci sermaye düzeninin olmadığını göstermez. Birkaçının piramidin doruğuna doğru sivrilmesiyle aldatmaca eşitlik savunmasındaki o düzen küreselliğe özenmekte haklı olamaz. Düzenin anlatımındaki doğru anahtar toplum yaşamındaki devingen gücü sınıfların oluşturduğu ve kişilerin, kadınlı-erkekli olarak, o çerçeve içinde yer aldığı gerçeğidir.

Bu genel görünümde kadının özel bir yeri olduğu eklenmelidir. İkinci Cins adlı kitabın yazarı Simone de Beauvoir’ın (1908-86) belirttiği gibi, kadın hem ekonomik, hem cinsel baskı altındadır. Meslek yaşamına öğretmenlikle başlayan ve denemeleri, oyunları ve incelemeleriyle ün yapan bu Fransız kadın yazar kimilerince “kişi kadın doğmaz, sonradan olur” yargısıyla anımsanır. Özetle, kadın ve erkek toplumsal sınıflar değildir, ama toplum sınıflarınca sarılır ve belirlenirler. Bu yorum çerçevesinde göz önünde tutulması gereken önemli gerçek kadın haklarını savunan akımların hangi sınıf adına konuştukları, hangi sınıfı simgeledikleridir. Bu akımların başını çekenlerin yalnız kadınlar mı oldukları, yoksa onlara erkeklerin de eşlik edip etmemeleri bu bağlamda önemli değildir.

Kadının kapitalist toplumdaki yaşamı erkeğinin aynı koşullardaki serüveninden daha güç ve sıkıntılıdır. Kadın için, sermayeci düzenin, hele gelişmişlik aşamasında, getirdiği sorunlara ek olarak, daha önceki geleneksel yapıdan aktarılıp kapitalizme yamanmış ayrımcı gelenekler de vardır. Eski düzenin değerleri kadından yararlanmak için birtakım uygulamaları onun üstüne ve yanına biriktirerek egemen gücün hizmetine sunar. Böylece, kadının durumundaki güçlük yalnız yer yer hukuk yoluyla yasal ya da uygulamada eşitsizlikten değil, ayrıca kökü eskide olan ve kendi sınıfı içinde bile erkeğe ayrıcalıklar tanıyan gelenekten de kaynaklanıyor. Yasaların erkeğe yalnız tek kadınla ve kütüğe geçirilen uygar nikâhla evliliği tanıması ama uygulamada bunun dışına çıkılması gibi, eskiden kalma sözde töreler de vardır, üstelik yaygındır da.

Kapitalist toplum, bunlara ek olarak, kadını da bir mal gibi görür. Kapitalizm teknolojiyi ve onun parçası olarak makineleri geliştirme yoluyla erkekle kadının bedensel gücünü bir ölçüde eşitlediyse de, kadına biçtiği yeni konum onu gelişen koşullara bir sömürü noktasında mıhlamıştır. Kapitalizm, gene gelişme aşamasında, Hıristiyan inançlarına karşı (bilimselliğe tam olarak değilse de, hiç değilse) lâikliğe yönelerek, insana yaşam-sonrası Cennette rahat ya da Cehennemde ezinç (azap) yerine onu yeniden yeryüzüne döndürmeğe çalışmışsa da, kadının konumunda (sanki “doğal”mış gibi) temel bir değişme olmamıştır. Kapitalizmin korumasındaki çeşitli doğal bilim dalları sözde “Tanrıbilimsel” kör inanca karşı zafer üstüne zafer kazanmıştır, ama toplumsal bilimi oluşturan bilgi dallarının hiçbiri doğa bilimlerine koşut bir söz dinletirlik yerleştirememiştir. Bu nedenle, hem kadın ve ardındaki erkeğin yerinden aynı bilimsel düzeye sıçrayamamış, hem de kadınla birlikte erkek de yeni oluşmakta olan kapitalist düzeni başka açılardan görmüşler, böylece bakış birliğine kavuşamamışlardır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe