| Mustafa İzberk |
Gözlemevi, Kapudan-ı Derya, Osmanlı Bilimi
“Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük astronom ve matematikçisi olan Takiyeddin el-Râsıd, 4 Ramazan 932/14 Haziran 1526 tarihinde Şam’da doğdu (…) Takiyeddin, matematik sahasında beş, astronomi sahasında yirmi, fizik-mekanik sahasında üç, tıp ve zooloji sahasında birer eser telif etmiştir (…). Onun asıl amacı ‘Uluğ Bey Zîci’ndeki bazı eksik kısımları tamamlamak ve yeni bir zîc (yıldızlar çizelgesi, M.İ.) hazırlamaktır.” Sf. 162 “1579 yılı başlarında Sultan III. Murad’ın bir fermanıyla, Tophane sırtlarında ve bugünkü Fransız Elçilik Sarayı’nın bulunduğu yerde bir rasathane inşasına başlandı. Astronomi sahasındaki önemli kitaplar ve aletler bu rasathanede toplandı (…). Aynı zamanda Takiyeddin, icatlarıyla, daha önce İslâm dünyasında kullanılan rasat aletlerine yeni aletler ilave etmiştir (…). İstanbul rasathanesinde yapılan gözlemler sonucunda Takiyeddin, Güneş parametrelerinin hesaplanması için yeni bir metot geliştirmiştir (…). Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre Takiyeddin’in matematiğe yaptığı en önemli katkı, (…) ondalık kesirleri trigonometriye ve astronomiye uygulaması, buna uygun sinüs ve tanjant tabloları hazırlamasıdır” (…). Sf. 163 (Ekmeleddin İhsanoğlu-Mustafa Kaçar, “Osmanlı İmparatorluğunda Klasik Bilim Geleneğinin Tarihçesi”, Türkler, c. II, Yeni Türkiye Y. 2002, Ankara.) “Sultan III. Murad, astronomiye aşırı meraklıydı (yıldızlardan geleceği okumak için, M.İ.) ve 1570 yılında meşhur Müslüman astronom Takiyeddin Ebu Bekir Raşid’den Semerkant’ta Uluğ Bey’in yapmışolduğu astronomiyle ilgili haritadan daha iyi bir harita yapmasını istedi (…). O, büyük vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Sultan’ın öğretmeni Hoca Sa’adeddin Efendi tarafından politik ve ekonomik bakımdan himaye edildi.” Sf. 226 (Avner Ben Zaken, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bilimsel Faaliyetler”, c. II, Türkler, Yeni Türkiye y. 2002. Ankara.) “Takîyüddîn babasıyla İstanbul’a ilk gelişlerinde bazı önemli bilimsel toplantılara katılmıştı. Bu toplantılara katılanlar arasında Semerkand Gözlemevi’nin kurucularından Kutbettin Efendi ve oğlu Muhammed Efendi de bulunmaktaydı. Bu kişiler Takîyüddîn’in astronomiye meraklı olduğunu görerek onu bu mesleğe doğru yönlendirmeye gayret etmişler ve Kutbettin Efendi, Ali Kuşçu’dan devraldığı ve muhtemelen Semerkand kütüphanelerine ait olan matematik ve astronomi ile ilgili bütün kitapları kendisine teslim etmiştir.” Sf. 277 “Tarih-i Ebu-l Faruk’ta gözlemevinin yıkılışı şu şekilde aktarılmaktadır: ‘(…) Rasathane Saadettin Efendi ile padişahın arzu ve tensipleri semeresi idi. Aleyhinde sarayda çevrilen entrikaya hedef dahi Saadettin Efendi idi. Çünkü bu ağalar ile kalfalar, belki daha büyük harem-i hümayun erkânı Saadettin Hoca’nın padişah üzerinde icra ettiği nüfuzu çekemiyorlardı. Lakin Saadettin Hoca’nın aleyhinde çevrilen bu dolap dahi akibet Sokollu’nun aleyhine döndü” Sf 279 (Yavuz Unat, “Takîyüddîn ve İstanbul Gözlemevi (Rasathanesi), Türkler, c. II, Yeni Türkiye y. 2002, Ankara.) “Takiyüddin, matematik ve astronomi başta olmak üzere bilimin çeşitli alanlarında -örneğin optik ve tıp- araştırmalar yapmıştır. Özellikle trigonometri alanındaki çalışmaları övgüye değerdir. 16. yüzyılın ünlü astronomu Copernicus (1473-1543) daha sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın sözünü dahi etmezken, Takiyüddin bunların tanımlarını vermiş, kanıtlamalarını yapmış ve cetvellerini hazırlamış; ayrıca çok eskiden beri kullanılmakta olan altmışlık kesirlerin yerine ondalık kesirleri kullanmaya başlamıştır.” Sf. 87. “Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçlarının inşa edildiğini biliyoruz. Yapılan araştırmalar, bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları ile, ünlü astronom Tycho Brahe’nin (1546-1601) Danimarka kralı Frederic II’nin himayesinde Hven’de, 1576 yılında kurduğu gözlemevindeki gözlem araçları arasında tam bir benzerlik olduğunu göstermiştir.” Sf. 88 (Yavuz Unat, “Takiyüddin’in İstanbul Gözlemevi”, İstanbul, s. 51, Ekim 2004, İstanbul.) “Tarih-i Ebu’l - Faruk’da verilen bilgi bunu destekler. Orada aynen şöyle deniliyor: ‘Biraz evvel kuyruklu yıldız çıkmışdı; 986’da veba zuhur etti. Pek çok adam kırıldı. Mihrimah Sultan, Şeyh-il İslâm Hamid Efendi, Piyale Paşa bunlar meyanında idi. Halkın da şikâyeti çoğaldı. Saray’daki mühtediler (İslâma geçmişler, M.İ.) bundan istifade ettiler.” Sf. 311 “Mühtediler bu rasathaneyi vesile-i tezvir ittihaz ettiler (yalan bahanesi saydılar, M.İ) her nerede böyle bir rasathane inşa olundu ise, neticede felâket vaki olduğunu güya emsali tarihiye ile isbat etmeye kalkıştılar. Kuyrukla bunun mukaddematı (öncüleri, M.İ.) olduğunu iddia ettiler. Padişah korktu rasadhânenin yıkılıp mahvedilmesini emretti.’”. Sf. 312 “Takiyüddin’in hayatı hakkında en tafsilatlı kaynak, Ataî’nin ‘Zeyl-i Şakaik-i Ataî’sidir. (…) Hoca Saadettin Efendi’nin dostluğunu kazanmış, riyaziyede, astronomide, astronomik geometride mahir olduğu için bu meslekte karar kılmıştır. Kendisi gelecekten haber verme meseleleri ile uğraştığında gönülleri kazanmıştı. Eskilerin rasatlarında bir takım aksaklıklar müşahede etmesi, takvim yenileme gibi menhus (uğursuz, M.İ.) bir işe girmesinde sebeb olmuştur. 987’de(1) masrafı hazineden verilmek üzere, Tophane üstündeki tepede rasat kuyusu kazılmıştır. Kuyu kazılıp rasat işi sonuna yaklaşıyorken, Şeyh-il İslâm Kadızade Efendi Sultana mektup yazarak, rasat çıkarmanın meş’um (uğursuz, M.İ.) olduğunu feleklerin esrar perdesine küstahça itila (bilgilenme, M.İ.) cüretin akibetinin mahrum olduğunu ve eğer bir memlekette zic (yıldız çizelgesi, M.İ.) çıkarılacak olursa, o memleket mamur iken harap ve devletin binaları zelzele ile toprak olur diye hayırhane ilâm vermişti. Zilhiccenin dördüncü günü Kaptan Kılıç Ali Paşa hatt-ı şerifi alınca, rasathâneye gitti. Zıl-ı irtifaı-ı şems ve seyri kevakip (yıldızlar, M.İ.) için amade olan halatı kesip, derin kuyuyu taş ve samanla doldurdu. Birkaç gün tehir olunmuş olsaydı belki Padişahı teskin edebilirdi”. Sf. 308 (Sevim Tekeli, “Nasirüddin Takiyüddin ve Tycho Brahe’nin Rasat Aletlerinin Mukayesesi”, TTK y. 1958, Ankara.) “Takiyeddin, ‘Sidrâtü Muntehe’l-Efkâr’ adlı Zic’inde İstanbul’daki rasat faaliyetlerine on beş yardımcısı ile birlikte 1573 yılında başladığını bilertmektedir. Buna göre rasathâne, çalışmaların başladığı 1573 yılından, yıkılış tarihi olarak herkesçe kabul edilen 4 Zilhicce 987/ 22 Ocak 1580 tarihine kadar rasat faaliyetlerini sürdürmüştür.” Sf. 163 (E. İhsanoğlu-M. Kaçar, a.g.y.) “ (…) 1580 senesinde, Sultan Murat III, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’ya bir hatt-ı hümayun gönderdi. Kılıç Ali Paşa aldığı bu emir üzerine bütün gözlem araçlarıyla birlikte rasathaneyi bir gecede yerle bir etti.” Sf. 103 (Ek. 28, Sevim Tekeli. Adnan Adıvar, “Osmanlı Türklerinde İlim”, Remzi Kitabevi y. 1982, İstanbul.) “ (…) Hoca Saadeddin’le vaktin şeyhülislamı olan Ahmet Şemseddin Efendinin arasındaki düşmanlık yüzünden bu şeyhülislam efendi padişaha sunduğu bir arizada (jurnal), gökleri rasat etmenin uğursuz ve her nerede bu işe teşebbüs edildiyse, devletin mahiv ve harap olduğunu söyleyerek ilim düşmanlığını göstermesi üzerine, (…) rasathanenin derhal yıkılması irade olunmuş ve gerçekten bu kurum bir gece içinde yerle bir edilmiştir. Müspet ilimlere karşı Osmanlı İmparatorluğunda görülen ilk düşmanlık eseri olan bu olay, şahsi anlaşmazlıkların ilmi alanlara bile etkisi olduğunu gösterdikten başka, sokağa çıkmak için dahi müneccime danıştığına şüpne olmayan şeyhülislam efendinin gerçek ilme karşı olan ilgisizliğini de belirtir.” Sf. 105 (Adnan Adıvar, “Osmanlı Türkilerinde İlim”, Remzi Kitabevi y., 1982, İstanbul.) O güne değin Mısır-İskenderiye’de eğitim almış olan bu benzersiz gökbilimcimiz o sıralarda ölen müneccimbaşı Mustafa Çelebi yerine atanıp, -padişah gözünde, geleceği okuma nedeniyle de olsa- İstanbul’da batı Türk toprağının ilk, (331 yıl süreyle de son) gözlemevini açma başarısını gösteriyordu. Burada, gününe erişmiş gökbilimle ilgili kitapları topluyor, çok sayıda büyük ölçekli gözlem aygıtları (Ar. Alet) yapıyor, derin bir çukur açtırarak toprağa gömülü dev bir kadran (çeyrek çember yayı) yapısı kuruyordu. Yaptığı aygıtlar, çağdaşı Danimarkalı gökbilimci Tycho Brahe’nin, kralın çok büyük desteğiyle kurduğu gözlemevindekilerle koşuttu. Bütün bunların yanında, araştırmalarının verimi, kitap olarak birçok bilimsel yapıtı da gerçekleştiren büyük adam, yedi yıllık bir çaba sonunda neyle karşılaştı: Gericiliğe tutsak olmuş bir ortaçağ toplum dokusu içinde, geri kalmış bir padişahın tutarsızlığı, öndeşleri (Ar. Rakip) bilimci (?) lerin gammazlamaları, bir fermanla koskoca bir imparatorluğun Kapudan-ı Derya’sı (Deniz Güçleri Komutanı) eliyle, bir gecede tüm aygıtlarıyla -bunların içinde kendi buluşu iki aygıt da var- birlikte, tek bilim ocağının yerle bir edilmesi!!! Bu da yetmedi, kıl payı ile -kendisini desteklemiş olan devlet adamı yüzüsuyuna- boynunu kementten kurtarabilmesi… Ortaçağ toplumunun(2) ortaçağda kalmış padişahı bunlarla uğraşırken, Avrupa ne yapıyordu: Oysa ‘Yeniden Doğuş’unu yaşayan Avrupa, daha 1452’de “Yeryuvarının öbür gezegenler gibi bir gezegen olduğunu” söyleyecek bir İtalyan, Leonardo da Vinci’yi, 1473’te “Güneş özekli (Ar. Merkez) dizge”yi önerecek Polonyalı Copernicus’u, 1571’de “Bir gezegen, odaklarından birinde Güneş olan bir elips çizer” yasasıyla Alman Kepler’i, 1564’te ‘Newton’da tümlenen 17. yy bilimsel devrimi’ni başlatacak bir İtalyan Galileo Galilei’yi yaratıyordu… Sonuçta, 1,5 milyon kilometrekare yüzeyli, Akdeniz’le Karadeniz’in dev imparatorluğu, hiçbir nen üretmeden, hiçbir nen yaratmadan, kamuyu gönendirmeden yıldız falıyla ‘aydınlanma, uygarlık yaratma yolundaki’ ülkeleri açmaya (Ar. Fetih) çıkan korkak, bilisiz, bilim düşmanı padişahlar yönetiminde birkaç çırpıda Avrupa’ca kuşa çevrilirken, I. Paylaşım savaşını da içeren 10 yıllık bir var olma / yok olma savaşında milyonla sayılan Türk ölüyordu. Bugün yönetimdeki erk, çok sayıda Haçlı parlamentonun “Bir buçuk milyon Ermeni’yi öldürdünüz” yodusunu (Af. İftira) -buna karşın!- yüklenmeyi sürdürmekte!!! Oysa padişahlar, çıktıkları yolda Anadolu’daki birkaç ilimiz dışıhda tüm mülkü yitiriyorlardı. Şükür Atatürk’e, yürekli ulusal güçlere (kuvva-i millîye), Türk ordusuna ki -son yılların ürünü Yeryuvarı sömürgecisi, yayılmacısı gözü kararmış ifritlerin gölgesinin düştüğü kutsal toprağımızda, filmin sürmesine tanık olsak bile- bizlere yeniden yaşam verip yeryüzü uygarlığına, ezilmiş uluslara yeniden örnek bir ülke olmamızı sağladılar… Son bir alıntıyla yazımızı bitirelim: “Osmanlı ülkesinde, kuruluşundan 595 yıl sonrasına kadar, 1894’teki Bakteriyolojihane-i Şahane-i Osmanî’nin kuruluşuna kadar, hiçbir bilimsel araştırma kurumu olmadı. Çünkü bu geçen süre içinde, bilimsel ve akılcı düşünmeyi isteyen, zorlayan, besleyen ve bu düşünsel potansiyelin bir araştırma kurumunun kurulması ihtiyacına dönüşmesini sağlayan güçte bir ortam olmadı. Bilimsiz ve aydınlanmasız yer, hurafelerin egemen olduğu yerdir.” (Osman Bahadır, “Bir Rasathanenin Yıktırılmasının Anlamı”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 10 Ekim 2008, sf. 15, İstanbul.) Dipnotlar: 1- S. Tekeli, Ataî’nin verdiği kuruluş tarihi (H. 987) 1579’un yanlış olduğunu göstermiş, başlangıç tarihinin en geç 1577 olarak alınabileceğini belirtmiştir. (Tekeli, 1958) 2- Osmanlı ortaçağının üst sınırı boz (Fr. Gri) tonlarıyla III. Selim bir de ardılları ile gözükmeye başlarsa da kesin sınırlarını Atatürk’ün ‘Türkiye Kamusallığı’ (Os. Cumhurîyyet) belirler.
|