01.12.2008/Sayı:214
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövGenelde cinsel soygun

Cinsel Soygun sözcüklerinden amaç geçmişte ve şimdiki toplumların çoğunda kadının durumudur. “Durum”un tanımı da kadın üstündeki baskı, özellikle sermayeci ilişkilerin derinleşmesi ve sürmesiyle çeşitlenen ve ardı kesilmeyen ezilmişliktir. Önce, şu genel gerçeği bu bağlamda bir kez daha anımsayalım ve altını çizelim: Kapitalizm gücünü toplumu bölmekten alır. Kendi iktidarının kalımını (bekasını) ulusal, bölgesel, yerel, sınıfsal, ırksal, dinsel ve cinsel bölünmelere borçludur. Toplumun kadın ve erkek olarak ikiye biçilmesi de göz ardı edilemeyecek bir ayrımdır. Tarih boyunca yer almış olan toplumsal düzenlerin içinde özellikle sermayeci örgütlenmenin bu bölünmeye kendi yaşamını sürdürebilmek için gereksinimi vardır. Sorun birkaç yönden bir soygunu gündeme getiriyor. Konuyu bütünleştirecek alt-başlıklar ve ayrıntılar varsa da, değerlendirmeye bu yazıda cinsel soygunun genel çizgileri üstünde durarak başlamakta yarar var.

Kadının her zaman ve her toplumda işlevi sınırlı bir ikinci sınıf varlık düzeyine indirgenmemişse de, günümüz için daha önemli olan onun bizim de içinde yer aldığımız kapitalist toplumun iktisat yaşamında geride tutulması, kimi yörelerde yer yer kazanımlarına karşın, gene kimi toplumlarda daha da geriye itilmesi ve bunun dinsel inanç ya da gelenek gibi nedenlerle anlatılması, bu eşitsizliğin bir tür doğallık, alışkanlık ya da yasallık zırhına büründürülmesidir. Öte yandan, kapitalist toplumlarda kadının durumu, daha açıkçası, sömürülmesi ile sınıfsal durumu ve üyesi olduğu ırkı, ulusu ya da dini arasında kuşkusuz bağlar vardır. Kapitalizmin ve emperyalizmin bu konuma ilişkin kuramı ve uygulaması bulunmaktadır. Dilediği gibi biçimlendirip kullanmak istediği ereklerinden biri de Üçüncü Dünya kadınlarıdır. “Bilimsel” görünümlü kimi kuruluşların “görevi” de kadının soygunu için gerekli düşünce alt-yapısını oluşturmaktır. Türlü “bilim” dalları kendi aralarında kapitalizme hizmette geçmişte de yarışmışlardır; kapitalizmin ve emperyalizmin soygununa uğrayan tüm toplumsal güçlerin birlikte savaşına ve zaferine değin de yarışmayı sürdüreceklerdir.

 

İspanyol İç Savaşında faşistlere karşı “No pasaran!” sözcüğünü Cumhuriyetçilerin parolası yapan Dolares İbarruri.

İspanyol İç Savaşında faşistlere karşı “No pasaran!” sözcüğünü Cumhuriyetçilerin parolası yapan Dolares İbarruri.

Kadınlar için “kaşık düşmanı” ya da “saçı uzun, aklı kısa” gibi olumsuz tanımlamalar bir yana, “cins-i lâtif” benzeri önadlar kullanmak bile gene aynı aşağılamanın kılıflarındandır. Bu insan türünün kurtuluşu temel bir devrim için ortak savaşımdan geçer. Kendilerine “sosyalist” diyen eski Doğu Bloku ülkelerinin deneyimlerinde görüldüğü gibi, bu savaşımda başarı kadın için ancak ilk gerekli adımlardan ileriye bile geçemeyebilir; bu başarının yeni adımlarla sağlamlaştırılması gerekecektir.

Ancak, hastalığın kökeni kapitalist toplumdadır. Sermayeci düzene dayalı iktisadî yaşam, yapısı gereği, çalışabilecek insanların tümüne iş bulma yeteneğinden yoksundur. Öte yandan, gerektiğinde geçici işlere koşulacak bir yedek iş gücüne de gereksinimi vardır. Karşılaştığı sorunların akışına göre, bu yedek kaynaktan ya yararlanacak ya da bir köşeye çekip orada hazır tutacaktır. Kadının bu çerçeve içinde konumu yalnız aile içindeki iş bölümüyle sınırlı değildir. Ailenin belirli bir biçimde işlev görüşü ve kadının onun içinde yer alışı da kapitalist düzenin bir parçasıdır. Bu temel bağlantıyı gizleyen dış kılıflar da kuşkusuz vardır. Erkeğin daha güçlü, oysa kadının ince yapılı olduğu ve yuvayı düşü kuşun yaptığı gibi genellemeler gerçekte her ikisinin de sömürüsünü kolaylaştırır. Daha çocuk doğar doğmaz “oğlan olsun da tavuk bokundan olsun!” tekerlemesi yaşam boyuna yayılacak değerlendirmeyi daha ilk adımda duyurmuş olur.

“Kadın eşin tarihi”, göreceli kapsamda az da olsa, bir ölçüde incelenmiş bir konudur. Kızların ya da kadınların kendileri için eş seçiminde bir ağırlıkları uzun süre olmadı. Büyük çoğunluğu aşk evliliği değil, aile seçmelerine uygun birleşmeler yaptılar. Batı’da “Romeo ve Jülyet” ve Doğu’da “Kerem ile Aslı” gibi aşk temelinde ilişki zaman zaman söz konusu olduysa da, daha yaygın uygulama eski İbranilerden bu yana öbür türlüydü. Örneğin, İlkçağlar’ın Yunan kentlerinde, evlenecek kızını sunan baba “seni yasal çocuk doğurmak için veriyorum” derdi. “Atina demokrasisi” diye göğe çıkarılan ve kadının oy hakkı olmayan yönetim biçiminde de onun işlevi buydu. Evlilik dışında ilişkileri olduğunda ayrıca aşağılanır, kimi yerlerde kırbaçlanır ya da taşlanır, giderek kafası kesilirdi. Son uygulama Suudî Arabistan’da bugün de var. ABD’nin özgün yazarlarından Nathaniel Hawthone Amerika’nın kuruluş yılları olan “Puritan” döneminde (eşinin bir deniz kazasında batan gemiyle yok olduğu genelde düşünülen) göçmen bir kadının başka biriyle ilişkisi nedeniyle boynuna “Fahişelik” (Adultery) sözcüğünün ilk harfi olan “A”nın asılışını (The Scarlet Letter adlı) ünlü romanında ele alır.

Son elli yılda evli ya da bekâr kadınların konumunda birtakım değişmeler oldu. Kadın haklarına eğilen örgütlerin sayısı ve eylemleri arttı. “Feminist” önadını taşıyan akımlar yaygınlaştı. Kadın bunların yardımıyla birtakım yeni haklar kazandı, kendi bedeninin kullanımı üstünde daha egemen oldu, kimi haklarının yasal güvencesine kavuştu. Örneğin, İsviçre’de (çok geç olmakla birlikte) oy hakkına kavuştu. Fransa’da gebe ananın çocuk aldırmasının yasal yolu açıldı. Uzun süredir boşanma hakkının tanınmadığı Brezilya’da boşanma olasılığı gerçekleşti. Ne var ki, kadın haklarını savunan örgütler içinde erkek oranı çok düşük. Başka bir deyişle, kadın-erkek ayrımı o kümeler içinde bile sürüyor. Kadın örgütleri içinde sınıfsal ayrım da göze çarpıyor. Ayrıca, işsiz kadınlar oranında tırmanmayı da görmezlikten gelmeyelim.

“Leylâ ile Mecnun” efsanesinin kadın kahramanı (ve adı “gece” anlamında Leylâ)

“Leylâ ile Mecnun” efsanesinin kadın kahramanı (ve adı “gece” anlamında Leylâ)

Eşi Ithaka Ulysses’in Truva Savaşından dönmesini beklerken kendisiyle evlenmek istiyenleri “bu halıyı dokuyup bitirdikten sonra” diye oyalıyarak gündüz dokuyup gece söken Penelope.

Eşi Ithaka Ulysses’in Truva Savaşından dönmesini beklerken kendisiyle evlenmek istiyenleri “bu halıyı dokuyup bitirdikten sonra” diye oyalıyarak gündüz dokuyup gece söken Penelope.

Öte yandan, günümüzde özellikle kadın hakları uğruna savaşım vermiş kimi ülkelerde aşk temelli evlilikler çoğalmaktadır; evli olmayan çiftler İsveç gibi ülkelerde birlikte yaşıyorlar; evli kadınlar kızlık soyadlarını koruyorlar; ailenin yalnız erkeğin kazancıyla dönmeyeceğinin belirgin olduğu toplumlarda kadın da ister istemez gelir peşine düşüyor; erkeğin ev işlerine katıldığı da gözlemleniyor. Hollanda’da aynı cinsten olanların evlilikleri bile yasal sayılıyor ve her ikisi için de ortak olarak oğulluk ya da büyütmelik çocuk edinme söz konusu olabiliyor.

Bu giriş yazısında ancak genel çizgileriyle değinmek gerekir ki, Uluslararası İlişkiler kuramı ya da sıkıdüzeninin (disiplininin) içinde “feminist” çalışmalar da yer aldı, Anglo-Amerikan yayınlarını kimi Avrupa ülkelerindeki araştırmalar izledi, konu Avustralya’ya değin uzandı. Başlangıçtaki katkılar kadın yazarlardan geldiyse de, kervana erkekler de katıldılar. İlk kilometre taşlarının içinde herhalde J. B. Elshtain ile C. Enloe’nun adlarını anmak gerekir. İlk adı geçenin Savaş ve Kadın adlı ve erkeğin ancak geride kalan kadının desteğiyle cepheye gidebildiğini savunan yapıtı yeni sayılır (1987). İkinci adı geçenin bundan iki yıl sonra basılan kitabı Uluslararası İlişkiler ana bilim dalına kadın gözüyle bakmaktadır. Tartışmaya kimi Britanyalı ve Kanada kökenli yazarlar da katıldılar. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sona erdikten kırk yıl sonra Avrupa’da, hem de bu anakaranın göbeğinde, budunsal (etnik) temizliğin yaşanmış olması, giderek günümüzdeki nükleer çağ koşullarında bile çok sayıda kadına cinsel saldırının bir “savaş stratejisi” olarak kullanılması çok kişiyi şaşırttı.

Öte yandan, “böyle bir şey Avrupa’da olacak mıydı?” diye şaşakalıp soranlar şu tarih gerçeğini unutmuşa benziyorlar: Yunan başkaldırmasından (1821) başlayarak ordularımız Ulusal Kurtuluş Savaşımız sonunda İzmir’e girinceye değin (1922), yani sözü geçen yüz-bir yıl içinde, tüm Balkanlar’ın, Kırım’ın, onun kuzeyindeki geniş toprakların ve Kafkasya halklarının, çoğu Türk olmak üzere, Müslüman halkın beş milyondan biraz fazlası, kadınlı-erkekli olarak saldırılara uğramış ve öldürülmüş, ayrıca yaklaşık beş-buçuk milyonu da göçe zorlanmıştı. Ama bu bir tür “Türk soykırımı” sessiz geçirilirken, Avrupa’nın ortasında daha sonra yer alan olaylar kadın cinsine dayalı yeni yayınların kaleme alınıp yayınlanmalarında itici güç oldular. Kimi üniversiteler ve dernekler Uluslararası İlişkilerde kadın sorununa eğilen araştırma merkezleri açtılar, kimi süreli yayınlar bu konuda özel sayılar yaptı. Özellikle kadınlara cinsel saldırı savaş ereklerine ulaşmada bir yol olarak kimi yazarların dikkatini çekti.

Ne var ki, bu değişimler her ülkede, dinde, ırkta, budunsal kümede ve toplumsal sınıfta aynı değil. Kadın haklarının en yaygın olduğu yerlerde bile, bunların kazanılmaları, örneğin erkekler gibi diledikleri okullara yazılmak, iş kollarına ayrılmak, aynı ücretleri almak, ilgili sendikaların üyeleri olmak ve benzeri hakları elde etmek büyük savaşımları gerektirdi, giderek bu uğurda kan dökümüne yol açtı. Tüm bu kazançlardan sonra bile, kadın, en gelişmiş toplumlarda da, kendini gene yalnız “mühendisin (ya da doktorun) eşiyim” diye tanıtmakta, adını vermekten kaçınmaktadır. Kimi toplumlarda çocuk, özellikle erkek doğurmayan kadınların durumunda, kocanın ikinci ve üçüncü kadınlarla evlenmesi bir tür hakkıdır. Kimi evlilikler salt bu yüzden sona eriyor. Hem Doğu, hem Batı toplumlarında “kadına dayak” yaygınlığına göre az bilinen, ama yadsınamaz bir gerçektir. Doğu’da “dayak cennetten çıkma” ise, Batı’nın “genel hükümler”inde de (common law, ahkâm-ı umumiye) bir “başparmak kuralı” (thumb rule) vardı. Yani, dayakta kullanılacak sopa erkeğin başparmağının kalınlığını geçmemelidir; yani, o büyüklükteyse, sorun yoktu.

Sermayeci düzende genel kural şudur: Toplum ekonomik yönden birbirinden kopuk küçük aile birimlerine dayalıdır. O birimin içinde eşine ve büyümekte olan çocuklarına bakabilmek için parayı, eğer işsizlik kurbanı olmamışsa, yani gelir getiren bir işi varsa, ücrete bağlanmış erkek kazanır. Bu düzenin böyle kurulmuş olması kapitalizm için iktisadî, toplumsal ve düşünsel yaşam açılarından son derece önemlidir. Yer yer ve zaman zaman, bu yapı biçiminin dışına çıkan çok örnek varsa da, sermayeci düzen iş buldukça sadece erkeği çalışan aile birimini genel ve giderek sanki “doğal” bir örgütlenme olarak sunar. Kadın ancak iktisat gerçeklerinin belirleyeceği ve sermayeden yana karar-vericilerin koşullara göre diledikleri biçimde yararlanacakları “yedek” bir emek gücü olabilir; o kadar. Toplumsal yönden, aynı düzenin kıran kırana yarışması çerçevesinde kadın yerini bilmelidir. Düşünsel açıdan da, kadını doğal özelliklerine dayalı olarak aşağı görme ve bu yoldan geri itme söz konusudur.

Kapitalist düzen kadının toplumsal piramidin altındaki bu konumunu ona özgü (yani, sözde çelimsiz) beden yapısı, (gene sözde ürkek ve geriden gelen) dişisel kişiliği, yalnız ya da en başta ev işlerine eğilmesi gereken işlevi ve din gereği ya da Tanrısal seçim benzeri kuram, ilke, gelenek, alışkanlık ve savunmalardan yararlanarak anlatmağa çalışır. Ama bunlar baskının ve sömürünün aldatmaca yollarıdır. Bugünkü sermayeci düzeni savunanların da, ona karşı çıkanların da kadının kapitalist-öncesi dönemlerde ya da kapitalist düzenin içinde de yer yer ve zaman zaman iktisat alanında işlev gördüğüne ilişkin görüşlerini şimdilik bir yana koyalım. Bu bağlamda öne çıkarmak zorunda olduğumuz nokta kadının olgun kapitalizmdeki yeridir. İşte, kapitalizmin gelişmiş çağındaki konumunda, yukarıda sıralanan sözde nedenlerin tümü gerçeği gizlemede işe yarayan kılıflardır. Kadın iktisat yaşamı yönünden başlı başına toplumsal bir sınıf niteliğinden yoksunsa da, dünya nüfusunun yarısını oluşturur. Her sınıfta yer aldığından, cinsinden doğan sorunlarla düzenden kaynaklanan sorunları birbirine karıştırmak gibi bir güçlük de vardır. Kadını aşağı bir varlık gören belirli bir ekin geleneği kadını yedekte tutmak isteyen kapitalizmin ekmeğine yağ sürmektedir. Bu yanıltmaya Sigmund Freud (1856-1939) gibi önde gelen ruhbilimcilerin ve Margaret Mead (1901-78) örneği saygın insanbilimcilerin, kendi egemen çevrelerinin kurbanları olarak, nasıl arka çıktıklarını ileride açıklamayı gerekli görüyorum.

Öte yandan, belli bir toplumun küresel akımlardan ne derecede bağımsız oluşuna göre, geleneğin de gene belli ölçüde etkisinin ikincil bir neden olarak yerine ve zamanına göre sözü edilebilir. Burada belirli yerel durumların ayrıntılarına inmenin gereği yok. Toplumsal yapıların genel özellikleri öne geçmelidir. O zaman, gelişmiş kapitalist toplumda ana etken ona arka çıkan ve onun işine yaradığı için onaylanan ikincil nedenler değildir. Öyle olsaydı, ABD toplumunda kadınların önemli bir yüzdesinin boynundan bugün de kocaman bir “A” harfi sallanıyor olacaktı. O toplumda, (Condoleezza Rice ve Hillary Clinton gibilerinin göstermelik konumları bir yana) kadın, başta işsizlik olmak üzere, hemen hemen her yönden daha arkada yer alıyorsa, bunun temel nedeni gelişmişlik çağını yaşayan sermayeci düzenin doğrudan kendi gereksinimidir.

Hele günümüzde kapitalist düzeni bir bütün olarak görmek ve öyle değerlendirmek gerekir. Ulusal toplumlar ona bir tür bağlı olan birimler durumuna sokulmuştur. Bu alt-düzenlerin işlev yönünden bir ölçüde özerklikleri varsa da, gerçekte bütünün dilediği kılıfa giren ve ona bağlı bölümlerdir. Küresel kapitalizm Türkiye gibi bir yan dalına “ılımlı İslâm” örgütlenmesini gerekli görmüşse, bu destek kolunun, din ve gelenek açıklamalarının da yardımıyla, hem yerel ve hem küresel sömürü düzeninin yardımına koşması beklenir.

Kazancını durmadan arttırma temeline dayalı olan kapitalizm bu uğurda kurduğu sömürüyü gizleyebilmek için hem toplumun bölünmüşlüğünden yararlanır, hem bölünmeleri kendi yaratır. Sermayeci ve işçi sınıfı ile beyazlar ve siyahlar gibi bölünmelerin yanı başında, cins ayrımından da yararlanır. Gerçekte, sınıfsal hakları ve çıkarları benzer olanlar birbirinden öylesine koparılmışlardır ki, aynı baskıdan zarar görenler birleşmekte güçlük çeker, bundan da büyük sermaye yarar sağlar.

Anımsanacağı gibi, sermayeci düzen Batı Avrupa’nın kimi yörelerinde baş gösterdiğinde, sömürüde araç olanlar ilk başında beyazlar ve erkeklerdi. Sömürü ilişkisi içine beyaz olmayanların da katılması Batı Avrupa sermayesinin Orta ve Güney Amerika ile Asya, Afrika, Avustralya ve Okyanusya’ya yayılmasıyla oluştu. Böylece, sınıfsal sömürü ırksal sömürüyle birleşiyordu. Batı Avrupa burjuvazisi de bu yoldan güçlendi. Kadın, bu yeni gelişme çerçevesinde, üç türlü sömürülüyordu: emeğini sermayenin kazancı uğruna sunan, beyaz olmayan ve kadın görünümüyle ek sömürünün oyuncağı olan. Bu üç özellik de kapitalizmin sömürüsü ve kazancı için gereklidir.

Bu nedenle, kadın hakları için savaşım sermayeci düzeni ortadan kaldırmağa yönelik eylemlerden ayrı olarak düşünülemez. Başka bir deyişle, kadın haklarının zaferi için erkeğin katılımı da gerekir. Aynı nedenle, emeğiyle geçinmeğe çalışan erkek de kadının desteği olmadan hakkını alamaz. Emekçiye ve cinsel baskıya karşı böylesine bütünleşmiş bir karşı koyma vazgeçilmez koşuldur.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe