01.12.2008/Sayı:214
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Başyazı Gökçe Fırat

Hangisi özgürlük yolu:
Liberalizm mi Sosyalizm mi?

Eugene Delacroix

Liberalizm kelime anlamındaki özgürlüğü kaybedeli çok olmuştur. Çağımızda liberalizm ekonomik anlamda tümüyle gerici bir sistemdir. Emperyalist iktisadi sistem, demokrasinin zıddıdır.

“Hür Dünya”nın Kavramları

Sovyet Bloğu yıkılmadan önce Batılılar dünyayı “Hür Dünya” ve “Demir Perde” olarak ikiye ayırıyorlardı. “Hür Dünya” Batı kapitalizmini “Demir Perde” ise Sosyalizmi simgeliyordu.

Sovyet Bloğu dağıldıktan sonra bu kavramlaştırma yerini başka bir ikiliğe bıraktı: “Hür Dünya” ve “Üçüncü Dünya”.

Batı ise yine aynı Batı ve bu defa da Üçüncü Dünya’ya “hürriyet” götürme peşinde.

Dolayısıyla yine dünya çapında kurulu bir liberal cephe bulunmaktadır ve bu cephe kendi kavramlarını tüm dünyaya da kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Bunun ülkemize yansıması ise liberal bir İkinci Cumhuriyet cephesi ile onların statükocu ve tutucu olarak tanımladığı Kemalist Cumhuriyet cephesi saflaşmasıdır.

Kağıt üzerinde cepheleri kurmak ve tanımlamak kolaydır ama bu cepheleşmelerin ve kavramların içeriği ne kadar doğru bunu tartışmak gerek. Çünkü kendine ait fikri olanların ilk ihtiyacı başkalarının kavramları ile düşünmeyi ve konuşmayı bırakmaktır.

Ancak bu noktada bizlerin talihsizliği devreye girer. Modern siyasete ait kavramlar genel olarak Batı toplumlarından çıkmıştır. Dolayısıyla Batı toplumlarını açıklayan siyasal ve sosyolojik kavramlar içinde kendimizi açıklamaya çalışırız.

Batının bu kavramsal hegemonyasına Marksizm bir karşı çıkış geliştirmiştir. Nitekim Marksist kavramlar da tıpkı Batılı kapitalist kavramlar kadar etkili olmuş ve yaygınlaşmıştır.

Fakat bizim talihsizliğimiz her iki kavramlaştırmanın da bizim toplumsal gerçekliğimizle örtüşmemesidir; her iki tür kavramlaştırma da Batı örneğinden yola çıkan genelleştirmelerdir.

Dolayısıyla güncel tartışma, sosyolojide, felsefede ve siyasette geçerli olan Batılı kavramları- ister kapitalist ister sosyalist olsun- sorgulamayı zorunlu kılar.

George W. Bush

Vladimir Putin

Tony Blair

Bush, Putin ve Blair.
Amerikancılık, Avrasyacılık ve Avrupacılık

Batı Avrupa’da Liberal Dönüşüm

Batı toplumlarında modern toplumun şekillenmesi temel kavamların oluşmasını da beraberinde getirdi. Ortaçağ Avrupası’ndan Kapitalist Avrupa’ya geçilirken Avrupa temel yapısal ve düşünsel evrimini geçiriyordu.

Bu süreçte öne çıkan birkaç kavram vardır. Bunlar aydınlanma -ve bununla bağlantılı olarak laiklik-, liberalizm ve milliyetçiliktir.

Bu üç kavram da hemen hemen ortaya çıktıkları dönemdeki içerikleri ile günümüze kadar etkili olmuştur.

Tabi önemli olan bu kavramlara bugün için atfedilen değer değil bu kavramları ortaya çıkaran toplumsal gelişmelerdir. Çünkü bu kavramların ne olduğu ve neye hizmet ettiği ancak bu şekilde ortaya çıkabilir.

Liberalizm 1700’lü yıllarda ortaya çıktığında Avrupa’da iki kavga içiçe geçmiş durumdaydı. Birincisi toprak beyleri ile burjuvalar arasandaki mücadele, ikincisi ise kilise ile yine burjuvalar arasındaki mücadele.

Bu mücadelenin temel niteliği yeni gelişmekte olan burjuvazinin, özellikle de tüccarların hareket serbestisinin sağlanmasıydı.

O günkü Avrupa’da devletler değil devletçikler vardı. Her bir devletçiğin başında bir prens ya da kral bulunuyordu. Bunun yanında prens ve kralın bağlı bulunduğu bir kilise otoritesi vardı. Kiliseler de papalığa bağlıydı.

Böylesi bir yapılanmada mal satma derdindeki tüccar, kralın koyduğu vergilerle sınırlanmıştı. Ancak kral da kiliseye vermek zorunda olduğu vergi ile sınırlıydı. Kiliseler ise papaya vergi vermek zorundaydı.

Bu otorite bölünmüşlüğü Avrupa’da büyük bir dönüşüme yol açtı. Birincisi kiliseye karşı ikincisi krallara karşı özgürlük mücadelesi başladı.

Buradaki kullanımıyla liberal hareket özgürlük hareketiydi. Dolayısıyla Batı toplumlarındaki liberalizm, toplumun her türlü prens, kral gibi feodal bey otoritesinden ya da kilise ve papa gibi din otoritesinden özgürleşmesi anlamını taşır.

Ancak bu liberalleşmenin altyapısı iki şekilde kurulabilirdi, birincisi insan aklının din otoritesinden özgürleşmesi ve buna koşut bir şekilde kilise devletlerine bölünmüşlüğün yerini ulusal birliklerin alması.

Bu açıdan bakıldığında liberalizm, laiklik ve milliyetçilik birbirini tamamlayan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fakat liberalizmin tek anlamı özgürlük değildi. Felsefede David Hume’un liberal toplum biçimi, insan aklının tanrıdan, toplumun kraldan özgürleşmesi demekti. Fakat bu sosyolojik tabakanın altında bir de iktisadi tabaka bulunuyordu. O tabakadaki liberalizmi ise Adam Smith kurguladı; iktisadi liberalizm.

İktisadi liberalizmin “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” sloganı son derece anlamlıydı. Çünkü tüccarın ya da sanayicinin ne yapacağına yani ne üreteceğine ve bu ürettiklerini de nereye götürüp kimlere satacağına kimse karışmamalıydı.

Peki karışacak kim vardı?

Kilise ve kral ikilisi insanların ne düşüneceğine, ne yapacağına, nerede yaşayacağına karar veriyordu.

O halde kilisenin insan aklına koyduğu sınırlarla, kralların halklar arasına koyduğu vergi sınırlarının ortadan kaldırılması gerekecekti.

Liberalizmin serbestliği tam da bu anlama geliyordu. Serbest dolaşım denilen şey de aslında serbest ticarete dönüşüm demekti.

Günümüz açısından önem taşıyan demokrasi kavramı tam da bu dönemin ürünüdür. Demokrasi yani halk yönetimi, yine liberalizmin bir başka türevidir.

Liberal özgürlük, halkın kendi kendini yönetmesi anlamını taşır, bu ise kilise devleti ya da kral devletten meclisli demokrasiye geçiş demektir.

Fakat bir meclisli idare için o meclisin temsil edeceği bir halkın ortaya çıkması gerekmektedir. Bu ise ulusun inşası sürecidir.

Ulus, liberalizm, laiklik ve demokrasi kavramlarından sonra ve bu kavramlar yardımıyla kurgulanmıştır.

Kral ve kilise tanrı adına tanrının kullarını yönetiyordu ve bunu otoriter bir biçimde yapıyordu. Ama kilise ve krala karşı meclisli halk yönetimini getirmek isteyen burjuvazi bunu kim adına yapacaktı?

Bu noktada tanrının kulları denilen hristiyanlar uluslara bölündü ve bu sınırlar üzerindeki ulus birleştirildi.

Dolayısıyla uluslaşma bir ulusal birleşme sürecinin sonucuydu, milliyetçilik de bu süreçte kilise ve krala karşı özgürlük ideolojisiydi.

Bu Batı Avrupa tipi toplum yapısı Fransız Devrimi’nde en parlak ifadesine ulaştı. Fransız Devrimi’nin ünlü “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” sloganı, liberalizmin, demokratik, laik ve milliyetçi yanını simgelemekle kalmaz aynı zamanda bunları evrensel değerlere dönüştürür.

Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne dönüşecek sloganlar, bütüncül bir liberal anlayışın ifadesidir. Bu tür prototip liberal toplum, demokrasiyi, milliyetçiliği, laikliği birleştirir ve tüm bu kavramlar da aynı özü taşır.

Peki bu kavramların özü nedir dersek burada günümüzün tartışmasına geçeriz.

Liberalizm, aynı zamanda bir ekonomik sistemdir. Serbest ekonomik düzen anlamına gelir ama iktisatta bu açıklamanın pek bir anlamı yoktur. Liberal iktisat aslında kapitalist iktisattır ki bu da sermaye düzeni demektir.

Dolayısıyla liberalizmin özgürlük olan tanımı, serbest piyasanın gelişimi ve egemen olması ile birlikte artık başka bir hal alacaktır. Tüccar/burjuva ekonomik sistemi belki 17 ve 18. yüzyıllara kadar feodal ekonomik sisteme karşı bir özgürlük hareketiydi ama sonunda o özgürlük savaşını kazanmış ve rakibini yok etmişti.

Kendi sistemini kuran burjuvazinin yarattığı sistemin adı ise bundan sonrası için kapitalizmdi.

AtatürkLiberalizmde Tutucu Yol

Batı Avrupa’da yaşanan bu liberal dönüşüm tüm danya için bir model olarak ortaya çıktı. Ancak bu örnek modelin takip edilmesinde ciddi aksamalar meydana gelecekti.

İlk sıkıntı Avrupa içinde yaşandı. İngiltere ve Fransa’yı takip edecek diğer Avrupa ülkeleri gecikmişlerdi. Geciken iki büyük güç ise Almanya ve İtalya’ydı.

Almanya liberal yola epey geç girdi. Bu gecikme hiç de beklenmedik bir dönüşüme yol açtı. O güne kadar liberalizm hem siyasi hem de ekonomik anlamda özgürlük demekti. Fakat Almanya’ya geldiğinde liberalizmin siyasi ve iktisadi içerikleri birden ayrıştı.

İngiltere ve Fransa’da krala ait olan ordu, burjuvalarla birleşerek krallığı yıkmış, demokrasinin yanında saf tutmuştu. Feodal ordudan liberal orduya geçilmişti.

Ancak Almanya’da ordu geleneği çok daha güçlüydü. Üstelik krallık da ekonomik gücü olmamasına karşın hâlâ güçlüydü. Böylesi bir güç dengesinde, Almanya’da ordu hem krallığı korudu hem de liberalizmin önünü açmaya koyuldu.

Fakat bu, liberalizmin siyasi ve demokratik değil otokratik inşası halini aldı. Güçlü komutan kendi imparatorluğunu kurarken, burjuvazinin önündeki ekonomik engelleri kaldırdı ama siyasi engelleri kaldırmadı.

Böylelikle bir yanda meclisli demokratik liberal rejimler kurulurken, onu takibeden ekonomik açıdan liberal ama otokratik, militer imparatorluklar doğdu.

Almanya kendine özgü bir yol tutturmuştu, gerekçesi ise basitti, siyasi liberalizmi uygulayarak kendinden öncekilerle rekabet edemezdi. O nedenle önden giden liberal ekonomileri yakalamak için, devlet merkezli, korumacı bir liberal sistem kurdu.

Böylelikle İngiltere ve Fransa öncülüğündeki liberal model ile Almanya ve İtalya öncülüğündeki korumacı model ortaya çıktı. Batı liberalizminin Batı dışı toplumlara yayılmasında bu iki yol da etkili olacaktı.

İtilaf, İttihat ve Liberalizm

Bizim ülkemiz açısından baktığımızda bugünkü tüm siyasi saflaşmaların kökenini tam da bu ayrışma içinde bulabiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu İngiltere ile Serbest Ticaret Antlaşması’nı imzaladığında tarih henüz 1838’di. Hemen bir yıl sonra ise Tanzimat Fermanı yayınlanacaktı.

Serbest Ticaret Antlaşması Osmanlı’nın liberal ekonomiyi kabul etmesi anlamına geliyordu, Tanzimat ise liberal siyaseti. Nitekim Tanzimat Devri’nin temel sloganı “hürriyet”ti.

Fakat padişahlıkla yönetilen bir ülkede siyasi liberalizm demek, padişahlığın feshini gerektirirdi. Oysa Osmanlı’da bunu isteyecek bir burjuva sınıfı zaten oluşmamıştı. Osmanlı aydınlarının bu yöndeki taleplerininse toplumsal bir yaptırımı zaten olamazdı.

Bununla birlikte bazı demokratik adımlar da atıldı. Padişah iradesinin sınırlanması ve halkın özgürleşmesi yolunda meclis kuruldu. Tabi bu meclisler de sınırlı yetkili meclislerdi.

Fakat özellikle 1838’den 1908’e kadar sürecek dönemde Osmanlı ile Batı kapitalizmi arasındaki mesafe gittikçe açıldı. Bu mesafenin liberal iktisat politikaları ile kapanamayacağı yavaş yavaş ortaya çıktı. Ama daha önemlisi 1848 Alman Devrimi’nin açtığı ikinci yolun Osmanlı gibi ülkeler için ön plana çıkması oldu.

Bu noktada ülkemizde liberal gelenek İtilaf ve Hürriyet Partisi ile, korumacı gelenek ise İttihat ve Terakki Partisi ile siyaset sahnesine çıktı.

İtilafçılar, özellikle saray çevresi ve dar bir aydın zümreye hitap ediyordu, İttihatçılar ise askeriyeye ve daha geniş bir okur-yazar kitleye.

Böyle bir ortamda Osmanlı’nın İngilizci İtilafçılarla Almancı İttihatçılar arasında bölünmüş ikili siyasi sistemi kuruldu.

Liberal İngilizcilerin o günden bugüne değişmez politikası, ekonomide de siyasette de tam bir serbestlik oldu. Her tür korumacı önlemden uzak, devlet girişimciliğine kapalı bir yoldu bu.

Korumacı Almancılar ise devlet girişimciliği ve desteğini ön plana alan bir ekonomik politika önerdiler.

Her iki yolu da deneyen Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’nda battığında, batan gemiyi hem İngilizci İtilafçılar hem de Almancı İtithatçılar, yine gemilerle terkettiler. Padişah ve yandaşları İngiliz gemisi ile kaçarken, Enver’ler Alman gemisi ile kaçıyordu.

Tam bu dönemde, Mustafa Kemal’in gemisi ise Samsun’a yanaşıyordu. Bu, Türk siyasetinde yepyeni bir devrin başlangıcı olacaktı.

Liberalizm=Kapitalizm=Emperyalizm

Bu yepyeni başlangıcın bakış açısı ise Batının liberal düzeninin yeniden incelenmesini gerektirmektedir.

Batı tipi liberal sistemin adı daha 1840’larda kapitalizm adını almıştı. Dolayısıyla ilk yapılması gereken liberalizmi doğru tanımlamak olmalıdır: Liberalizm özgürlük anlamını taşımaktadır ama kapitalizm özgürlük demek değildir.

Kapitalistleşen dünya hiç de liberal, hür bir dünya olmamıştır. Tersine feodal dönemlerin köleliği aslında bu liberal dönemde de devam etmiştir.

Liberal sistemin özgürlüğünün ön şartı kapital yani sermaye sahibi olmaktır. Fakat sermaye belli ellerde birikirken, belli eller boş kalmaktadır. Üstelik sermaye sahipleri bir avuçken sermayesiz yığınlar oluşmaktadır.

O halde liberallerin özgürlük aldatmacası boşunadır: Liberalizm halkın özgürlüğü değil tutsaklığıdır.

Fakat çok daha önemlisi liberalizm artık sadece kapitalizm de değildir, çünkü kapitalizm günümüzde emperyalizmdir.

Çağımızın en önemli gerçeği olan emperyalizmi hesaba kattığımızda her kavram başkalaşacaktır. Liberalizm, kapitalizm demektir, kapitalizmse emperyalizm.

O halde liberal yol diye bir yol kalmamıştır, Batı liberalizmi sömürge haline getirdiği ülkelere liberalleşin demektedir, fakat bugün liberal olmanın tek yolu emperyalist olmaktır. Ama bunun da yolu yoktur.

Almanya yolu burada da devreye girer ve bambaşka bir dönüşümü beraberinde getirir. Almanya’nın liberal düzeni yakalama savaşı, merkezi, otokratik, militer yollarla olmuştur. Ve kısa zamanda da önden giden kapitalistleri yakalamıştır Almanya.

Almanya’nın yakalaması bir yanılsama yaratır: Korumacı önlemlerle kapitalistleşmenin imkânı vardır.

Bu, bir ölçüde doğrudur, korumacı yöntemler Almanya ve İtalya gibi Avrupa toplumlarına başarı getirmiştir. Ama bu yolun Avrupa dışı toplumlara uygulanma şansı hiçbir zaman olmamıştır.

Bugün liberal ve korumacı yollar kendisini farklı şekillerde ortaya koyar. Bir taraf ABD ve AB gibi liberal örnekleri, diğer tarafsa Rusya gibi korumacı örneği ön plana çıkarır. Ülkemizde Amerikancı, Avrupacı ve Avrasyacı bölünmesi tam da bu bölünmenin bir yansımasıdır.

Ancak her örnek kendi tarihi şartlarında vardır. Aynı tarihi şartlardan gelmeyen ülkeler diğer örnekleri takip edemezler.

Bu bakımdan kapitalizmle tanışması İngiltere, Almanya ve Rusya’yla tümüyle farklı olan Türkiye için kör bir tartışma başlamaktadır. Bir taraftan liberal İkinci Cumhuriyet cephesi çıkmaktadır. Ama bunun karşısındaki cephe Kemalist Cumhuriyet cephesi değildir.

Çünkü Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkarken, korumacı İttihatçı Enverlerden yolunu tümden ayırmıştı.

Liberaller Antidemokrat Devletçiler Demokrat

Yeni yolun temel kavramı emperyalizmdi. Atatürk için kapitalizm, liberalizm yoktu emperyalizm vardı. Ve ekonomik sistem olarak da liberal ve korumacı yolu değil devletçi yolu önerdi.

Çağ değişmişti, artık emperyalizm haline gelen liberalizm, halkların özgürlük ve bağımsızlık kavgası karşısında tümüyle gerici ve tutucu bir hal almıştı.

O halde günümüzde hem liberal, hem de demokrat olmanın imkânı yoktur. Çünkü 1700’ler Avrupası’nda aynı anlama gelen liberalizm ve demokrasi günümüzde birbirinden ayrılmıştır. Günümüzde liberalizm, demokrasi karşıtlığı demektir.

Fakat sadece antidemokratlık da değildir liberallik. Aynı zamanda emperyalizmi savunmak anlamına geldiği için, sömürgeciliktir. Bu ise liberallerin aynı zamanda modern köleciliği savunmaları anlamına gelir.

Her ne kadar karşıtlarını diktatörlükle, militarizmle, otokratiklikle eleştirseler de liberal gelenek günümüzün en militarist, en otokratik cephesidir.

Bu cephenin günümüzdeki öncüsü olan ABD tümüyle askeri bir güçtür. Dolayısıyla Amerikancılık, militarizmi savunmaktır demokrasiyi değil.

Günümüzde özgürlük yolu artık liberallik değil ulusal kurtuluşçuluktur. Çünkü mücadele krallarla burjuvalar arasında değil, emperyalizmle ezilen uluslar arasında cereyan etmektedir.

Bu ise liberalizmin gerici ve baskıcı, antiemperyalizmin, ulusal kurtuluşçuluğun, bağımsızlıkçılığınsa demokratik ve özgürlükçü sistemler olması demektir.

Fakat bu siyasi programın ekonomik çekirdeği en önemli yanıdır. Nasıl ki liberalizm kapitalizmle var ise, ulusal kurtuluşçuluk ve antiemperyalizm de ancak devletçi, sosyalist bir ekonomi ile birlikte vardır. O halde günümüzde ilericilik ve demokratlık, devletçiliği ve sosyalizmi savunmak demektir.

Liberal cephenin demokrasi söylemi sadece basit bir demogojidir. Demokrasi günümüzde antiemperyalist, antikapitalist dolayısıyla da antiliberal olmayı gerektirir.

Milliyetçilik Ulusal Kurtuluştur

Burada liberalizmin kavram kardeşleri laiklik ve milliyetçilik de önem kazanmakta ve başkalaşmaktadır.

Günümüzde milliyetçilik bambaşka bir hal almıştır. Avrupalıların milliyetçiliği bir ulusal birlik mücadelesiydi ve karşıtı da kiliseydi. Oysa bizim gibi ezilen ülkelerin milliyetçiliği bir ulusal birlik değil ulusal kurtuluş meselesidir ve karşıtı da din değil emperyalizmdir.

Bu, milliyetçiliği aynı zamanda en özgürlükçü ve demokrat ideoloji haline getirir. Bir zamanların Avrupasında ulus, dine karşı mücadelenin temeliydi ama günümüzde ulus emperyalizme karşı mücadelenin temelidir.

Emperyalizmin temel programının ulus devletleri yok etmek olması da elbet boşuna değildir. Bugün özgürlük demek ulusal devlete sahip olmak demektir. Ulus devlet o nedenle demokrasinin biricik teminatıdır.

Bundan 400 yıl önce liberallerin karşısında kiliselerin ve kralların sınırları vardı. O sınırları yıkmak için serbestlik istiyorlardı. O sınırı geçtikleri oranda da özgürdüler.

Ancak günümüzde liberallerin karşısında ulus devletlerin sınırları vardır. Ve her ulus da kendi yaşadığı topraklar üzerinde, istediği gibi yaşama hakkına sahiptir. Liberaller şimdi bu sınırları gerici sınırlar gibi göstermek istiyorlar.

Fakat “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganı günümüzde, ulus devletlere karşı değil, aynı zamanda tüm uluslara ve bu ulusları meydana getiren insanlara karşı apaçık bir despotluktur.

Her insan nasıl bir devlette yaşayacağına kendisi karar verir. Bu karar liberallerin insafına bırakılamaz. Her vatandaşın bir devlete sahip olma hakkı en doğal hakkıdır. Hiçbir ekonomik, dinsel, ideolojik gerekçe ile insanların elinden bu hak alınamaz.

Dün, ulusu inşa eden Batı liberalizmi bugün başka ulusları yok etmektedir. Çünkü dün kiliselere ve krallara karşı mücadelelerinde ulus olamaya ihtiyaçları vardı ama bugün bizim devletlerimizi yıkmak için bizim ulusumuzun parçalanmasını istiyorlar.

Faşist Diktalar Korumacı Değil Liberal

Milliyetçiliğin emperyalizm tarafından baş düşman ilan edilmesi bu noktada anlam kazanmaktadır.

Liberalizm, çıkış evresinde milliyetçiliği dine karşı mücadelede kardeş ideoloji olarak benimsemişti ama yeni çağın yeni gerçeği emperyalizm halini alan liberalizmin baş düşmanının da milliyetçilik olmasına yol açmıştır.

Milliyetçiliğin evrimi üzerine liberal tezlerin de ayrıca sorgulanması gerekir. Bugün en tehlikeli ve yanlış ideoloji olarak gösterilen milliyetçilik farklı dönemlerde ve farklı bölgelerde farklı anlamlar üstlenmiştir.

Batı Avrupa’da ulusun inşa edilmesinde önem kazanan ve ortaya çıkan milliyetçilik, efsanenin aksine Fransız Devrimi’nin ya da Burjuva Devriminin bir sonucu değildir. Batı Avrupa için doğru olan bu tespit, dünyanın geri kalan bölgeleri için yanlıştır.

Kapitalizm dışı uygarlıklarda milliyetçilik çok erken dönemlerin ürünüdür. Çağdaş anlamda milliyetçiliğin ortaya çıkışı ise Batı Avrupa sömürgeciliğine tepki şeklindedir. Bu bakımdan sömürgeciliğin karşıtıdır milliyetçilik.

Irkçılık ve faşizm tarihi ise milliyetçilikle tümüyle ilgisizdir. Irkçılık sadece Avrupa’ya özgü bir fikirdir. Batı Avrupa’da ortaya çıkan ırkçılık, sömürgeciliğin doğal sonucudur. Ama bununla birlikte Avrupalının kendi tarihsizliğine bulduğu ilaçtır.

Faşizm ise milliyetçiliğin değil liberalizmin bir türü olarak anlam kazanmaktadır. Liberalizmin ikinci yolu olan Alman ve İtalyan imparatorlukları İngiliz ve Fransız kapitalizmini geriden gelmelerine karşın yakalayabildiler.

Fakat bu yakalama bir işe yaramadı çünkü Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Almanya yıkıldı. Ekonomik çöküntüye giren Alman yolu ikinci yakalama hamlesini faşizmle denedi. Benzeri bir deneme İtalya’da, İspanya’da ve Portekiz’de de yapıldı.

Liberalizmin yakalama çabasının bir yolu olan bu rejimleri iktisadi özüyle açıklamak gerekmektedir. Tarihsel gelişmelerinde zaten liberal bir siyasal rejim kuramayan bu Avrupa devletleri, korumacı liberal yolun en uç noktasını faşizmde buldular.

Bununla birlikte faşizm dünyanın Avrupa dışı bölgelerine tümüyle farklı bir şekilde ihracedildi.

Batı Avrupa’da liberal rejimler, özellikle İngiltere, Fransa ve sonradan da ABD, faşizme karşı demokratik Avrupa’yı temsil ediyorlardı.

Ancak bu üç ülkenin de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından dünyaya “hürriyet götürme” ve liberalleştirme çabaları, klasik sömürgecilik dışı bir yöntemle oldu; Üçüncü Dünya’da kurulan askeri, faşist diktalar.

Üçüncü Dünya ülkelerinde girişilen tüm faşist darbe ve diktalar aşırı liberal rejimlerdir. Bu anlamıyla korumacı liberal Almanya’nın kopyası değildirler. Tersine korumacılığa ve bunu talep eden toplumsal güçlere karşı işbaşına gelmişlerdir.

Hele hele 70’lerin faşist cuntaları tümüyle ABD’nin monetarist aşırı liberal reçetelerini uygulamak için işbaşına getirilmiştir. Bizim ülkemizdeki 12 Eylül rejimi buna güzel bir örnektir.

Dolayısıyla Batı Avrupa’da içe kapanmacı ve korumacı bir özellik gösteren faşizm bizim gibi ülkelerde tam tersine dışa açık bir pazar haline gelmenin yolu olmuştur.

Üstelik bu tür faşist rejimler, her türlü sol, sosyalist ve hatta korumacı eğilimleri bastırırken, siyasi liberalizm ve demokrasi sloganı ile bambaşka bir projeye daha girişmiştir.

Faşizm bu anlamda aşırı milliyetçilik değil tersine milliyetçiliğin yok edilmesi için bir yöntemdir.

Ulusal kurumların liberal politikalar çerçevesinde yokedildiği bir aşamada, aynı zamanda ulusal bilinç de törpülenmiştir. Çünkü liberalizm ancak milliyetçiliğin söndürüldüğü bir sömürgede işlevsel olabilmektedir.

Ama milliyetçiliğin söndürülmesi değil aynı zamanda ulusun da ayrıştırılması ve parçalanması gerekmektedir. Örneğin Irak’ta, Türkiye’de, İran’da yaşananlar, Balkanlar’da yaşanmış ve bitmiş olanlar, Batı liberalizminin ulusları etnik parçalara böldüğünü göstermektedir.

Etnik parçalara ayrıştırılan uluslar bir taraftan emperyalizme karşı mücadele ederken diğer taraftan da etnik bölücülük ve etnik ırkçılıkla savaşmak zorunda bırakılmıştır.

Liberaller Laikliği Yıkıyor

Bir diğer değişme de laiklik alanında olmuştur.

Batı Avrupa için ilk başta laiklik en önemli yardımcısıydı liberalizmin. Çünkü liberalizmin önünde kilisenin ördüğü sınırlar vardı.

Bu sınırları parçalayan liberalizm kiliseye karşı mücadelesinde “dünya yuvarlaktır” sloganını kullanıyordu. Dünyanın yuvarlaklığı insan aklının dinsel dogmaya üstünlüğünün sloganıydı. Fakat liberalizm dünyayı gerçekten yuvarlak hale getirip hertarafı işgal etmeye giriştiğinde laiklik işlevsel olmaktan çıktı.

Çünkü laiklikle bir sömürgeleştirme başarılamazdı. Dünyanın hiçbir bölgesinde dinsel devletler yoktu, kilise ve ruhban sınıf yoktu. Aksine dinin zaten tümüyle toplumsal olduğu ama siyasi olmadığı devletler vardı. Bu devletleri sömürgeleştirmenin yolu ise ancak dinle olabilirdi.

Avrupa sömürgeciliği Amerika ve Afrika’da büyük soykırımlarla birlikte misyonerliği devreye soktu. Misyonerlik ise liberalizmin Batı Avrupa’da yıktığı kilise otoritesinin bu kıtalarda liberaller eliyle inşa edilmesi anlamını taşıyordu. Liberalizm buna ihtiyaç duydu çünkü sömürgeci bağ ancak böylesi bir mantıksız inanışla kamufle edilirse başarılı olabilirdi.

Soykırıma girişilemeyen İslam coğrafyasında ise yine dinsel dogmalar Batılı liberaller tarafından canlandırıldı. Avrupa’nın Doğu seferinden önce varolmayan Şeriatçı rejimler ve dinsel fanatizm tam da bu dönemde ortaya çıktı.

Batılı liberaller daha o günden milliyetçiliğin panzehiri olarak dini devreye soktular. O nedenle sözde aydınlanmacı laik liberalizm bizim coğrafyamızda en temel müttefikini dinsel cemaatlerde buldu.

Bu ise bambaşka bir ittifakı ortaya çıkardı. Liberal sömürgeciliğe karşı milliyetçilik ve laiklik bir potada eritilebildi. Çünkü her ikisinin de temelinde ulus gerçeği bulunmaktaydı.

Ancak Batı Avrupa’da kiliseye ve dine karşı mücadele ideolojileri olan laiklik ve milliyetçilik bizim coğrafyamıza tam tersine emperyalizme karşı mücadele ideolojisi olarak girdi.

Atatürk’ün Altı Ok’u bu muazzam dönüşümü daha çağın başında büyük bir öngörü ile formüle etti.

Ulus develetin harcı, milliyetçilik, laiklik ve devletçilik olacaktı. Bu devlet devrimci bir iktidarla ve halkçılıkla emperyalizme karşı direnebilecekti.

Bugün liberalizmin aynı anda hem devletçiliğe, hem milliyetçiliğe, hem de laikliğe saldırması hiç de nedensiz değildir. Yine saldırının devletçilikle başlamış olması ve en son laikliğe gelmiş olması da son derece ders vericidir.

Günümüzde gerçekten demokratik bir rejim ise ancak devletçilikle, milliyetçilikle ve laiklikle başarılabilir.

Çok Parti Öz Değil Biçim Sorunu

Bu noktada demokrasinin anlamı ve kapsamı üzerinde de durmamız gerekmektedir. İkinci Cumhuriyet cephesi ya da daha doğru bir tanımlama ile liberaller Atatürkçü kesimi ve genel olarak ulusal güçleri antidemokratlıkla, despotlukla hatta faşistlikle suçlamaktadır.

Kavramlar gelişigüzel kullanıldığında ve özlerinden soyutlandığında isteyen istediği hakkında elbette atıp tutabilir.

Ancak bilimsellik ve nesnellik kalıcı olacak tek ölçüttür.

Tarihsel ve mekansal dönüşümü içerisinde incelediğimizde, demokrasinin liberalizmden çoktan koptuğu hatta doğrudan liberalizmin zıddı haline geldiği çok açık bir biçimde görülmektedir.

Yine halk idaresi demek olan demokrasi bu anlamda ancak liberal olmayan, devletçi, sosyalist bir rejimde yaşıyabilir.

Demokrasi bir biçimsel temsiliyet sorunu değildir. Eğer böyle bakılacak olursa Atatürk dönemi antidemokratik ama Atatürk sonrası demokratik olurdu. Oysa demokrasi “tek parti mi çok parti mi” ayrımı değildir.

Günümüzde en yaygın olan örnek çok partili rejimlerin antidemokratik olmasıdır. Çok parti bu anlamda antidemokrasinin teminatı haline gelmiştir. Çünkü liberal iktisat ancak bu tür bir parlamenter sistemle ayakta tutulabilmektedir.

Ama asıl önemli olan liberal her rejimin demokrasiden uzak olması gerçeğidir.

Buna karşı her korumacı rejim elbette demokratik değildir. Örneğin Alman korumacılığı en baskıcı bir diktatörlüktü, günümüz Rusyası da aynı baskıcılıkta ama çok partili bir sistemdir.

Buna karşın Küba’da demokratik rejim tek partiye dayanırken Venezüella’da Chavez çok partili ama devletçi bir demokrasinin en parlak uygulamasını vermektedir.

Mahafazakârlık, Solculuk, İlericilik

Demokratlık üzerinde sürdürülen bir diğer laf cambazlığı da muhafazakârlıktır. Muhafazakârlık tarihsel gelişimi içerisinde ilericiliğin, demokratlığın karşıt kutbunu oluşturur. Bu durum İngiltere’de de, Almanya’da da böyledir. Özellikle de kilise ve krallığa karşı daha uzlaşmacı liberal görüşü temsil eder.

“İngiltere demokrasisi krallıkla da kilise ile de uzlaştı, o nedenle daha demokrat” demek ve aynı şablonu Türkiye’ye de uygulamaya çalışmak çok basit bir yanıltmacadır.

Muhafazakârlık veya tutuculuk belli bir dünya görüşüne aittir. Liberallerin muhafazakâr ya da daha tutucu bir kanadı olabilir, aynı zamanda faşist kanadı da olabilir, hatta sol liberallik bile mümkündür.

Ama sonuç olarak liberalizm siyasal sistemin ilerici değil gerici kutbunu temsil eder. Dolayısıyla en demokrat ve sol liberalizm bile gericiliktir. Mesela İngiltere’de İşçi Partisi iktidarı vardır ama kimse bu iktidarın ilerici olduğunu iddia edemez. Çünkü İngiltere’nin emperyalist karakteri çok başattır.

Buna karşın henüz emperyalist olmayan ve olamayacak bizim gibi Üçüncü Dünya ülkelerinde bu karakter çok açıktan ortada olmayabilir.

Mesela bizim ülkemizde ÖDP tarzı bir liberal solculuk bulunmaktadır ve ne hikmetse demokrat ve hatta ilerici gözükmeye çalışmaktadır. Çok marjinal bir hareket olduğu için bu hali bile görülememektedir. Ama mikroskop tutup bakarsanız onun gerici kutupta olduğunu görebilirsiniz!

Yine benzeri bir örnek özellikle DSP ve CHP’dir. Bu partiler de muhafazakârlığı halkla birleşmenin bir yolu olarak benimsemekte, hatta kimi zaman “dine saygılı bir solculuk” yaptıklarını söylemektedirler. Burada muhafazakârlıktan kasıt, gericilikle ikinci bir uzlaşmadır. Zaten liberal olan programlarından bir de laikliği çıkarıp atmaktadırlar.

Ancak solculuk ve ilericilik hiçbir zaman ve koşulda muhafazakâr olamaz, her dönem ve koşulda dönüştürücü ve ilerletici olmalıdır.

Muhafazakârlık ve tutuculuk aynı zamanda dogmatizmle de karıştırılmamalıdır. Her ideolojinin dogmatik yorumları vardır. Bu dogmatik yorumlarda aşırılık ve yobazlık ortaya çıkabilir. Bu bakımdan dogmatik bir solculuk olabilir ama bu muhafazakâr solculuk değildir.

Bu anlamda son dönemin tartışması olarak kılık kıyafet sorunu ön plana çıkmaktadır. Kıyafetler çağdan çağa değişirler ve özü itibarıyle herbir giyim tarzı bir üretim düzeyinin ve biçiminin yansımasıdır.

Yontma taş devri insanının giysisi ile yerleşik tarımla uğraşan bir insanın kıyafeti farklıdır. Aynı şekilde köy toplumu ile kent toplumunun giysileri farklıdır. Kısacası kıyafet, ideolojinin ya da dinin değil üretim tarzının uzantısıdır.

Fakat kılık kıyafet aynı zamanda insanlara belli bazı dinsel ya da ideolojik kalıpları benimsetmenin de yöntemi olabilir. İslamiyet’in örtünme sistemi tümüyle bununla alakalıdır.

Fakat örtünme tarzının bile bölgeden bölgeye değişmesi, dinin içinde bile farklı coğrafi ya da ulusal yorumların olduğunu ortaya koymaktadır. Demek ki örtünme de aslında göksel yani tanrısal değil dünyasal yani insani bir taleptir.

Bu noktada kılık ve kıyafeti bu içeriğiyle topluma anlatmak, bunun mücadelesini vermek laikliğin vazgeçilmez ödevidir. Çünkü toplumun dinsel ayrıştırılmasına karşı mücadele aynı zamanda laikliğin mücadele zeminidir.

Fakat buna karşın “insanlar istediği gibi giyinsin, insanların kafasındaki örtü ile kafasının içi aynı değildir” demek son derece idealistçe bir yorumdur. Aksine insanın kafasının içi ne ise dışı da o olacaktır. İnsan düşüncelerine göre giyinir, hatta yer, içer, gezer.

Bu noktada verilecek taviz insanı muhafazakâr bir solcu yapmaz sadece inançsız bir sağcı yapar.

Ama devrimcilik ve ilericilik, her türden gericilikle, tutuculukla, muhafazakârlıkla mücadeleyi gerektirir, bu güçler isterlerse güçlerini tanrıdan aldıklarını iddia etsinler!

Altı Ok Çağımızın Çözümü

Görüldüğü gibi liberalizm kelime anlamındaki özgürlüğü kaybedeli çok olmuştur.

Çağımızda liberalizm ekonomik anlamda tümüyle gerici bir sistemdir. Emperyalist iktisadi sistem, demokrasinin zıddıdır.

Demokrasinin ön koşulu ise liberalizmi dışlayan bir devletçi sosyalist sistemdir.

Yine liberalizm milliyetçiliğe karşıtlığı ile hem ulusal kurtuluşçuluğa, hem bağımsızlıkçılığa karşıdır. Kısacası ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına karşıdır.

Bu anlamıyla da antidemokratiktir. Bu alanda ise demokrasinin ön koşulu milliyetçiliktir.

Liberalizm son olarak laikliğe de karşıdır. Dinsel dogmalarla uzlaşmış ve onları daha da sapık bir biçime sokmayı başarmıştır. Bu anlamıyla da dinsel her dogmatizm gibi gericidir ve antidemokratiktir.

Demokrasinin ön koşulu bu alanda da laikliktir.

Atatürk’ün Altı Ok’unun günümüzün ve çağımızın en ideal demokratik formülü olduğu bir kez daha ispatlanmaktadır.

İktisatta devletçilik, toplumsal yaşamda milliyetçilik, düşünsel yaşamda laiklik, pratik yaşamda devrimcilikle Atatürk Cumhuriyeti en ileri ve en ilerici rejimi kurmuştur.

Bu ilerici rejimi yıkmak için liberallerin, etnik ırkçıların, dinci gericilerin, emperyalist güçlerin elele vermeleri ve 70 yıldır uğraşmaları boşuna değildir.

Ama Atatürk her türlü gericilikten güçlü çıkmıştır ve direnmektedir.

Çünkü Atatürkçülük çağın gerçeğidir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranzı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe