| Tuğrul Çelik |
ABD’nin üç tarz-ı siyaseti:
Soğuk savaş, NATO ve Türkiye Tayyip “evlatlarımızı seve seve ölüme gönderdik” cümlelerini sarfettiğinde, yıl 2002’ydi ve Bush’un karşısında oturuyordu. Türkiye-NATO ittifakının üzerinden geçen 50 yıl sonra esas amacın ABD çıkarları olduğu bizzat işbirlikçinin ağzından duyurulmuş oldu. NATO bünyesinde, Türk askeri “ABD’nin güvenliği” için kendisinden kilometrelerce uzaktaki bir ülkede, Kore’de, savaşıyordu. Başımızı ne yöne çevirirsek çevirelim, gördüğümüz manzara Türkiye’nin bir “müttefik kuşatması”yla karşı karşıya olduğudur. Bu kuşatmanın da, güvenliği için Kore’de seve seve(!) savaştığı ve öldüğü ABD tarafından yapılması, “müttefik kuşatması” tezinin anlam olarak aslında ne kadar olağan dışı; ama sebeplerine baktığımız zaman, var olan işbirlikçi ve analizden yoksun politika sonucu başarılı bir teze dönüştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin NATO’ya girmeden önce bir ulusal güvenlik sorunu yoktu. NATO’nun kurulmasının nedeni, ABD’nin karşısında ikinci bir kutup olan Sovyetlere karşı bir ittifak kurma isteği ve kendince bir savunma paktı yaratıp, kendi çıkarlarının devamlılığını sağlamaktan başka bir şey değildi. Türkiye’nin ise böyle bir gerekliliği yoktu, ama buna rağmen NATO üyeliği sonrası ABD üsleri, füze krizi ve elini kolunu bağlayan ikili anlaşmalar gerçeği ile tanıştı. Kısaca söyleyebiliriz ki NATO üyeliği ile başlayan süreçten Türkiye’nin kazancı ulusal güvenlik sorunları oldu. Strateji tarafına ise zaten gerek yoktu; çünkü tehdit algılamasının değişiminden sonra sıra NATO üyesi Türkiye’ye de gelecekti! ABD’nin Yeşil kuşak projesi:
ABD’nin Sovyetlere karşı geliştirdiği Yeşil Kuşak projesi de, McCarthy döneminden bu yana Amerikan basınının tüm dünyaya yaydığı “kızıl tehlike” kavramıyla birlikte, 1977 yılında başkan Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından ortaya atıldı. Sovyetlerin ilerleyişini durdurmak ve petrol zengini körfez ülkelerinde ve bölge üzerinde etkisini engellemek amacıyla ortaya atılan Yeşil Kuşak Projesi’nin ana ekseni komünizme karşı İslam’ın kalkan olarak kullanılmasıydı. Sovyetlerin etrafını çevreleyen ülkeler ve diğer bir komünist ülke olan Çin’le arasındaki bölgeyi tampon olarak kullanmanın amaçlandığı proje, radikal İslam’ı “dinsiz komünizm”e karşı kullanmaktan geçiyordu. Ancak, hem Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte NATO’nun işlevini yitirmeyip yeni bir taktik üzerinde var olmaya devam etmesi, hem de Sovyetlerin yıkılışına kadarki Soğuk Savaş döneminde ABD-SSCB arası çatışmanın yaşandığı bölgelere baktığımız zaman ortaya koyulan tezle yaşanan gerçeklik üzerinde yapılan tespitlerde bir yanılsamayla karşı karşıya kalınıyor.
Soğuk Savaş’a farklı bir bakış Bahsettiğimiz ABD müttefikliği ve onun Türkiye üzerinde yarattığı kuşatmayı anlatan “Müttefik Kuşatması” kitabının önsözünde TÜRKSOLU başyazarı Gökçe Fırat’ın yazdıkları Soğuk Savaş sürecine farklı bir bakış getirmiştir: “Ancak elli yıl sonra, Sosyalist Kamp dağıldıktan sonra, bu yaşanan elli yıllık Soğuk Savaş dönemi üzerinde yeniden ve daha dikkatlice düşünmek gerekmektedir. İki olguyu ortaya koyarak başlayabiliriz. 1- Batı Kampı ile Sosyalist Kamp arasındaki Soğuk Savaş durumuna karşın, bu elli yıl oyunca, iki kampa dahil ülkeler arasında herhangi bir çatışma yaşanmamıştır. 2- Batı Kampı ile Sosyalist Kamp arasındaki Soğuk Savaş dönemi boyunca ve Sosyalist Kamp dağıldıktan sonra, çatışma yaşanan bölgeler, bu iki kamp dışında kalan Üçüncü Dünya ülkeleridir.” Meseleye bu tür bir bakış iki kampa ait ülkelerin birbirini diğer kamptan gelecek tehlikelere karşı kollamalarından çok, kavga edilecek arenanın Üçüncü Dünya ülkeleri olduğu üzerinde kendi aralarında uzlaşmış olduklarını gösteriyor. Gerçekten de çatışmanın yaşandığı bölgelere baktığımızda bu saptamanın ne kadar doğru olduğunu görürüz. İlk olarak Balkanlar’da, özellikle de Yugoslavya’da yaşanan etnik çatışma bahanesiyle ABD Avrupa’ya uzanmıştı. Kafkaslar da, özellikle şimdilerde Neo-Kafkas Seddi Projesi olarak “Büyük Ermenistan” ve “Büyük Kürdistan”ı gerçekleştirmek için AKP eliyle ABD’nin dahil olduğu bir başka “istikrarsız bölge” durumunda. Son Rusya-Gürcistan savaşı da bölgede Ukrayna, Çek Cumhuriyeti ve Gürcistan gibi ülkelerin daha da Amerikancılaşmasıyla sonuçlandı. Balkanlar’daki ABD etkisi eski Doğu Avrupa ülkelerine de yayıldı. Ve Ortadoğu… ABD’nin vazgeçemeyeceği büyük projesinin esas bölgesi… En büyük “istikrarsız bölge”. Tüm bu bölgelere bir kez daha bakınca bir ülkenin tam anlamıyla kuşatıldığını görüyoruz: Türkiye! Yeşil Kuşak projesinin mimarı Brzezinski, bu projesini ortaya attığı 1977’den iki yıl önce 1975 yılında şu itirafta bulunmuştu zaten. “Bugün, uluslar arası arenanın, Trilateral demokrasilerle komünist devletler arasındaki çatışmadan çok, ileri dünyayla gelişmekte olan dünya arasındaki çatışmaya sahne olduğunun görüyoruz. Üçüncü ve Dördüncü Dünya’nın birleşme olasılığının uluslar arası sistemin ve doğrudan kendi toplumlarımızın doğasına en büyük tehdit olduğunu düşünüyorum. Bu tehdit şirketlerin reddedilmesi tehdididir.” Yeşil Kuşak Projesi’nin mimarı adam demek istiyor ki, “Üçüncü Dünya tehdit”. Soğuk Savaş dönemi ABD-SSCB çatışma alanlarının Üçüncü Dünya ülkeleri olduğunu, temel çelişkinin ezen ulus-ezilen ulus olduğunu, emperyalizm için en korkunç tablonun sömürgelerin birleşmesi olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmiştir Brzezinski. Eminim ki bu tespiti yaparken geçmişin tüm anti-emperyalist, ulusal kurtuluşçu isyanları gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmiştir. “Kampsızlar”ın, yani ne Kapitalist Kampa ne de Sosyalist Kampa dahil olmayanların isyanı emperyalizmin korkulu rüyası olagelmiştir. Sosyalist kampın yıkılışından sonra da arenada karşı karşıya gelen Üçüncü Dünyacı “kampsızlar”la emperyalizm olmuştur. Sosyalist ekonominin iflas ilanları verilirken, ekonomilerin her tarafa uzanabilen küresel “görünmez el”lere teslim ediliş merasimleri düzenleniyor ve bu merasime Üçüncü Dünya’nın da katılması öngörülüyordu. Ama bu merasim Üçüncü Dünya’da bağımsızlık savaşları, hafızalardaki anti-emperyalizm ve milliyetçilik, piyasaya ve “demokrasi”ye uyum sağlayamama gibi kökleri geçmişe dayanan ulusal bir alerji yaratıyordu. İlk olarak bu hastalığın tedavisi için Batı yine devreye girdi. Tıpkı “Hasta adam” için yaptığı gibi. Tanzimat, Meşrutiyet, Sevr ve “hasta adam”ın ölümü bu gidişin evreleri olmuştu. Bunun için aynı yöntem yine uygulamaya koyuldu. 12 Eylül sonrası Özal’lı Türkiye’de devlet sadece kapitalizmin güvenliği ile ilgilendi ve yaşanan süreç ikinci bir Tanzimat döneminin başlangıcıydı. “Tarihin sonu” ve “ılımlı İslam” Önce bir makale olarak ortaya çıktı, sonra kitap oldu. Sonra da emperyalizmin teorilerine boğulmuş stratejistlerin ağızlarından düşmeyen bir slogan. “Tarihin sonu”nun National Interest dergisinin 1989 yaz sayısında Francis Fukuyama imzasıyla çıkmasından sonra başına bunlar geldi. Fukuyama ünlü oldu. Sovyetlerin yıkılışı ve sosyalizmin mağlubiyetini duyuran makalenin esası tarih tezini kapitalizmin zaferine indirgemesiydi. Artık kapitalizmin zamanıydı ve bilindik tarihin sonu gelmişti. Tarih diye yazılacak olan kapitalizmin hüküm süreceği küresel bir alandı, Amerikan zaferiydi… Ancak süreç “Tarihin sonu”nun tahmini gibi gelişmedi. Fukuyama da kendisini ünlü yapan “Tarihin sonu”ndan sonra gelen 11 Eylül’den sonra gördü ki aslında sonu gelen “Tarihin sonu”. Tabi her zamanın stratejisi olan “yenilmez Amerika” tezi hemen devreye girdi ve tüm dünyaya da pompalandı. Strateji değişmeye başladı. Kafalarda yaratılan bulanıklıkla birlikte yeni nesil “haçlı seferleri” Bush’un ağzından dünyaya duyuruldu. Arenada yine karşılıklı rakipler yerlerini aldı. ABD ve onun karşısındaki “şer odakları”… Brzezinski’nin 1975’te belirttiği tehdit, dönüp dolaşmış bir 11 Eylül’de tekrar karşısına gelmiştir. Üstelik de olayın mimarı tanıdık bir isimdir. Yeşil Kuşak Projesi’nde ABD’nin kullandığı Usame Bin Ladin! Brzezinski’yle o dönemlerden kalan fotoğrafı bile var. Fukuyama’nın sonraki söylemleri de ABD’nin gelişen yeni stratejisini ortaya koyar nitelikte oldu. “İslam reform geçirmeli, liberalleşmeli” diyen Fukuyama bu sözleri söylediği dönemde; Türkiye’de hiçbir resmi sıfatı bulunmayan Tayyip ve AKP ekibi, ABD’de Bush, Wolfowitz, Grossman ve Pearson’dan oluşan ABD ekibi ile gizli bir toplantı yapıyordu. Daha doğrusu pazarlık! Irak’ta Kürt devletini kurma pazarlığı… Sovyetlere karşı kullanılan Yeşil Kuşak projesinin radikal İslam’ı; bu yeni stratejiyle yerini başında ılımlı halifesiyle Türkiye’de kökten Batıcı hilafete, onların deyimiyle “ılımlı İslam”a bırakıyordu. AKP, Üçüncü Meşrutiyet ve Sevr İşte Tayyip ve AKP’nin misyonu da bu çerçevede gelişti. Bir turuncu devrimle üçlü koalisyon devrildi, yerine AKP geçirildi ve Türkiye’de Özal’la başlayan Tanzimat süreci devam ederek “Üçüncü Meşrutiyet” dönemi “Üçüncü Abdülhamit” Tayyip’le başlamış oldu. Tayyip Türkiye’nin ılımlı halifesi olurken, esas oraya getiriliş amacı olan ABD’nin Irak’a saldırısı gündemdeydi. Yukarıda bahsettiğimiz Sovyetlerin yıkılışından sonraki NATO’da meydana gelen tehdit algılamasındaki değişim, Bush’un “şer odakları”na karşı başlattığı “haçlı seferi”yle de örtüşüyordu. AKP de ABD’nin Irak’a yapacağı saldırının iktidarı olmuştu. NATO için evlatlarımızı seve seve ölüme gönderdik diyen Tayyip’in, Irak politikasında da tavrı aynıydı; ancak AKP’nin olanca işbirlikçiliğine rağmen Meclis’ten tezkere geçmedi. 1 Mart tezkeresinin reddi tartışılırken hakim olan hava Türkiye’nin “Irak’ta masada oturma” şansını kaybettiği üzerine gelişti. Tezkerecilerin canla başla savundukları “müttefik Amerika”nın çıkarları dahilinde, Süleymaniye’de yaşanan Türk askerinin başına çuval geçirilmesi olayında bile Amerika’nın yanında tavır aldılar. Yaşanan 1 Mart’ın intikamıydı onlara göre ve normaldi. Yılların müttefikliğini Türkiye bozmuş oluyordu. 1 Mart süreci gerçekten de Türk-ABD ilişkileri açısından bir dönüm noktası oldu. Ama Süleymaniye’de yaşanan olay tezkereye rağmen AKP’nin değil esas olarak Ordunun hedef olarak seçilmiş olduğunu gösteriyordu. ABD’nin dikkate aldığı konu ona karşı olan Ordu ve ABD’ye tam bağlı AKP iktidarıydı. AKP ABD’nin yanındayken, Türk Ordusu fiilen ABD karşıtıydı. İşte AKP, kökten Batıcılığının Şeriatçılığını örttüğü ve ABD’nin Ortadoğu’daki planlarına destek konusunda da tam biat konumunda olmasıyla Türkiye’de bir ılımlı hilafet rejimi ve üçüncü bir Meşrutiyet dönemi başlamıştı. Meşrutiyetin ardından gelecek süreç de ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı’nın tarihsel kökeni olan Sevr planıydı. Yani bölünmüş bir Türkiye! AKP iktidarı o dönemki AB uyum yasalarıyla Kürtçülüğün önünün açılıp, ulus-devletin tüm dayanakları bir bir ortadan kaldırırken; ABD’nin Ortadoğu’da ilerleme planlarına da önayak oluyordu. Esasen Tayyip’in iktidara getiriliş amacı da Kuzey Irak’ta kurulacak ve yayılacak olan kukla Kürt devletiydi. ABD’nin BOP için adımlarını sıklaştırması da AKP’nin daha baskıcı bir politika üretmeye itti. Yüzde doksanlara varan ABD karşıtlığının yaşandığı Türkiye’de Amerikancı AKP’nin tavrı tarihsel kökeni olan Kürt-İslam’a dönüşünü hızlandırdı. “Bizi deliği süpürmeyin” yalvarışından sonra da ABD yola onunla devam etti. Ancak kırmızı çizgilerin çoktan silinmesine sebep olan açılımlar sayesinde Kürtçülük hem dağda hem de Meclis’te temsil edilir hale yine AKP tarafından getirildi. Devlet kendi kendini bitirecek adımları sıklaştırmaya başladı. Ilımlı İslam balonu patladı: “Büyük Kürdistan” kuruluyor ABD’nin planları doğrultusunda, “Ilımlı İslam”cı olarak nitelendirilen AKP’nin sadece Şeriatçı yanının ön plana çıkarılmasının, ABD stratejilerine eksik bakmaktan kaynaklandığını ve ona karşı geliştirilecek mücadele stratejilerinin ekseninde de kaymalar yaşandığını belirtmiştik. AKP için meseleye “İslam’ın liberalleşmesi” olarak bakarken, Kürtçülük konusunda hiçbir politikası yokmuş gibi davranmanın hataları ortaya çıkıyor. AKP-DTP savaşının aldığı son durum gösteriyor ki Tayyip de kendi yarattığı sürecin karşısında ülke içinde zorlanır duruma gelmiş bulunuyor. En yakınlarından itibaren tüm liberal çevrenin de tepkisine bakacak olursak Tayyip, “ya sev ya terk et”çi olarak gösteriliyor ve “Kürt sorunu”nda yanlış ve “milliyetçi” bir tavır almakla suçlanıyor. Kürt-İslam’ın tüm bileşenleri de özüne, Said-i Kürdi’ye dönüyor. Yani Kürt devletine, “Büyük Kürdistan”a! Tayyip’in ziyaret ettiği ve DTP’nin yoğun etkisinin olduğu birçok güneydoğu ilinde yaşanan ayaklanma girişimleri, ortaya atılan “soykırıma uğradık” iddiaları, Fethullahçıların PKK’nın tezlerini savunmalarıyla birlikte Türkiye’nin Kuzey Irak’ta ABD’nin kurdurduğu kukla Kürt devletini muhatap alması gösteriyor ki; Apo’nun yalnızlığının tartışıldığı Türkiye’de süreç “ılımlı İslam”dan değil Kürt devletinden yana esmektedir. Şimdi de ABD Irak’tan çekiliyormuş haberleri gündemde… Amerika son anlaşmayla beraber Irak’ta kalma süresini aslında uzattı ve bundan sonra da Barzani ile Türkiye’yi görüştürüp, Türk tarafına “Türk uçakları Irak üzerinde uçabilir mi acaba” diye izin talep ettirecek. Ellili yıllardan bu yana ABD stratejilerine baktığız zaman görüyoruz ki esas olan ABD’nin çıkarları. Gelen her işbirlikçi iktidar da bu stratejiler dahilinde kendi üzerine düşen görevi yapıyor ve yapmakta. Ama esas meselemiz, işbirlikçi iktidarlar bu önde siyaset yaparken, ona karşı politika üretenlerin de başta ABD’li emperyalist fikir merkezlerinin stratejilerini ezberlemeleri, onlara göre politika belirliyor olmaları. Oysa tüm stratejilerin merkezinde ezen ulusun ezme işleminin yapılış tarzı yatıyor. Bu stratejiler, hangi dönem hangi stratejiyi kullanmak lazım sorusunun emperyalistlerce verilen en uygun cevaplarından başka bir şey değil. Bugün ortada “ılımlı İslam” diye bir tehlike yok, bir balon var. Bu balon o kadar şişirilmiş durumda ki birçok Atatürkçünün ağzında AKP Batının taktığı ismiyle anılıyor. ABD Soğuk Savaş ve Yeşil Kuşak’tan sonra bir değişiklikle başına dertler de açan militan İslam yerine, AKP gibi “değiştik” diyen kökten Batıcı, Şeriatçı ve aynı anda da kökenden Kürtçü bir yapıyı yani Kürt devleti için “en uygun”unu seçti sadece. ABD’nin tüm stratejileri daha önce belirtildiği gibi “Amerika’nın dostu yoktur, çıkarları vardır”ın altında gizli. ABD’nin başında derisinin rengi ne olursa olsun bir Sam Amca olacak ve stratejileri de hep onun çıkarına, bizim zararımıza olacak. Başında kim olursa olsun, projesinin adı ne olursa olsun “Büyük Kürdistan”ı kurmaya çalışacak. O yüzden Amerika’nın diliyle, onun stratejisiyle değil kendi dilimizle ve stratejimizle, milletçe savaşacağız!
|