24.11.2008/Sayı:213
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Serap Yeşiltuna

Dersim’de ne olmuştu?

Atatürk ve Sabiha GökçenSon bomba: Dersim soykırımı

Türklerin yaptığı sözde soykırım iddialarına bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Dersim Soykırımı” adlı konferans için hazırlanan bilgi notunda şu ifadeler yer alıyordu: “Dersim katliamı-soykırımı sırasında, Türk yönetimi binlerce insanı katletti, kurtulanlar ise sürgüne gönderildi, Dersim insansızlaştırıldı. Bu acımasız eylemlerin nedeni Kürt, Alevi ve Kızılbaş olmalarıydı. Üzerinden 70 yıl geçmiş olmasına karşın, Türkiye bu soykırımı, diğer pek çok Kürt soykırımında olduğu gibi, tanımak niyetinde değildir.”

Konferans, PKK’ya yakınlığı ile bilinen AP Birleşik Sol grubu üyesi Feleknas Uca adlı bir Kürt tarafından organize edilmişti ve amaç Türkiye’nin yaptığı katliam(!) için özür dilemesi ve tazminat ödemesi gibi bir tartışmayı başlatmaktı.

Tahmin edileceği üzere, konuşmacı olarak da bilindik DTP’liler ve bir takım batılı “akademisyenler” katıldı. Tunceli Belediye Başkanı DTP’li Songül Erol Abdil, DTP’li Aysel Tuğluk ve DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis konuşmalarında her zaman olduğu gibi PKK’lı teröristlerden gerilla, Türk devletinden de katliamcı olarak bahsettiler.

Konferansta Tunceli Belediye Başkanı kendi makam aracının bile asker tarafından şehrin giriş ve çıkışlarında arandığından yakınırken, Aysel Tuğluk, “üzerimizden ordular geçti, geçmişte yapılan hatalar hala devam ediyor” diyerek “faşizan” zihniyeti eleştirmiş. Şerafettin Halis de Dersim’de 70-90 bin insanın öldüğünü, “38 kıyımı”nın kolu kanadı kırılmış bir Dersim yarattığını, isyan sırasında Türk askerlerinin hamile Kürt kadınlarını süngülediğini iddia etmiş.

DTP’lilerin henüz söylemediklerini ancak ima ettiklerini de Ronald Mönch adlı akademisyen vatandaş dile getirmiş: Dersim’de yaşananların ‘insanlık suçu olduğunu’ söyledikten sonra, “Yaşasaydı, Atatürk ve dönemin bakanları, askeri yetkilileri, yargılanırlardı!” demiş.

Toplantıyı düzenleyen Kürt kökenli Feleknas Uca adlı AP milletvekili (aynı zamanda toplantıya katılan tek AP milletvekili) de “Munzur Nehri’nden 1937 yılında kan akıyordu, sadece Dersim değil, Ermeni katliamı da kabullenilmelidir” diyerek konferansın boyutunu genişletmiş!

Ha bir de Taşnaklara yakınlığı ile bilinen Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı Hilda Çobayan’ı bulmuşlar. O da, “Dersim kızılbaşlığı, paganlık, Hıristiyanlık ve Alevilik karışımıdır. Osmanlı döneminde çok sayıda Ermeni Dersim’e gelerek dinlerini değiştirmişlerdir” diyerek konferansa farklı bir renk katmış.”

Roj TV de canlı yayından vererek bu bilimsel ve çarpıcı iddiaları ölümsüzleştirmiş! Evet iddialar bunlar. Ancak doğruluk payı olan tek iddia belki de bilgi notunda yer alıyor: “Türkiye elbette bunu tanımak niyetinde değildir!”

Üç tane çapulcu DTP’liyle, bir iki tane batılının ortaya attığı soykırım iddiaları, üzerinde durulacak, tartışılacak türden bile değil ancak Türkiye’nin 70 yılda geldiği içler acısı durumu ortaya koyması bakımından-maalesef-incelenmeli.

Türkiye, 1920’lerde başlayan ve 90 yıl sonra hortlayan yeni bir Taşnak-Hoybun saldırısı altında. Bu bir Taşnak-Hoybun saldırısı; çünkü İngiliz, Fransız kışkırtıcılığı ile Ermeni-Kürt taşeronluğunun sonucu olarak başlayan bu tarihi ittifak, yine emperyalizmin güdümünde, yine Kürtlerle, yine Ermenilerle yeni bir cephe açmaya çalışıyor. Ermeni soykırımı iddialarını destekleyenler, körükleyenler, Türkiye’ye dayatanlar, şimdi de bir Kürt soykırımı iddiasıyla Türk devletini yargılatmaya çalışıyor.

Oysa Dersim’de yaşananlar o kadar açık ve netti ki!

Sözde soykırım toplantısına katılan DTP Milletvekili Şerafettin Halis, Feleknas Uca ve Tunceli Belediye Başkanı Songül Erol Abdil (soldan sağa), AB çatısı altında bölücülük yaptılar.

Sözde soykırım toplantısına katılan DTP Milletvekili Şerafettin Halis, Feleknas Uca ve Tunceli Belediye Başkanı Songül Erol Abdil (soldan sağa), AB çatısı altında bölücülük yaptılar.

Dersim’de gerçekleşen
soykırım değil ayaklanmadır

Doğusu Bingöl, kuzeyi Erzincan, batısı Malatya ve güneyi Elazığ’la çevrili bölgenin adı olan Dersim, Kürt istilasının saldırısı altında daha 1930’larda pilot bir bölge olarak, bir örgütlenme ve ayaklanma yeri olarak seçildi.

Bugün Dersim İsyanı olarak bildiğimiz isyan da 1938 yılında yeni Türk Devletinin her türlü önleme çabalarına, her türlü caydırıcı girişimlerine ve her türlü karşı hazırlığına rağmen Kürtler tarafından başlatılmış ve büyük bir bölgeye yayılması planlanmıştır. Ta ki Atatürk’ün hazırladığı harekat planı tüm hesapları alt üst edene dek!

Ağrı Ayaklanmasının şiddetle bastırılmasına ve alınan her türlü önleme rağmen 1930ların ortalarında Kürtleşme artmış ve Kürtçülük devam etmiştir. Dağlarda eşkıyalık, sınırlarda kaçakçılık da sürmektedir. Özellikle Dersim bölgesindeki halk, komşu ülkelerdeki ajanlarla ve çete mensuplarıyla irtibata geçerek kaçakçılık yoluyla silahlanmıştır.

Atatürk, isyan kokusu almaktadır ve bu nedenle İnönü, Fevzi Çakmak gibi yakınındaki isimleri bu isyanı önlemek için görevlendirir. İnönü, 1935 yılında çıktığı Şark Seyahati’nin ardından, Dersim’in ciddi karışıklıkların yaşandığı bir bölge haline geldiğini tespit eder ve bölgenin ıslahı için bir program önerir.

Program hazırlık, silahsızlanma ve gerekirse iskân olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır. Dersim ili için özel bir yönetim biçimi getirilecek, memurlardan hiçbiri yerli halktan olmayacaktır. Valilik bir kolordu karargahı gibi çalışacak, asayiş, maliye, ekonomi, adliye, kültür, sağlık şubeleri olacaktır. Adliye yöntemi basit, hususi ve kesin olacaktır. Ve bu plan gizli olacaktır.

Tunceli Kanunu

İnönü’nün raporu ve önerilerinden sonra atılan ilk adımlardan biri, “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” adı altında kabul edilen 25 Aralık 1935 tarihli “Tunceli Kanunu”dur. Bu yeni yasa, Tunceli ilinde fiilen olağanüstü hal ilan edildiğini ve sıkıyönetim uygulamasının başlatıldığını göstermiştir. Yasaya göre, Korkomutan rütbesindeki bir kişi vali ve komutan olarak atanacak ve güvenliği sağlayacaktır.

Bu bölgedeki bazı aşiretler hükümetin yanında, bazıları da Kürt beylerinin yanında tavır aldığı için bölgeyi kontrol etmek, ağaların zorbalığına karşı cahil halkı korumak gerekmiştir. Tunceli Kanunu isyan etmek istemeyen halkı bir anlamda bu baskı ortamından uzaklaştırmaya çalışan bir olağanüstü hal yasasıdır.

Kanunun en çok tartışılan maddeleri, Korkomutana idam cezalarını onama ve uygulama yetkisi veren maddelerdir. Bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia eden Muğla vekilinin itirazına karşı Trabzon vekili Raif Karadeniz burada olağanüstü bir durum olduğunu söyler ve bu olağanüstülüğü de şöyle ifade eder:

“…Evet, orada muharebe yoktur. Top sesleri işitilmiyor. Fakat hükümeti tanımayan, yalnız aşiret reislerini tanıyan bir zümre vardır. Medeni bir memlekette en büyük kuvvet hükümettir, devlettir. Bunun yerine büyük kuvvet olarak aşiret reisini veya ağayı tanımak ne demektir! Bu hukuki anlamda anormal bir vaziyettir. O halde böyle vaziyetlerde ne yapılabilir? Anayasa fevkalade ahvali göz önüne almış ve yapılabilecek şeyleri göstermiştir.”

Hükümet bu “fevkaladeliği” kabul ediyor ve çok ciddi bir ayaklanma çıkmadan, yani “silah sesleri henüz duyulmadan önce” otoriteyi güçlendirmeye çalışıyordu.

31 Aralık 1935 günü, Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından yasa onaylanmış ve hemen ardından da Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Erzincan illerinde Dördüncü Umumi Müfettişlik kurulmuştur. Korgeneral Abdullah Alpdoğan, Tunceli Valisi, Korkomutan ve Dördüncü Umumi Müfettiş olarak hemen göreve başlayacaktır.

Bölge halkının devletin yanında yer almaya başlamasından rahatsız olan ve işlevlerini yitirmeye başlayan ağa, bey, şeyh ve seyyit gibi yerel çıkar ve baskı grupları, halkı devletten ve Türklükten uzaklaştırmanın yollarını aramaya başlar.

Bu yerel güçlerin otoritesini kırmak için geniş kapsamlı bir ıslah projesi başlatılır. Tunceli’de kışla, okul, köprü ve yol inşaatına başlanır. Bu inşaatlarda sadece Tuncelililer çalıştırılır, komşu illerdeki yatılı okullara Tuncelili çocuklar yerleştirilir. Silah toplatılır, yer yer bölge karakolları kurulur. Bu uygulamalar Dersimli ağaları ve seyyitleri tedirgin etmeye başlar; çünkü bu defaki gelişin kalıcı olacağı görülmektedir. Çünkü devletin Dersim’in içine yerleşmesinin sonucu, aşiret rejiminin çöküşü demektir.

Dersim harekatı, “Teslim Ol” çağrısı ile başladı

Abdullah Alpdoğan, bir taraftan Tunceli halkını devlete bağlamaya çalışırken diğer taraftan da aşiretleri toplayarak ağalarla özel toplantılar yapmış ve silahlarını teslim etmelerini istemiştir. Ağalar bu konuda tereddütlüdür. Bazı aşiretler kabul eder, bazıları da tarafsız kalmayı seçer. Pek çok aşiret reisinin başı sayılan Seyit Rıza ise meydan okumayı tercih edecektir; çünkü Dersim’deki tahtı, ağalığı, şeyhliği tehlikeye girmiştir. Dersimlilerin lideri Seyit Rıza ve Abdullah Alpdoğan Elazığ’da bir görüşme yaparlar.

Görüşme sonrasında Seyit Rıza, isyanın elebaşlarından Nuri Dersimi’ye “Alpdoğan’ın fikirlerinin pek fena olduğuna kanaaat getirdiğini ve bu sebeple mukavemetten başka hiç çare kalmadığını, Türk Ordularının Dersimlilerle başa çıkamayacaklarını” belirtir. General Alpdoğan’a ise “Tunceli Kanunu’nun kaldırılması gerektiğini” söyler. Bu teklife Alpdoğan’ın cevabı nettir: Jandarma alayını ve 9. Fırka’yı Dersim sınırlarına yığmak ve Diyarbakır’dan her sabah onar uçak getirterek Dersim üzerinde uçurtmak!

Bundan sonrası için uzlaşı, ikna gibi bir durum söz konusu değildir. Atatürk’ün komutanları kan dökülmeden, belki de dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir uzlaşı çabasıyla, başlamdan bir isyanı önlemeye çalışmıştır. Ancak Kürtler isyancılıkta diretir. Emperyalizmin güdümünde ilerleyip Türk devletini çökerteceklerini sanırlar ama sonuç onlar için hüsran olur.

Dördüncü Umumi Müfettişlik teyakkuzdadır ve 5.000 jandarma ile bir uçak bölüğü bu işe ayrılır; 17. Tümen kuvvetlendirilmiştir.

Mayıs ayında taarruz hareketleri başlatılır. Genelkurmay Başkanlığı, 4 Mayıs’ta Türkçe-Osmanlıca harflerle bir bildiri yayınlayarak uçak ile attırılmasını ister:

“Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhamet kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor. İçimizde bunu anlamayanlar çoktur ki ona hürmetsizlik ediyor veyahut içinizde bazıları şahsi menfaatler için sizi kurban etmek istiyor. Cumhuriyet Hükümeti bu gereği bildiği içindir ki sizlere son ihtarını yapıyor. Onun size son şartları şudur: Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümeti’ne teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyet’in adli muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Bu suretle siz kıymetli vatandaşlarımızdan hiçbirinin burnu kanamayacaktır. Aksi takdirde yani dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyet’in kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümeti’nin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk ve çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğiniz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerektir.”

Bu son teslim ol çağrısıdır! Ancak isyancılar durmaz ve harekat devam eder. İsyan başarı ile bastırılacak ve Seyit Rıza da yakalanarak idam edilecektir.

Dersim İsyanı sonrasında öyle 90.000 kişi katledildi gibi iddialar asılsızdır. Çünkü silahlı Kürtler’in sayısı zaten 20.000’dir. (Kaldı ki o kadar Kürt öldürülmüş olsa idi, bugün metrekareye düşen Kürt sayısı bu kadar yüksek olmazdı herhalde.)

İsyanın başındaki 46 kişi idam edilmiş, toplam 347 Kürt aile, ‘İskan Kanunu’ çerçevesinde batıdaki illere sürgün edilmiştir.

Birileri tüm bunları soykırım olarak nitelendirebilir, Seyit Rıza’nın idamına katliam olarak bakabilir ya da sürülen isyancılara yapılanı zulüm olarak yansıtabilir ancak görüldüğü gibi söz konusu olan soykırım falan değil, bir ayaklanmayı bastırma harekatıdır. Bunu ortaya koymak, soykırıma uğratılmaya çalışılanın Türkler, kökü kurutulmaya çalışılanın da Türk devleti olduğunu bu iddia sahiplerine öğretmek gerekiyor.

“Soykırıma” uğrayan kim: Kürtler mi, Aleviler mi?

Ayrıca “soykırım” diyerek ortalığı ayağa kaldıranların da bir karara varması gerekiyor: Katledilenler Kürtler mi Aleviler mi? Öyle ya kimden özür dileyecek, kime tazminat ödeyeceksek bilmemiz gerekir. Özellikle birkaç haftadır “Alevi Mitingi” ile yeniden gündeme oturan Aleviler acaba “soykırım” tazminatından faydalanmak için mi ayaklandılar sormak lazım.

Bir takım cahiller ve tarihi çarpıtmaya meraklı kalemler, Dersim İsyanı’nın Aleviliğe yönelik bir zulüm ve Sünni baskısı olduğunu iddia ettikleri için bir anda soykırıma uğrayanların da kimliğinde bir karmaşa yaşandı.

Örneğin geçtiğimiz haftalarda İlhan Selçuk, bir yazısında anlattığı Bektaşi fıkrasıyla Dersim ayaklanmasının Kürt faillerini, inancı uğruna zulüm gören Aleviye dönüştürüvermişti. Alevileri ayaklandırmaya çalışan pek çok liberal aydın da cumhuriyet döneminin Aleviler üzerinde yarattığı baskı(!)yı günlerce tartıştı durdu.

Oysa Dersim ayaklanması başlıbaşına bir Kürt ayaklanmasıdır. Bölgedeki Alevi köylerini Kürtleştirerek, onları da isyan hareketinin içine dahil etmeye çalışan Kürtler o zaman ne yaptıysa, Dersim isyanını bir Alevi ayaklanması olarak göstermeye çalışan çevreler ve Alevileri bu Kürt oyununun içine yeniden sokmaya çalışanlar da aynını yapıyor.

Sanki Türk Devleti Sünni ve şeriatçı bir rejimi dayatıyor da Aleviler de buna karşı ayaklanmış gibi bir hava estiriliyor. Dersim ayaklanmasına katılan aşiretlerin içinde zamanla Kürtleşen Alevi aşiretlerinin olması, bu ayaklanmanın Kürt ve Kürtçü niteliğini değiştirmez.

Kürt ayaklanmalarının ortak bir sonucu bazı Alevi beylerini rahatsız etmiş olabilir. Çünkü ayaklanmalar hangi çapta olursa olsun şiddetle bastırıldıktan sonra ayaklanan beylere, ağalık düzenine ve feodal yapıya yönelik bir savaş da başlatılmıştır. İskan Kanunu ve Soyadı Kanunu ile örneğin, ağalığın kökü kurutulmaya çalışılmıştır. Çünkü isyanlar bu feodal yapıdan güç bulmaktadır. Dergah ve tekkelerin kapanması ile de ayrıcalıklarını yitiren bazı Alevi beyleri ve “dedeler”i elbette yitirdikleri mevziler yüzünden zaman zaman isyancı Kürt ağalarının yanında tavır almışlardır. Tıpkı bugün birtakım Alevi baronlarının DTP ile birlikte saf tutmaları gibi, o dönemde de bu tip ittifaklar olmuştur.

O nedenle Aleviler karar vermek durumunda. Eğer bir “soykırım” tazminatı istiyorlarsa, Atatürkçü, cumhuriyetçi geçinmeyi bırakıp PKK’nın yanında saf tutmaya devam etsinler ve AB’nin, ABD’nin sözcüsünün sözcülüğünü yapsınlar, ya da çağ dışı dinsel kimliklerden sıyrılarak, “Türk” kimliği ile, Atatürkçülüğe sahip çıkarak Türk bayrağı altında yaşasınlar.

Bugün Tunceli Belediye Başkanı bir DTP’li ise ve bir Türk şehrini yönetirken, Türk Devletinin yargılanmasını istiyor, onu AB’ye şikayet ediyor ve “Dersim’de PKK gerillaları ve askerler içerisinde büyük kayıplar veriliyor” diyebiliyorsa “Tuncelili Aleviler” bunu bir kez daha gözden geçirmeli. Bu, bu kadar nettir.

Atatürk sizin gibi kaypak değildi: Dersim harekatı emrini o verdi

“Dersim Soykırımı” tartışmaları hem Kürtleri hem de Alevileri alevlendirmeye çalışırken bir yandan da Atatürk düşmanlığı ve Atatürk’ü çarpıtma kampanyaları için de yeni bir malzeme olmuştur.

Soykırım iddialarına cevap vermeye çalışan bazı çevreler, Atatürk dönemi Kürt politikasını sorgulatmaya çalışıyorlar. Bir kesim, işlerine gelmediği ve Atatürk dönemi politikalarla yüzleşemedikleri için de Dersim’de yapılanları bir katliam olarak nitelendirirerek, Atatürk’ün “bu işte günahı yoktu zaten hasta olduğu için haberi de yoktu” gibi bir sonuca varmaya çalışırken, bir kesim de Atatürk’ün savaş suçlusu olarak yargılanmasını gerektiğini savundu.

Ahmet Türk gibi bir yüzsüz de çıkıp, “DTP’li arkadaşların sözleri yanlış anlaşıldı, onlar da tıpkı da benim gibi düşünüyor yani fiziki bir soykırım değil siyasi ve kültürel bir soykırımdan bahsediyoruz. Tek tip bir toplum yaratma anlayışına karşıyız” diyor ve ekliyor “keşke bugünkü sorunlar da Mustafa Kemal çözümü ile giderilebilse” diye.

Birilerinin bu DTP’lilere, Mustafa Kemal çözümünü ve Mustafa Kemal çözümü diyerek komik duruma düştüklerini, Mustafa Kemal çözümünde kendilerine yer olmadığını anlatması gerekiyor.

Atatürk, tüm Kürt isyanlarında net ve sert tavır almıştır. Bugün bazı çok “Atatürkçü” çevrelerin iddia ettiği gibi isyan sırasında sürecin dışında ya da bihaber değildir. Sağlığının bozulmaya başladığı bir dönemde olmasına rağmen, bizzat bölgeye giderek incelemeler yapmış hatta bölgenin ıslahı çalışmalarına aktif olarak katılmıştır.

Dersim Ayaklanmasına karşı geliştirilen tedbirler, bizzat Atatürk tarafından uygulanmıştır ve harekatta olan biten her şeyden saati saatine haberdardır. Zaten olmaması da mümkün değildir. Hatay meselesi, Dersim ayaklanmasından sonra patlak vermiştir. Yani Hatay’a çete reisi olarak gitmeyi planlayan, ve tüm dünyaya meydan okuyarak Adana-Mersin seyahatine çıkan Atatürk, elbette Dersim İsyanı sırasında sürecin içindedir. Üstelik manevi kızı Sabiha Gökçen’i de bu operasyonda hava bombardımanında görevlendirecek kadar da önemsemektedir.

Kaldı ki Ağrı Ayaklanması’nda, Şeyh Sait ya da Koçgiri Ayaklanması’nda da benzer tedbirleri alan ve Kürt isyanlarına karşı tavizsiz karşı koyuşlarla tanınan bir Atatürk, Dersim de neden farklı bir tavır alsın ki. (Tabi hayal gücünüz genişse, Mustafa filminin yapmaya çalıştığı gibi o zaman da bilincinin yerinde olmadığını, psikolojik sorunlarından dolayı isyanlarla ilgilenemediğini, hatta asıl niyetinin Kürtlere özerklik olduğunu iddia edebilirsiniz.)

Atatürk, ulus devleti korumanın gereğinin ne olduğunu 1921’de de, 1938’de de çok iyi bilmektedir. Emperyalistlerin taşeronlarına nasıl cevap vermek gerekiyorsa her isyanın ardından onu yapmıştır. Bunun adı soykırım değil, devrimi ve cumhuriyeti korumaktır. Dersim Harekatının nedeni birilerinin “Kürt, Alevi, ya da Kızılbaş olması” değil yalnızca isyancı olmasıdır!

İsyancıya verilen cevabı soykırım olarak nitelendirenlerin amacı Apo gibi bir isyancıyı içerden çıkartıp başbakan yapmak, Apo ve çapulcularını yok etmeye çalışan Türk Ordusu’nu savaş suçlusu ilan edip başındaki komutanları yargılatmak ve tazminat olarak da Kukla Kürt Devletini kurdurmaktır.

O nedenle iddia sahipleri hemen yargılanmalıdır!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe