CERN sonunda parçacığı buldu

Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan |
|
İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) sonunda bir parçacık buldu. Ne parçacığı mı? Ne parçacığı olacak Tayyip parçacığı!
Dünyanın oluşumu ile ilgili çok önemli bir deneyi gerçekleştiren ancak “Büyük Hodron Çarpıştırıcısı”nda meydana gelen arıza nedeniyle çalışmalarına ara vermek zorunda kalan CERN, geçtiğimiz hafta Tayyip’in ziyareti ile moral buldu.
ABD ziyaretinden sonra Medeniyetler İttifakı toplantısı için İsviçre’ye giden Tayyip, hazır gelmişken “Şu tanrı parçacığını arayan CERN ne mene bir şeymiş bir de ben gidip bakayım. Belki İsviçreli küffara görünmeyen parçacık bana görünür!” diyerekten CERN’in yolunu tutmuş. Eşi Emine ve kızı Sümeyye ile birlikte deneyin yapıldığı tünele girip incelemelerde bulunan Tayyip’e Devlet Bakanı Mehmet Aydın da refakat etti. Baret takıp deneyin yapıldığı tünele giren Tayyip, burada yetkililerden yapılan çalışmalar hakkında bilgiler alırken Emine ve Sümeyye Erdoğan da verdikleri görüntü ile unutulmaz kareler ortaya koydular. Türbanlarının üzerine baret takan ana-kızın bu halleri oldukça ilginç gözüküyordu. Herhalde CERN CERN olalı böyle bir şeye tanık olmamıştır.
CERN direktörü Robert Aymar tarafından karşılanan Tayyip, Aymar’a ziyaret anısı olarak işlemeli bir tabak vermiş. Eminiz Aymar da bu tabağa her baktıkça Tayyip’i hatırlayacaktır. Koskoca bilim adamı hayatı boyunca böyle bir hediye almamıştır herhalde. Dünyanın en önemli deneyini yürüten bir bilim adamına işlemeli seramik tabak hediye etmek de ancak Tayyip’ten beklenebilecek bir hareketti doğrusu. Tayyip’e bu hediyeyi öneren danışmanları da ayriyeten takdiri hak ettiler.
Bu arada CERN’in onur defterini de imzalayan Tayyip, buraya da günün anlam ve önemine ilişkin şunları yazmış: “Türkiye, 1956’dan bu yana gözlemci statüsünde CERN ile yakın işbirliği içindedir. Türk bilim adamlarının çeşitli projelerde görev almalarının hem CERN hem Türkiye için önemli bir fırsat oluşturduğunu düşünüyorum. Mevcut işbirliğimizi sürdürme ve daha da güçlendirme isteğinde olduğumuzu ifade etmek isterim. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı deneyi başta olmak üzere merkezin bugüne kadar yaptığı çalışmaların bilime yeni ufuklar açacağına ve insanlığa hizmet edeceğine inanıyorum.”
Bu cümleyi gören de Türkiye’yi bilimde dünyanın bir numarası zanneder. Yani Tayyip demek istiyor ki, biz sizi bilimde katlamışız. Siz çalışmalarınıza devam edin biz uzaktan sizi takip ediyoruz. İnsan bu cümleyi değil yazmak, düşünmeye utanır. 1956’dan beri hala gözlemci olan bir ülkenin Başbakanı olmaktan utanır insan.
Tayyip bu son çıkışı ile birlikte “İlim irfan paratoneri” ünvanını Nuri Alço’dan alacak gibi duruyor. Her neyse, biz yine de İsviçre’ye kadar gitmişken CERN’e uğramamazlık etmediği için Tayyip’i takdir ediyoruz.
|
Can-Taraf kapışması

Can Dündar ve Ahmet Altan |
|
Durmuş saat günde iki kez doğru gösterirmiş atasözünün ne kadar gerçek olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Atasözünün gerçekliğini ortaya koyan ise haftalardır eleştirilerin odağı olan Can Dündar oldu. Can, Tayyip’in “Ya sev ya terket” çıkışını yaptığı günlerde konu ile ilgili bir yazı yazdı. 11 Kasım tarihli yazısında, Başbakan’ın çok yakınındaki bir isimle yaptığı bir sohbeti aktararak Taraf gazetesi ile ilgili bir gerçeği dile getirdi. Genelkurmay ile Taraf gazetesi arasındaki tartışmada Tayyip’in de Genelkurmay’ın yanında yer alması konusunda ilerleyen sohbette Başbakan’a yakın kişinin askeri operasyon görüntülerini Taraf’a ABD ve İsrail istihbaratının sızdırdığını açıklayan Başbakan’a yakın kaynağın sözleri, bizim ta baştan beri Taraf hakkındaki “istihbarat örgütü bülteni” kanımızı kanıtlar nitelikteydi. Can’ın bu sohbeti sütunlarına taşıması, son “Mustafa” tartışmalarında kendisini cansiperane savunan Taraf tayfasını karşısına almasına neden oldu.
Taraf gazetesi ise iddianın yayınlanmasının ardından önce Başbakanlığa bu yakın kişinin kim olduğunu sordu. Başbakanlık Akif Beki aracılığıyla Başbakan’ın söz konusu açıklamayı yapan bir yakını olmadığını açıkladı. Hal böyle olunca da iddia Can’ın üstüne kaldı. Ahmet Altan bu kez Can’a dostça seslenerek bu “iftira”yı kimin attığını sordu. Altan, “aşağılık” ifadesini yazmayacağım dediği 13 Kasım tarihli yazısında, “Başbakanlık basın danışmanı ‘bizden kimse öyle laflar söylemedi,’ diyor. Şimdi mecburen Can’a soracağız. Can, sana bu lafları kim söyledi? Gerçekleri her zaman açıklayacağız, iftiraların hesabını her zaman soracağız. (…) Şimdi, lütfen ‘çok efendi olmayan’ o iftiracının adını ve bu iftiraların nedenini açıkla sütununda. Gazetecilik adına lütfen yap bunu.” Altan’ın üslubu her ne kadar dostça olsa da satır aralarında tehditler de okunuyordu.
Can, Altan’ın bu çıkışına mukabil 15 Kasım da köşesinden şu açıklamayı yaptı: “Benim paylaşmadığım, fazla komplo teorisi kokan bir yaklaşımdı; ama son dönem Erdoğan’ın üslubuna yansıyan şahinleşmenin nasıl bir bakış açısından kaynaklandığına dair ipucu taşıyordu. Demeç değildi, bir sohbetti, o yüzden kaynağın ismini vermeden, izlenim şeklinde yazdım.
Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, ‘Başbakan’ın veya yakınlarının bu türden bir beyanı ya da ifadesi kesinlikle olmamıştır’ açıklamasını yapmış. Sözcülüğün görevi, hoşa gitmeyen yorumları yalanlamak, bizimki ise hoşa gitmese de yazmak... Meslek etiği gereği izin almadığım için kaynağın ismini vermiyorum. Ama yazdıklarımın arkasındayım.” Can bu notla yazdıklarının gerçek olduğunu belirtiyordu. Ancak Taraf tayfasıyla arayı bozmamak için “benim paylaşmadığım, fazlaca komplo teorisi kokan bir yaklaşımdı” ifadelerini eklemeyi de unutmamış.
Ancak bu açıklama Taraf tayfasını pek ikna etmemiş anlaşılan. Ahmet Altan 16 Kasım da köşesine bir not düşerek yeniden Can’a seslendi: “Öyle olmaz Can. Bir gazeteyle ilgili iftiraları yazıp, sonra ‘bunu bana söyleyeni açıklamam, etik olmaz’ diyemezsin. Etik olmayan, kaynak göstermeden iftiraları yazmaktır. Başbakanın ‘çok yakınları’ açıklama yapıp ‘biz söylemedik’ diyorlar. Onlar söylemediyse, sen bunları nasıl yazdın? Bir kaynak açıklamazsan, senin uydurduğuna inanmak zorunda kalacağız. Senin hakkında böyle düşünmek üzer bizi. Seni seven insanların üzülmesine izin verme bence.”
Bakalım sevgili Can Ahmet abisinin sesini duyup bu çağrıya cevap verecek mi? bu bilinmez ama bilinen bir şey var ki, Taraf’ın istihbarat örgütleri tarafından beslendiği artık işbirlikçilerin bile ağzına sakız olmuş durumda.
|
Ertuğrul Günay Ermeni müzesi kurduruyor

Ertuğrul Günay ve William Saroyan |
|
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay son projesiyle yine tartışma yarattı. Ermeni asıllı Amerikalı edebiyatçı William Saroyan anısına, ailesinin göç ettiği Bitlis’te bir müze kurmak istediklerini belirten Günay, müze için Saroyan ailesinin Bitlis’te oturdukları evi tespit etmeye çalıştıklarını, tespit ettikten sonra evin müze haline dönüştürüleceğini belirtti.
Ailesi 1907 yılında Amerika’ya göç eden William Saroyan’ın asıl adı Aram Karaoğlanyan olan yazar, Amerikan edebiyatının en büyük kalemlerinden biri olarak görülüyor. 2008 yılı UNESCO tarafından doğumunun 100. yılı dolayısıyla “William Saroyan yılı” ilan edilince bizimkiler de boş durmayıp böyle bir işgüzarlığa girişmişler.
Bu arada müze çalışmalarına sahne olan Bitlis’te ise Kültür Bakanlığına tepki sesleri yükseliyor. Bitlis’te Birinci Dünya Harbi’nde Ermeni Çetecilerin Katliamına Uğramış Mağdurlar Derneği adına açıklama yapan Yönetim Kurulu Başkanı Törehan Serdar, bunun Bitlis’e ve ülkeye zarar getireceğini ileri sürdü. Serdar, birçok belgeye dayandırarak yaptığı açıklamada, şöyle dedi: “Ermeniler için Bitlis olmazsa olmazlardan birisidir. Erivan radyosunu açtığınızda, ‘Aah Bitlis’ seslerini rahatlıkla duyarsınız. 92 yıl geçmesine rağmen hala Bitlis isteklerinden vazgeçmediler.” Serdar, “Bu faaliyet, sadece diasporayı ve onun savunucularını sevindirir” dedi.
Gerçekten de Bitlis’in tepkisi düşündürücü. Mondros Ateşkes Anlaşmasında Ermenilere verilmesi öngörülen Vilâyat-ı Sitte (Altı il) içerisinde yer alan Bitlis, geçmişte Ermeni zulmüne uğrayan Doğu Anadolu illerimizden sadece biri. Saroyan ile ilgili bu kadar büyük tepki gösterdiklerine göre Bitlisliler Ermenilerin yaptıklarını hala unutabilmiş değiller.
Ertuğrul Günay belki içerisinde bulunduğu hükümet Ermenistan’la bu kadar sıcak ilişkiler kurmaya başlamışken kendisi de bir katkıda bulunmak istiyordur. Hazır içinde bulunduğumuz yıl da adamın 100. doğum yılı olunca ben bu işi yaparım demiştir ama Bitlis halkının direnişi ile karşılaşmıştır. Kendisine tavsiyemiz bu sevdadan vazgeçmesi. Hem daha evi de bulamamış. Evi bulacak da, restore edecek de, müze haline getirilecek de, uzun iş. Şunun şurasında 2008’in bitmesine 1,5 ay bile yok. Ertuğrul Günay istese de bunu yetiştiremez. E ne olur? Müzenin açılışı 2009’a kalır. Yani yüzüncü yılı kaçırmış olur. 2009’da açılacak müze de ucuz bir yalakalık olur.
Bizce Ertuğrul Günay Ermeni kültürü ile ilgileneceğine biraz da vaktini Türk kültürü için harcasa daha iyi eder.
|
Faruk Alpkaya’yı tanıyalım
29 Ekim’de gösterime girmesinin ardından aralıksız eleştirilere hedef oldu Mustafa filmi. Biz de iki haftadır eleştiriyorduk. Geçtiğimiz hafta başyazarımız Gökçe Fırat, “Mustafa’nın tarih tezi ne?” başlıklı yazısında Can Dündar’ın, Atatürk’ün ölümünden beri şeriatçılar tarafından sıkılan bütün palavraları bir araya getirerek bu filmi oluşturduğunu yazmıştı. Rıza Nur, Kadir Mısırlıoğlu gibi tescilli delilerin yazdıklarını bize sansürlenen Atatürk diye yutturmaya kalkan Can Dündar, hak ettiği yanıtı TÜRKSOLU’ndan almıştı.
Biz de bu hafta Can Dündar’ın ekibinden Dr. Faruk Alpkaya’yı tanıtalım. Faruk Alpkaya, Ankara Üniversitesi SBF’nin akademisyenlerinden. Aynı zamanda “Mustafa”nın tarih danışmanı. Geçtiğimiz haftalarda da bir-iki gazete haberinde kendisi ile ilgili eleştiriler okumuştuk. Kendisi filmin tamamiyle belgelere dayandığını, hatta belgesiz tek sahnenin olmadığını iddia etmişti.
Mersin’deki bayrak provokasyonundan sonra bütün Türkiye ayağa kalkmıştı hatırlayacaksınız. Ankara Üniversitesi de bu olaya tepki gösteren bir bildiri yayınlamıştı. İşte Dr. Faruk Alpkaya, üniversitenin bu tavrından rahatsız olarak sadece Ankara Üniversitesi Öğretim Üyelerinin dahil olabildiği e-posta grubuna iki yazı yazmıştı. Bu yazılarda bu tip tepkilerin toplumda linç kültürünü artıracağı gibi aslında Kürtçü bir tez ortaya atarak üniversitenin tepkisini eleştirmişti. Bunun üzerine hakkında soruşturma açılan Alpkaya’ya, ayrıca Ankara Üniversitesi Rektörü Nusret Aras tarafından da tazminat davası açılmış ve 5400 YTL kazanılmıştı.
Peki Faruk Alpkaya’nın tek günahı bu mu? Değil elbette. Gazi Üniversitesi’nden Atilla Yayla ismini Atatürkçüler hemen hatırlayacaktır. AKP tarafından organize edilen bir toplantıda, “Kemalizm, ilerlemeye değil gerilemeye tekabül eder” dediği için ve Atatürk’ten “bu adam” diye bahsettiği için hakkında soruşturma ve dava açılmıştı. Daha sonra da bir grup liberal tayfa-ki aralarında Şeriatçılar ve Kürtçüler de vardı- destek amacıyla bir imza kampanyası başlatmışlardı. Bu kampanyaya destek verenlerden biri de “Mustafa”nın tarih danışmanıymış meğer.
Bitti mi? Bitmedi! Şubat ayının başında başlatılan “Üniversitelerde türbana özgürlük” kampanyasında da sayın danışmanın imzasını görüyoruz. 297 akademisyenin imzasının bulunduğu imza metninde “Öğretim üyeleri olarak bizler kılık-kıyafet konusunda yıllardır uygulanan politikaları ve son günlerde yapılan tartışmaları yakından ve kaygıyla takip ediyoruz. Üniversitelerin düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz” deniliyor.
Son olarak bir de sayın danışmana 2000 yılında “Atatürk’e hakaret” suçlamasıyla Ankara Üniversitesi tarafından soruşturma açıldığını da belirtip bu bahsi kapayalım. Görüldüğü gibi Can Dündar’ın ekibi de çok sağlam “Atatürkçü”. En az kendisi kadar.
|
kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... |
 Kahraman Mehmetçiğin terörle mücadelesi aralıksız sürerken, acı haberler de gelmeye devam ediyor maalesef. Ağrı’da güvenlik güçleriyle PKK’lı teröristler arasında çıkan çatışmada Jandarma Binbaşı Süleyman Can şehit oldu, 1 uzman çavuş ile 4 er de yaralandı. Aynı gün Diyarbakır’da çıkan çatışmada ise, 2 askerimiz şehit oldu.
Ağrı Valisi Mehmet Çetin’in verdigi bilgiye göre, merkeze bağlı Cumaçay Bölgesi’ndeki Çemçe Dağı’nda teröristlerle güvelik güçleri arasında Çarşamba günü saat 11.30 sıralarında sıcak temas sağlandı. Teröristlerin Çemçe Dağı’ndaki mağaralara yerleştiği istihbaratı üzerine Skorsky helitopleriyle bölgeye timler indirildi. Arama ve tarama faaliyetleri sırasında güvenlik güçlerinin ‘dur’ ihtarına ateşle karşılık veren bir grup teröristle çıkan çatışmada Jandarma Binbaşı Süleyman Can şehit oldu. Çatışmada 1 uzman çavuş ile 4 er de yaralandı. Bölgeden Sikorsky helikopterle alınan yaralı askerler, Ağrı Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. Yaralı askerlerimize kan vermek için başta asker arkadaşları olmak üzere polisler ve sivil vatandaşlar da hastaneye akın ederek askerlerimize eşine az rastlanır bir sahip çıkma örneği gösterdiler.
Yaklaşık 2 haftadır Ankara’da Akay Hastanesi’nde tedavi gören MHP İstanbul Milletvekili Gündüz Suphi Aktan vefat etti. 1941’de Safranbolu’da doğan emekli Büyükelçi Aktan 1962’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre İçişleri Bakanlığı’nda çalışan Aktan, 1967’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki kariyerine başladı, Atina ve Tokyo büyükelçilikleri görevlerinde bulundu. Türkiye’yi Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi’nde büyükelçi olarak temsil etti. MHP vekili Aktan, 1998’de Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılmasının ardından 2007’e kadar Radikal gazetesinde köşe yazılarını sürdürdü, 22 Temmuz seçimlerinde 23. dönem İstanbul Milletvekili olarak Milliyetçi Hareket Partisi üyesi olarak TBMM’ye girdi.
Kalp rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Aktan, geçtiğimiz Salı gecesi hayatını kaybetti. Gündüz Aktan’ın vefatıyla MHP’nin sandalye sayısı 69’a düşerken TBMM’de boşalan sandalye sayısı da 4’e yükseldi. Gündüz Aktan’ın cenazesi, Perşembe günü Dışişleri’nde ve TBMM’de düzenlenen törenin ardından İstanbul’a getirilerek Büyükada Şehir Mezarlığı’na defnedildi.
|
|