| Ekin Akkol |
CHP ile tamam mı devam mı? “… Derviş’in CHP’ye katıldığı gün, Türkiye tarihine Kemalizme ihanet günü olarak geçecek.”(TÜRKSOLU, Sayı 13) Bu başlığı attığımızda tarih 23 Eylül 2002’yi gösteriyordu. 57. Hükümet bir AB-ABD darbesi ile yıkılmış, Türkiye yeni bir seçim dönemine girmişti. Tüm partiler seçimlere hazırlanıyordu. CHP ve Deniz Baykal ise bir “atak” yaparak Amerika tarafından görevlendirilmiş, bizzat Ecevit eliyle Türkiye’ye yerleştirilen Kemal Derviş’i partisine katmakla meşguldü. Mütareke basını ise Baykal’ın Kemal Derviş “açılımını”, CHP’nin yeni seçim stratejisi olarak görüyor ve alkışlıyordu. Tüm bu düzen içi söylemlerden farklı olarak TÜRKSOLU bu gelişmeyi “Kemalizme İhanet” olarak tespit etmişti. Çünkü Kemal Derviş gibi bir liberalin parti içerisine alınıp, politika-siyaset yaptırılacak olması, CHP’nin Kemalizm’den uzaklaşıp sağ bir siyasete saplanacağının göstergesiydi. Süreç tam bizim söylediğimiz gibi gelişmeye devam etti. Derviş’in söylemleri CHP’nin söylemleri haline geldi. Atatürk’ün “Devletçilik” ilkesi yerine adı “çağdaş devletçilik” olan liberal sosa bulandırılmış bir ekonomik program parti içerisinde savunulmaya başlandı. Bu “ilkeye” göre yıllardır Türkiye ekonomisini dışa bağımlı hale gelmesinde merkez olan IMF ile ortaklık devam ettirilmeliydi. Bu politika CHP için sonun bir başlangıcıydı. Devletçilik uygulamada Halkçılık ile iç içe geçmiş bir programdır. Atatürk, Halkçılık programını 1920’de şöyle açıklamıştır; “Halkı emperyalizmin ve kapitalizmin baskı ve zulmünden kurtararak yönetim ve egemenliğin gerçek sahibi kılmak”. Yani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin” olacaktır. Halkçılık programı Büyük Millet Meclisi’nde bu şekliyle kabul edilmiştir. Atatürk’ün Devletçi-Halkçı programı emperyalizme ve kapitalizme karşı üçüncü dünyada sosyalist bir program halini alırken Derviş’in CHP’si bunu elinin tersiyle itiyordu. Altı Ok’tan yavaş yavaş vazgeçen CHP, sıradan merkez sağ bir parti halini alıyordu.. Devletçi ve halkçı yönünü bir kenara iten CHP, laiklik konusunda da çok ısrarcı değildir. Daha o günlerde Baykal’ın türban konusunda yaptığı açıklamalar, sağ partilerin ortak paydası olan “türbana özgürlükten” farklı değildir. Bir çok kesimi ama özelliklede Atatürkçüleri şaşırtan CHP, acaba sadece seçime yönelik bir çalışma mı izliyordu? Merkez Sağdan Kürt-İslamcılığa CHP Seçim politikası olarak sunulan bu açıklamaların hepsi Kemalizme ihanetten başka bir şey değildir. Zamanla parti içerisindeki genel Atatürkçülük anlayışı da her geçen gün aşındırılmıştır. Söylenen tek bir şey vardır artık, o da bu ülkede Atatürkçülük ile oy alınamazdı! Bu söylemler son zamanda ortaya çıkmakla beraber, İnönü döneminin genel anlayışıdır. Ve bundan sonra Atatürkçülük pek fazla dillendirilmeyecektir. Kemalizmden vazgeçen İnönü’nün CHP’si, haliyle 1950’de Demokrat Parti’yi başa geçirmiştir. Veya 27 Mayıs devrimini gerçekleştiren MBK’nın, yönetimi devrettiği CHP, 1965 seçimlerinde Demirel’in AP’sine Türkiye’yi teslim etmiştir. Günümüze geldiğimizde Baykal’ın CHP’si Türkiye’yi Kürt-İslamcı faşist parti olan AKP’ye teslim etmiştir. Yani CHP, Atatürk dönemi hariç, bugüne kadar hep gericiliğin önünü açacak politikalar savunmuştur. En son 22 Temmuz seçimlerinde aday olarak gösterilenler CHP’nin kaybetmesini kaçınılmaz hale getirdi. Yozgat’tan aday gösterilen ANAP kökenli Lütfullah Kayalar ve Bitlis Milletvekili adayı Edip Safter Gaydalı iki somut örnektir. Özellikle Edip Safter Gaydalı için söylenecek kelime çoktur. Edip Bey, Adalet Partisi’nden bu yana sağda saf tutan Gaydalı aşiretinin önemli ismi, Yassıada mahkumu eski DP milletvekili Selahattin İnan’ın torunu, eski bakan Kamran İnan’ın yeğeni ve eski AP Bitlis milletvekili olan Zeynel Abidin İnan Gaydalı’nın oğludur. CHP’nin adayları Doğan Avcıoğlu’nun söylediği Türkiye’yi yıllardır yöneten tutucu güçler koalisyonundandır. Gün geçtikçe daha fazla sağcılaşan CHP’nin yapmadığı tek şey ise Atatürkçülüktür. Altı Ok programını uygulamak yerine IMF ile ortaklığı öneren, türbana özgürlük çizgisine gelen, AB’ye “onurlu” üyelikten bahseden CHP’nin sıradan sağ partilerden bir farkı kalmamıştır. Tabii zamanla sağın daha fazla radikalleşmesi CHP’yi de bu batağa sürükleyecektir. Her şeye rağmen CHP’nin diğer siyasi partilerden bir farkı vardır. Partilerin geçmişlerini incelediğimizde AKP, MHP ve DTP’nin kökeninde hep Kürt-İslamcılık olmuştur. Bunun aksine CHP’nin kökeni Atatürk’e, Cumhuriyet rejimine dayanır. Ancak bir ilk olarak CHP, kendi kökenini reddederek Kürt-İslamcı bir çizgiye geçmiştir. Merkez sağın son seçimlerde erimesi Kürt-İslamcılığı ortada tek seçenek haline soktu. Karşısında Atatürkçü bir alternatif bulamayan Kürt-İslamcı hareket hızla ilerledi. AKP, MHP ve DTP aynı tabana oynarken CHP ise Atatürkçü bir alternatif yaratmak yerine aynı batağa kendisi de saplandı. “Kürt açılımı” ile gündeme gelen Baykal, son bombayı da patlatarak “çarşaf açılımını” gerçekleştirdi. Atatürkçüler çarşafı mı tartışıyor, çarşafa mı alıştırılıyor? “Kürt açılımını” hatırlarsınız, en son Baykal Güneydoğuya gittiğinde gerçekleştirmişti. “Etnik kimlik kişinin şerefidir, devletin de iftiharıdır” şeklinde buyurmuştu Baykal. Uzun süre bu konu tartışılmıştı. Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışını reddeden Baykal Kürtçülüğe açık prim veriyordu. Atatürkçüler bu konu üzerinde tartışıp dururken ikinci bir tartışılacak konu “çarşaf açılımı” diyerek gündeme sokuldu. Atatürkçüler için tartışılacak konu bitmiyordu. Daha yeni “Mustafa” filmini izleyip, tartışmıştık zaten. Ama çarşaf çok önemli bir meseleydi, bunun üzerinde durulması gerekiyordu. Bakın Morrison Süleyman da bunun farkına varmış. Ne demiş CHP’nin “çarşaf açılımı” için ; “O tartışılıyor, o siyasi tartışmalardır ve epey de tartışılacak. Güzel olan şey tartışılabilmesidir”. Herkes durumun farkındadır. Atatürkçüler meseleyi tartışırken, bir yandan da olanlara alışıyordu. İlk bir şaşkınlık gerçekleşiyor, sonra birkaç tepki sesleri, daha sonra ise suskunluk. Çok uzun zaman geçmedi Cumhuriyet mitinglerinin üzerinden. Hatırlayacak olursak, Cumhurbaşkanlığı seçim süreciydi ve insanlar sokağa Çankaya’yı bir gericiye teslim etmemek için dökülmüştü. Sözde değil özde laik biri Atatürk’ün koltuğuna oturmalıydı. Mücadele, Anayasa Mahkemesi’yle sınırlı kalmıştı. Seçimler gerçekleşti. AKP iktidarı tek başına aldı ve Cumhurbaşkanlığına da Abdullah Gül oturdu, yanına da türbanlı eşi Hayrunnisa. Daha sonra Çankaya’da resepsiyon düzenlendi, Hayrünnisa türbanıyla ordaydı. Yurt dışı gezileri oldu. Gül’ün yanında portakal kokulu ipek türbanıyla Hayrunnisa vardı. İşte Atatürkçüler türbana böyle alıştırıldı. Suyu ısınan kurbağanın hikayesi misali… Şimdi ise “çarşaf”. Biz acaba siyaset gereği mi böyle bir açılım gerçekleştirdi CHP, yoksa acaba onları da partiye üye yapmalı mıyız veya onları da dışlamayalım gibi gereksiz tartışmaların içine girerken; çarşaf Atatürkçülere aynı Afganistan’da, İran’da olduğu gibi bir toplum elbisesi olarak kabul ettirilmeye çalışılıyor. Hala Baykal gitsin mi? Çarşafa alışmanın biraz dışında kalan Atatürkçü kesimler ise çözüm olarak böyle bir ihanetin cezasının Baykal’ın partinin başından gitmesi olarak görüyorlar. Aslında CHP’yi kurtarmayı saplantı haline getirenlerinde ortak özlemidir Baykal’ın gitmesi. Bu kesimlere göre çözüm Baykal yerine yeni bir isimin CHP’yi yönetmesidir. Bu uzun zamandır olması beklenen ancak her yeni genel kurulda gerçekleşmeyen bir durumdur. Çözümsüzlük kısır döngüsü içerisinde kalan Atatürkçülerin gözden kaçırdıkları bir gerçeklik daha vardır. CHP, Deniz Baykal’ın hükümranlığının sürdüğü bir yerdir, bu doğrudur ama aynı zamanda Baykal’ın olmadığı yerde parti alt kadrolarında yeni Deniz Baykal’lar da vardır. Son olarak “çarşaf açılımı” meselesini partinin gündemine sokan CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’dir. Deniz Baykal’ın İstanbul İl Başkanlığına layık gördüğü Gürsel Tekin, “çarşaf açılımını” ilk olarak Zaman gazetesine bizzat giderek anlatmış. Gürsel Tekin “çarşaf, seçim yatırımı değil, kalıcı bir politikadır” diyor ve devam ediyor; “Son derece samimiyiz. Kalıcı bir politika olacak. Sosyal demokrat bir partinin özgürlüklerle problemi olabilir mi?” Gürsel Bey aynı zamanda çarşaf konusundaki çalışmalarında da hiç yalnız kalmamış; “16 aydır milletvekilleriyle, ilçe başkanlarıyla, belediye başkanlarıyla dolaşıyoruz. 3 günde olacak şeyler değil bunlar. Partimizin genel başkanı bu işin içinde. 30 kez İstanbul’a gelmiş, varoşlara beraber gitmişiz..” Bizim bildiğimiz CHP, 1980’den bu yana hiç varoşlarda olmadı. Ama anladığımız kadarıyla önümüzde ki dönemde “açılımlar” partinin çehresini baya değiştirecek gibi gözüküyor. Kürt-İslamcı bir parti olma yolunda ilerleyen CHP ve Baykal ekibi, hemen destek bulmakta gecikmedi. Sakın zannetmeyin varoşlardan bir ayaklanma olduğunu, destek baş türbancı Tayyip’ten geldi; “Sayın genel başkan, dik durmalı, boyun eğmemeli”. Tabii bu ilk destekti, Kürt-İslamcı kanat olduğu gibi destek verdi çarşaf açılımına. Başka öne çıkan açıklamalar da oldu. Dengir Mir Fırat şöyle ekledi; “Çok geç olmakla beraber tabii Türkiye için iyi bir şey. Ama ümit ederim ki seçime kadar değil, sonuna kadar giderler, çünkü insanları kıyafetlerine göre biçimlendirmek mümkün değil”. Çarşaf rezaleti tüm kesimlerde bir şaşkınlık yarattı. Ancak en ilginci AB komiserleri arasında olmuş. Açıklama yapan Lagendijk; “Başörtüsü ve türbanla ilgili tartışmadaki açıklamalarını hatırlayınca, bu yeni açılımla ilgili, yani daha radikal bir örtünmeyle ilgili açılımını anlamakta zorluk çekiyorum” dedi. CHP’nin U dönüşüne AB komiserlerinin şaşırması bizi bile şaşırttı. Ancak desteklerini de esirgemediler tabii ki. Lagendijk şöyle devam ediyor açıklamasına; “Ben başörtüsüne yönelik bir açılım olarak baktığımda aslında CHP’deki bu açılımını çok olumlu buluyorum. Çünkü CHP, bundan önceki karar sürecinde farklı bir yaklaşım içinde olmuştu”. CHP, Türkiye’yi AB’ye sokacak parti olma yarışında AKP ile uzun zamandır kapışıyordu. Ama bu işi bundan sonra Baykal’la mı sürdürmeli yoksa başka biriyle mi sorusunun cevabı ne olmalı? Tek Parti mi, Devrimci Parti mi? Geçen hafta içerisinde Baykal’ın “tek parti zihniyeti” diyerek Cumhuriyet dönemine yaptığı eleştirel gönderme, medyada reddi miras tartışmalarını başlattı. Akıllara gelen sorulardan biri de acaba Baykal, Atatürk’ü toptan reddedecek miydi? “Kürt açılımı”, “çarşaf açılımı” derken iyice Atatürk düşmanlığı çizgisine kayan Baykal, yıllardır Atatürk düşmanlarının yaptığı propagandayı gündeme taşımıştır. Atatürk’ün ölümünden bu yana tüm gerici zevatın söylediği tek şey, aslında Atatürk Türkiye’yi tek parti diktatörlüğü ile yönettiğidir. Hatta bu propagandayı öyle bir ilerletirler ki Atatürk’ün karşısına İnönü’yü koyup Türkiye’ye çok partili hayatı geçirdiği için ilerici olarak gösterip desteklerler. Tabii bu faşist zihniyetin özenle görmek istemediği bir gerçeklik vardır. O da çok partili hayata geçişle Türkiye o dönem DP faşizmine teslim edildi. Hem de “Atatürkçü” İnönü eliyle. Ayrıca eklemek gerekirse çok partili hayata geçiş sadece İnönü döneminde denenmedi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı herkes hatırlar. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk muhalefet partisidir. Mustafa Kemal Paşa’nın eski silah ve dava arkadaşları olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar’ın öncülüğünde 17 Kasım 1924’te kurulmuş ve 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır. Kurucu ve üyelerinin birçoğu 1926’da idam edilmiş veya yurt dışına sürgüne gitmiştir. Çok partili sistem öz değil bir biçim sorunudur aslında. Onun için bugün Atatürkçülerin tartışması gereken mesele Türkiye’yi tek parti mi, çok parti mi yönetmeli şeklinde olmamalıdır. İhtiyaç Kürt-İslam faşizmine karşı antiemperyalist, antikapitalist Türk cephesini örgütleyecek bir devrimci partidir. Konuşulması gereken konu bu devrimci partinin nasıl gerçekleşeceğidir. Dünyanın her yerinde faşizme karşı sosyal-demokrat veya liberal partiler değil devrimci partiler direnmiştir. Devrimci partiyi oluşturacak olanlar ise her zaman devrimciler olmuştur. Onun için bundan sonra alışmamız gereken ise çarşaf değil devrimciliktir. |