Chavez’den ezici seçim zaferi

Hugo Chavez seçim zaferini
kutluyor. |
|
Venezüella’da muhalefetin seçimler öncesi aylarca süren karalama kampanyalarına karşın Hugo Chavez önderliğindeki PSUV, geçtiğimiz hafta yapılan yerel seçimlerden büyük bir zaferle ayrılmayı başardı. Kayıtlı seçmenlerin yaklaşık % 65’inin oy kullandığı ve 22 eyaletin valisinin belirleneceği yerel seçimlere PSUV’un önderliğinde giren sol ittifak, şu ana kadar oyların % 95’nin sayıldığı seçimlerde, sonuçların belli olduğu 20 eyaletin 17’sini kazandı. Muhalefet partileri ise başkent Caracas dahil olmak üzere toplam üç eyalette seçimleri kazanmış durumda.
Geçtiğimiz yıl yapılan anayasa referandumunda ilk seçim yenilgisini alan Hugo Chavez için yerel seçimler, uygulamaya koyduğu sosyalist program açısından bir güven oylaması niteliği taşıyordu. PSUV liderliğindeki sol ittifakın seçimlerden % 65 oy alarak çıkması halkın Chavez’e verdiği desteğin sürdüğünü gösteriyor. Hugo Chavez de Ulusal Seçim Konseyi’nin yayınladığı ilk rapordan sonra, “Venezüella halkı kendisini güçlü bir şekilde ifade etti ve oylamada genişleyen katılımını gösterdi. Devlet başkanı olarak bence, bu Güney Amerika ülkesinde 1999’da başlayan Bolivarcı devrimin yükseltilmesi için bir işarettir” diyerek halkın verdiği mesajı anladığını gösterdi ve Venezüella’da Bolivarcı devrimin daha da hızlandırılacağının işaretini verdi.
Seçimler öncesi düzenledikleri anketlerle halkın Chavez’e olan desteğinin çok azaldığını iddia eden ve bu seçimlerde Chavez’in yenilgiye uğrayacağını iddia eden muhalefet ise bir kez daha umduğunu bulamadı. Yapılan tüm karşı devrim propagandalarına ve dış desteğe karşın muhalefet ancak Miranda, Zulia ve başkent Caracas’ta başarılı olabildi. Muhalefetin kazandığı eyaletlerin, petrol nedeniyle ülkenin ekonomik yönden en gelişmiş eyaletleri olması ise dikkat çekici. Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizmini inşa etmek için başlattığı Bolivarcı dönüşüm programının tıpkı Bolivya örneğinde olduğu gibi zengin eyaletleri rahatsız ettiği seçim sonuçlarından anlaşılıyor. 21. yüzyıl sosyalizmi kapsamında ellerindeki geliri ülkenin geri kalmış bölgeleriyle paylaşmak zorunda kalan zengin eyaletler Batı güdümlü muhalefeti desteklemeyi sürdürürken, Chavez ise yoksulların umudu olmayı sürdürüyor. Chavez döneminin ekonomi göstergeleri (1998-2007) ise yoksul eyaletlerde Chavez’in nasıl ezici bir farkla kazandığını açıkça gözler önüne seriyor:
Genel yoksulluk oranı yüzde 50,4’ten yüzde 33,07’e düştü,
Asgari ücret 154 dolardan 286 dolara yükseldi, ki bu rakam Güney Amerika ülkeleri içindeki en yüksek asgari ücretin Venezüella’da olduğunu gösteriyor.
Okulda beslenen kişi sayısı, 252 bin 284’ten bir milyon 815 bin 977 kişiye çıktı.
Gayri safi milli hasıladan sağlığa ayrılan pay, yüzde 1.36’dan yüzde 2.25’e çıktı.
Gayri safi milli hasıladan eğitime ayrılan pay yüzde 3,38’den yüzde 5,43’e çıktı.
Görüleceği üzere tüm bu rakamlardan sonra Chavez’in son yerel seçimlerden zaferle ayrılmış olması bir rastlantı değil. Chavez’in uygulamaya koyduğu program, yoksul kesimlerin geleceğe daha da güven içinde bakmasını sağladığından insanlar Chavez’in daha uzun yıllar iktidarda kalmasını istiyorlar. Chavez’in tüm dünyaya örnek olan programı, bir türlü iktidara gelmeyi başaramayan dünyanın diğer sol partilerine de gerekli ipuçlarını veriyor. Tabii ki anlayana!
|
Bush finosunu da dinlemeye almış

Tony Blair ve George W. Bush |
|
İngiltere eski Başbakanı Tony Blair’ı okurlarımız anımsayacaktır. Tony Blair’a, Irak ve Afganistan savaşlarında ABD Başkanı George W. Bush’a verdiği koşulsuz destek yüzünden “Bush’un Finosu” lakabı takılmış, görevinden ayrılırken yaptığı açıklamada da bu lakabı benimsediğini söylemişti. Tony Blair ve George Bush arasındaki ilişki o kadar derindi ki, Blair’a göre dünyadaki en büyük tehlike ABD’nin Batılı diğer büyük güçlerden uzaklaşmasıydı. Yani anlayacağınız, ikili arasından su sızmıyordu.
Fakat geçtiğimiz hafta ortaya çıkan bazı belgeler, Blair’ın tüm çabasına karşın Bush’un güvenini kazanmayı başaramadığını ortaya çıkardı. ABC televizyonunda Brian Ross’un sorularını yanıtlayan Ulusal Güvenlik Ajansı NSA’nın eski Arapça uzmanı ajan Murfee Faulk’un açıklamasına göre NSA, Blair’ın özel yaşamını izlemeye alarak özel bir dosya tutmuş. Faulk, “Anchory” adı verilen ve içinde telefon görüşmeleriyle belgelerin yer aldığı NSA veritabanında Blair’ın dosyasına rastladığını açıklasa da tutulan belgeler hakkında bilgi vermedi. Faulk geçtiğimiz ay da Irak’ta görev yapan gazetecilerin, yardım kuruluşu çalışanlarının ve askerlerin telefon görüşmelerinin dinlendiğini açıklayarak ABD Senatosu’nun konu hakkında soruşturma başlatmasına neden olmuştu.
Aralarında, birbirlerinin liderleri hakkında istihbarat çalışması yapmama antlaşması olmasına karşın ABD istihbaratının İngiltere eski Başbakanı Tony Blair’ı dinlediğinin ortaya çıkması İngiltere’yi de karıştırdı. İngiliz basını şimdi ABD’nin terörle mücadelesinde (!) en yakın müttefiki olmalarına, kendilerine her türlü desteği vermelerine karşın Blair’ın özel telefon görüşmelerinin neden dinlendiğini sorguluyor ve olayı utanç verici olarak değerlendiriyor. Dinleme skandalı yalnızca Blair’la da sınırlı değil. NSA aynı zamanda, Başkan Bush’un Oval Ofis’te ağırlamaktan büyük onur duyacağını söylediği Irak geçici hükümetinin ilk devlet başkanı olan Gazi Yaver ile nişanlısı Nesrin Berwari arasındaki “evlilik yolunda, çok mahrem konuşmalar”ını da dinlemeye almış. Anlaşılan ne Blair ne de Yaver ağızlarıyla kuş tutsalar bile Bush’a yaranamamışlar.
|
Tayland’da muhalifler havaalanı işgal etti
2006 yılında yaptıkları kitlesel gösteriler ile ordunun yönetime el koymasına ve yolsuzlukla suçlanan eski Başbakan Taksin Şinawatra’nın görevden alınmasına neden olan kraliyet yanlısı Demokrasi İçin Halk İttifakı üyeleri, bu kez de Şinawatra’nın yerine göreve gelen Somchai Wongsawat hükümetini istifaya zorlamak için Suvarnabhumi Havaalanı’nı içindeki 3.000 yolcuyla birlikte işgal etti.
Yaklaşık 6 aydır süren protesto gösterileri yüzünden siyasi istikrarsızlığın had safhaya ulaştığı ülkede binlerce göstericinin, Peru’daki Asya-Pasifik zirvesine katılan Başbakan Somchai Wongsawat’in ülkeye dönmesini engellemek için Suvarnabhumi Havaalanını işgal etmesi sonrası ülkede havayolu ulaşımı tamamen felç olmuş durumda. Havaalanını işgal eden göstericiler hükümet istifasını sunmayana kadar kimseyi bırakmayacaklarını söylüyor. Bir VIP salonunu büro olarak da kullandığı havaalanının işgal edilmesi nedeniyle başka bir havaalanına inmek zorunda kalan Wongsawat ise anayasaya uygun bir seçim sonrasında iktidara geldiğini söyleyerek istifa etmeyeceğini yineliyor.
Havaalanı işgaliyle ülkede patlak veren son karışıklık, 2006 yılında darbeyle ülkede yönetime el koyan orduyu bir kez daha hareketlendirmiş durumda. Tayland Genelkurmay Başkanı Anupong Paojinda ülkede siyasi krizin sona ermesi için hükümet karşıtı göstericilerden protestolarına son vermelerini isterken, hükümetten ise derhal erken seçime gidilmesini istedi. Paojinda’nın çağrısı üzerine basına açıklama yapan Demokrasi İçin Halk İttifakı liderlerinden Pibhop Dhongchai, ordunun havaalanından çekilmeleri çağrısına uymayacaklarını söylerken, hükümet sözcüsü Nattawut Saikuar da bir televizyon kanalında parlamentoyu feshedip erken seçime gitmek gibi bir düşüncelerinin olmadığını açıkladı. Turizmden yıllık 10 milyar dolar gelir sağlayan Tayland’ın iki yıl aradan sonra bir kez daha siyasi krizle çalkalanmasında en büyük bedelini ise yine halk ödeyecek.
|
Avrupa Birliği ülkelerinden yeni uygulamalar

Benito ve Rachele ismi tek bir şeyi
çağrıştırıyor: Faşizm |
|
Avrupa Birliği ülkelerinin geçmişte uygulamaya koyduğu ırkçı önerileri hepimiz biliyoruz. Geçmişinden gelen yetenekle ırkçılık konusunda oldukça yaratıcı olan Avrupa ülkeleri her gün yeni bir uygulama ile gündeme gelmeyi sürdürüyor.
İlk örnek ülkemiz İngiltere. Batı Avrupa ülkeleri arasında aşırı sağın ve ırkçılığın en zayıf olduğu ülke olarak bilinen İngiltere’de, yakında dağıtımına başlanacak yeni kimlik kartları göçmenleri bir kez daha sokağa dökecek gibi görünüyor. Yürürlüğe girecek yeni uygulama ile yakında bazı insanların parmak izleri kimliklerde yer alacak. Bazı insanların diyoruz, zira bu uygulama yalnızca aslen İngiliz olmayanları kapsıyor. Yani bir İngiliz’le evli olanlar, işi dolayısıyla sürekli oturma izni bulunanlar vb. Yani bu uygulama sıradan bir İngiliz’i hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
Hükümet uygulamaya gerekçe olarak kaçak göçmenleri ve terörizmi gösteriyor. Aslında bu gerekçe bile başlı başına bir hakaret. Kaçak göçmen tamam da, terör olaylarından yalnızca yabancılar mı sorumlu? İngilizler sanki sütten çıkmış ak kaşık da hiçbir terör eylemi gerçekleştirmiyor. İçişleri Bakanlığı’na göre 2015 yılına kadar ülkedeki yabancıların yüzde 90’ı bu kimlikleri almış olacak. Ha bir de yeni verilecek bu kimliklerin parası da yabancılardan tahsil edilecek.
İkinci ülkemiz ise İtalya. İtalya’nın geçmişi İngiltere ile kıyaslandığı zaman çok daha vukuatlı. İngiltere gibi demokrasinin beşiği sayılmadığı gibi, bir de yakın geçmişinden gelen bir faşizm deneyimi var. Günümüzde ise İtalya’da aşırı sağcı bir partinin, İtalyan çocuklarına koyulacak adlar konusunda bazı önerileri var. Üstelik çocuklarına bu adları koyan ebeveynleri 1.500 avroluk bir ödül bekliyor.
Peki konulacak adlar konusunda partinin önerileri ne? Hani İtalyanlar sanatta ve kültürde iyidir, o yüzden Leanardo, Dante gibi adlar koymayı önermiştir gibi düşünceler aklınıza gelmesin. Önerdikleri isimler erkek çocuklar için Benito, kız çocuklar içinse Rachele. Yani tüm dünyayı kana buladıktan sonra ayaklarından asılan faşist diktatör Benito Mussolini ile eşi Rachele. Parti yönetimine göre bu isimlerin seçilmesi tamamen rastlantıymış! İsimler yalnızca kulağa hoş geldiği için tercih edilmişler. Bu palavraya gönüllü olarak inanan İtalyanlar çıkabilir ama bu isimler dünyada tek bir şeyi çağrıştırıyor: Faşizm.
|
ABD ve Rusya’dan karşılıklı gövde gösterisi

Büyük Petro |
|
ABD’nin, İran’dan gelen füze tehdidini öne sürerek Avrupa’ya kurmayı kararlaştırdığı füze kalkanı nedeniyle Rusya ve ABD arasında gerginleşen ilişkilerin ardından iki taraf da karşılıklı olarak gövde gösterisinde bulunmayı sürdürüyor.
Gürcistan ile Rusya arasında Güney Osetya yüzünden çıkan savaşın sona ermesinin ardından ABD donanmasına ait gemiler Gürcistan limanlarını ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirdiler. Montrö Antlaşması’ndan dolayı çeşitli yükümlülükleri olan Türkiye’nin, ABD donanmasının bu gövde gösterileri yüzünden Rusya ile arası açılsa da, geçtiğimiz hafta Gürcistan’ın Poti limanını ziyaret eden “Barry” adlı savaş gemisiyle birlikte Ağustos ayından bugüne kadar ABD donanmasına ait 5 gemi boğazlardan geçerek Gürcistan limanlarını ziyaret etmiş oldu. “Barry” kruvazörü, daha önce Gürcistan’a giden gemilerin aksine hiçbir insani yardım taşımıyor. Yani artık ABD, insani yardım palavralarını bir kenara bırakarak, gerçek niyetini belli etmeye başladı.
Rusya’nın, ABD’nin bu gövde gösterisine karşı tepkisi ise Venezüella ile birlikte Soğuk Savaş sonrasında ilk kez Latin Amerika’da bir askeri tatbikat düzenleme oldu. Tatbikat kapsamında Rusya, donanmasındaki en büyük nükleer savaş gemisi olan “Büyük Petro” ile birlikte dört gemi, beş uçak ve 1.600 askerden oluşan bir gücü Venezüella’ya gönderdi. Askeri tatbikatla birlikte Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev de kurmaylarıyla birlikte Latin Amerika turuna çıkarak, bir zamanlar ABD’nin arka bahçesi olarak görülen Latin Amerika ülkeleri ile askeri, siyasi ve ekonomik antlaşmalar imzalamaya hazırlanıyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Sean McCormack, “Rus savaş gemilerini çekmek için römorkörler de refakat ediyor mu merak ediyorum” diyerek tatbikatı ciddiye almadığını göstermeye çalışsa da hem tatbikattan hem de Rusya’nın Latin Amerika’ya olan ilgisinin giderek artmasından rahatsız olduğunu sonraki sözleriyle belli ediyor: “Bölgedeki egemen askeri ve ekonomik gücün kim olduğu konusunda kimsenin kuşkusu bulunmuyor.” ABD Rusya’ya dolaylı olarak burası benim oyun alanım dese de, Rusya’nın vermek istediği mesaj çok açık: Sen benim etki alanındaki bölgelere el atarsan, ben de senin etki alanında bulunan ülkelerle ilişkilerimi geliştiririm.
Rusya’nın tatbikat için en büyük nükleer savaş gemisi “Büyük Petro”yu göndermesi aklımıza Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün’ün ABD’de ölümünün ardından cenazesinin ABD’nin ünlü Missouri Zırhlısı ile 1946 yılında Türkiye’ye gönderilmesi olayını getirmiyor değil. ABD Missouri Zırhlısı’nı Sovyetler’e karşı bir gövde gösterisi olarak Türkiye’ye göndermiş ve Türkiye o tarihten itibaren ABD güdümüne girmişti. Şimdi de Rusya, ABD tehdidi altındaki Venezüella’ya en büyük nükleer savaş gemisini göndererek aynısını yapıyor. Fakat tanıdığımız Chavez bizimkilerin yaptığı gibi bile bile lades demez.
|
RAF lideri Christian Klar serbest bırakılıyor

Christian Klar |
|
Kamuoyunda daha çok “Baader-Meinhof” örgütü olarak da bilinen Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun sağ kalan son iki üyesinden birisi olan Christian Klar, 26 yıllık tutukluluğun ardından iyi hal nedeniyle 56 yaşında serbest bırakılıyor. Stuttgart Yüksek Eyalet Mahkemesi, 2007 yılında Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler tarafından serbest bırakılma talebi reddedilen Klar’ın önümüzdeki Ocak ayında serbest bırakılacağını ama beş yıl boyunca gözetim altında tutulacağını da bildirdi.
RAF’ın eylemlerini planlamak ve katılmak suçlamasıyla 5 kere ömür boyu hapse mahkum edilen Klar, örgütün kurucularından Andreas Baader ve Ulrike Meinhof tutuklanınca Brigette Mohnhaupt ile birlikte örgütün liderliğini üstlenmiş ve eylemleri sürdürmüştü. 1960’lı yılların sonuna doğru Almanya’da yükselen öğrenci hareketlerinden doğan örgüt, adını Vietnam Savaşı karşıtı bir gösteride bir öğrencinin öldürülmesinden sonra yaptıkları silahlı eylem ile duyurdu.
Örgütün, eski SS subayı olan İşverenler Birliği Başkanı Hanns Martin Schleyer’ı kaçırması ise tüm dünyada adının duyulmasını sağladı. Schleyer’ın kaçırılmasının üzerinden bir ay gibi bir zaman geçmesine karşın Almanya hükümetinin pazarlığa yanaşmaması üzerine örgüt bir Lufthansa uçağını 13 Ekim 1977 tarihinde Mogadişu’ya kaçırdı. 18 Ekim tarihinde Alman federal polisinin elit timi GSG 9 tarafından operasyon yapılarak uçağın kurtarılması üzerine RAF misilleme olarak kaçırdığı Hanns Martin Schleyer’i öldürdü.
İleride Alman Sonbaharı olarak adlandırılacak günde son gelişme yaşandı ve RAF’ın tutuklu bulunan üç üyesinin hapiste intihar ettiği kamuoyuna duyuruldu! Andreas Baader ve Jan-Carl Raspe’nin hücrelerinde silahla intihar ettiği açıklanırken, Gudrun Ensslin’in hücresinde kendini astığı açıklandı. Resmi makamlarca hücresinde bıçakla kendisini öldürmeye kalkıştığı iddia edilen ve göğsünde dört bıçak darbesiyle yaralı olarak hastaneye kaldırılan Irmgrad Möller’in açıklamaları ise Alman Sonbaharı’nın içyüzünü gözler önüne seriyordu. Möller hiçbir biçimde intihar girişiminde bulunmadığını, olan-biten hiçbir şeyi anımsamadığını, zira bayıltıldığını ve gözünü açtığında kendisini hastanede bulduğunu söylüyordu. RAF üyelerinin yüksek güvenlikli bir hapishaneye silah soktuğu iddialarına kimse inanmadığı gibi, Alman devletinin gözden kaçırdığı bir ayrıntı da yaşananların bir intihar değil cinayet olduğunu gösteriyordu. Tabancayla kendisini vurduğu söylenen Andreas Baader solaktı ama adli rapora göre silah sağ elini kullanan biri tarafından ateşlenmişti! Alman hükümeti, kendisine karşı eylem yapan RAF üyelerine acımamış ve birer birer ortadan kaldırmıştı.
RAF tüm yaşananlara karşın 1998 yılına kadar varlığını sürdürmeyi başardı. Örgüt, 1998 yılında Reuters’e gönderdiği bir mektupla kendisini feshettiğini bildiriyordu. Daha önce de TÜRKSOLU’nda yazdığımız gibi, RAF üyelerinin ortadan kaldırılmasının tek nedeni eylemlerinin Almanya gibi emperyalist bir ülkeye yönelik olmasıydı. PKK’yla kıyaslayacak olursak, RAF militanları topu topu 34 kişiyi öldürmüş ama bunun bedeli çok daha ağır olmuştu. PKK’lı teröristlerin, öldürdükleri binlerce insana karşın Avrupa Birliği ülkelerinde ellerini kollarını sallayarak dolaşabilmeleri bize tek bir şeyi gösteriyor: Hedefinizde ABD ya da AB olmadığı sürece zarar görmezsiniz!
|
|